Rusya’nın Kafkasya yargısı nereden geliyor? Susan Layton’ın “Rus Edebiyatı ve İmparatorluğu: Puşkin’den Tolstoy'a Kafkasya’nın Fethi” adlı kitabı cevabın bir kısmını veriyor. Kitap eleştirmenler tarafından '19. yy imparatorluk inşası sırasında Rusların Kafkasya ile ilgili yazılı eserlerinin sentezini yapan’ ilk eser olarak tanımlanıyor. Layton'ın kitabı Rusya’nın Kafkasya ile olan uzun ve karmaşık, politik ve edebi ilişkilerine ışık tutuyor. Rus yazarlar Kafkasya’yı nasıl hayal ediyor ve resmediyorlardı? Edebiyat, imparatorluğun inşasına ne ölçüde katkıda bulunmuştu? İmparatorluk genişlerken Rusya’nın kendi kimliği nasıl şekillendi? Bunlar, Layton’ın RFE/RL Gürcistan servisinden Salome Asatiani ile uzun sohbetinde anlattıklarından bazıları.

Kafkasya’nın fethinin Rusya’nın kimliğini oluşturmasında nasıl bir rolü oldu?

Susan Layton: Rusların ulusal bilinci, uluslaşmamış yabancı gruplarla temasları ile 18. yüzyılda gelişmeye başladı. Muhteşem Petro (Deli Petro) zamanından itibaren Batı Avrupa, 'Ruslaştırıcı' bir rol oynadı. Rusya İmparatorluğu’nun Asya sınırları imparatorluk bilincine ve Rus ulusunun bu yapısına katkıda bulundu. 18 yy’dan itibaren Kafkasya, Kırım, Sibirya ve diğer yerlere yapılan etnografik seferler sınırlı sayıda okuyanı olan büyük bir bilgi birikimi oluşturdu. Her sefer imparatorluk bilincinin büyüdüğünü gösteriyordu. Rus elitleri, bir çok farklı halk, kültür ve bölgeden oluşan bu küme bir araya gelirken, çok uluslu imparatorluğun zihinsel haritasını oluşturmaya başlamışlardı. Ve Rusların bu zihinsel haritasında Kafkasya ‘Şark’ın bir versiyonu olarak özel bir önem üstlendi.

Bu nasıl odu? Bence cevap Kafkasya’nın (ciddi olarak 1818’de, Batı Avrupa’nın Müslüman Doğu hayranlığını taklit eden toplumsal bir fenomen olan Rus Romantizmi’nin yükselişine denk gelen General Yermolov zamanında başlayan) askeri fethinde yatıyor. Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma”sı ve Byron’un sözde Şark Masalları gibi etkili eserlerden bahsedilebilir. Dahası, askeri fethin ve Romantizmin yükselişinin çakışmasına ek olarak, 19. yüzyılın başlarında imparatorluğun inşası daha önce olduğundan çok daha fazla Rus’u Kafkasya'ya getirdi. Sivil uşaklar, gezginler, sürgün edilenler ve askerler olarak geldiler. Bu yeni bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda, Batılıların Oryantalizminden ve Avrupa’nın Asya’daki emperyal tutmundan haberdar olan Ruslar, Kafkasya’yı, tabiri caizse, kendi Şarkları olarak idrak ettiler. Ve burayı ulusal kimliklerini netleştirmek için bir referans yaptılar.

Rusların ve Avrupa’nın imparatorluk inşasındaki tecrübeleri arasındaki paralellikleri aydınlatmak için Edward Said’in öncü niteliğindeki kitabı “Oryantalizm”den faydalandınız. Said batılı romancılar, şairler, seyyahlar ve akademisyenler tarafından yaratılan ve ‘Şark’ın klişelerini ve görüntülerini resmeden bir betimleme sistemini yazıyor. Said “Şark irrasyonel, bozulmuş (düşmüş), çocuksu, ‘farklı’; yani Avrupa rasyonel, erdemli, olgun, ‘normal’ ” diye yazıyor. Said’e göre, bu betimleme tutumu meydana gelmeden önce bile kolonizasyonu haklı göstermek için kullanıldı. Kafkasya’ya yönelik Rus Oryantalizmi Batı’nınkinden farklı mıydı? Eğer öyleyse, nasıl farklılıklar vardı?

Kesinlikle benzerlikler bulabiliriz. Ama benim görüşüme göre, Rus Oryantalizmi Said’in ortaya koyduğundan oldukça farklı. Kafkasya’yı ‘Şark’ olarak hayal ederek Ruslar, şüphesiz Avrupalı oldukları iddialarını destekliyorlardı. Ama Rusya ‘Şark’ını, Batı Avrupalıların yaptıkları kadar kolay bir şekilde izole edemedi. Çünkü Asya, her şeyden önce, Rus topraklarının ve tarihinin organik bir parçasını oluşturuyordu. Asya, Rusya için hem ‘kendi’ hem de ‘diğeri’ idi.

Bir tarihçi şöyle yazmış: “İngilitere’nin bir imparatorluğu vardı, ama Rusya bir İmparatorluktu.” İmparatorlukların organize oluş yöntemlerinde farklılıklar var mı?

Elbette. Rusya’nın çok uluslu ve kıtasal bir imparatorluk olması büyük bir fark yaratıyor. Rusya’nın melez, yarı-Asyalı bir kimliği var. Ve bu, Kuzey Kafkasya insanlarının Puşkin, Bestujev-Marlinsky ve Lermantov tarafından romantikleştirilmesinde ifadesini buldu. Rusya’nın kültürel heterojenliği, romantikleri tamamen ait olmadıklarını bildikleri Batı medeniyeti ile Asya’yı sürekli ve yanlızca tanımlamak yerine, öyle ya da böyle, Asya’yı geliştirmeye hazırladı. Yani bu daha karmaşık ve kararsız bir girişim. Rus Oryantalizmini Said’in örnekleri ile kıyaslama meselesi giderek artan bir şekilde bilim adamlarının dikkatini çekiyor. Yakın zamanda David Schimmelpenninck van der Oye’nin "Russian Orientalism: Asia in the Russian Mind from Peter the Great to the Emigration" (Rus Oryantalizmi: Muhteşem Petro’dan Göçe Rus zihninde Asya) adlı kitabı konuya büyük katkıda bulundu. Çok hoş bir kitap. 

Sizinde belirttiğiniz gibi Avrupa’nın konsepti, Rusya’nın kimliğinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bazı düşünürler ‘Avrupa’nın Rusya fikrinin belirlenmesinde temel ‘öteki’ olduğunu söylüyor – Ruslar Avrupa’dan söz ederken aynı zamanda kendilerinden de söz ediyorlar. Bu, Slavofiller (Avrupa tarzı gelişime karşı çıkan romantik milliyetçiler) ve Avrupa yönlü liberal perspektifler arasındaki gerginlikler açısından özellikle önemli. Bu gerginlikler 1840’ların sonlarında kristallaşti ve bugüne kadar, bir nebze de olsa, devam ediyor. Bununla birlikte bu ‘ötekileştirme’ çift yönlü idi; Doğu Avrupa (ve onunla birlikte Rusya) 18. yüzyılın Batılı düşünürleri tarafından “doğulaştırıldı” (Orientalization) Ya da tarihçi Larry Wollf’un etkili kitabında "Inventing Eastern Europe: The Map of Civilization on the Mind of the Enlightenment" (Doğu Avrupa’yı Bulmak: Aydınlanma Düşüncesinde Medeniyetin Haritası) söylendiği gibi kısmen doğulaştırıldı. Onun sözlerinde bu, eş zamanlıydı, ‘Avrupa ama, Avrupa değil’. Avrupa ve Şark arasında aracılık eden bir bölge. O halde, Avrupa’nın konseptiyle olan bu sorunlu ilişki ele geçirilen Kafkasya ile ilgili Rus metinlerinde ne derece yer alıyor?

Sanırım bu tamamen merkezi. Ve tüm bu meselenin baş açıklayıcısı olarak Wolff’tan söz etmekte kesinlikle haklısınız. Rusya’nın doğulaştırılması geleneği, tabiki de, Rusya’nın Kafkasya’yı inşasında görülmüyor. Meselenin kalbi, Dostoyevski’nin hayatının son günlerinde, Orta Asya’nın fethinin sırası geldiği bir zamanda söylediği ünlü sözünde bulunuyor. Dostoyevski “Avrupa’da izleyiciler ve kölelerdik ama Asya’da efendiler olmalıyız. Avrupa’da Tatardık, ama Asya’da fazlasıyla Avrupalıyız. Asya’daki medenileştirme görevimiz ruhlarımızı ayartacak ve bizi oraya götürecek” demişti. Diğer bir deyişle, Asya’da bir imparatorluk kurmak Rusların ‘Avrupalı’ oldukları algılarını destekleyen Avrupa tarzı bir projeydi. Bu, tarihçiler Peter Holquist ve Alexander Martin’in ‘imparatorluğun diyalektikleri’ (Rusların ‘Doğu’yu hayal etme ve Doğu’ya muamele etme şekilleriyle, ‘Batı’ ile olan problemli ilişkileri arasındaki geçişler) adını verdikleri dinamikti. Bu tamamen merkezi. 

Kitabınızda ‘Kafkasya Edebiyatı” yapan dört temel yazarı ele alıyorsunuz. Aleksandr Puşkin’in 1822 tarihli şiiri “Kafkas Tutsağı”dan başlayarak 1896-1904 yılları arasında yazılan ve ilk defa 1912’de ciddi şekilde sansürlenerek yayınlanan Lev Tolstoy’un “Hacı Murat” eseriyle sona eriyor. Bu ikisi arasında ise 1830’lardan 1940’lara kadar Aleksandr Bestujev-Marlinski ve Mihail Lermantov var. Sizce, bu yazarlardan hangisi emperyal Rus yönetiminin rasyonalleştirilmesinde ve/veya haklı gösterilmesinde yararlıydı?

Bence bu sorunun cevaplanması çok zor, belki de imkansız. Çünkü içerik yazarların nasıl okunduğuna göre değişiyor. Bir taraftan Kuzey Kafkasyalı adamın bir özgürlük savaşçısı, savaş faziletlerinin vücut bulmuş hali ya da Rusların kendileri ile ilişkilendirmeyi sevdikleri her tür şey olarak değerlendirmesini bulabilirsiniz. Ek olarak, özellikle Lermantov’da, fethin gaddarlığı ve vahşiliği konusunda ip uçları bulabilirsiniz. Lermantov’un “İsmail Bey” adlı şiirinde Rus ordusu ‘yırtıcı hayvan’a benzetiliyor. Ruslar bir köyü yok ederken, bebekleri öldürürken ve benzeri şekillerde gösteriliyor.

Bence, özellikle Lermantov’da savaştaki karşılıklı muamelelerle ilgili ip uçları bulabilir ve bunlardan çeşitli senaryolar ve değerler çıkarabilirsiniz. Mesela, 1990’larda Kafkaskaya’daki kargaşa yükselirken Çeçenler, “zloy Chechen” (zalim Çeçen) şiirindeki bir sahne (Ahlaksız Çeçen bankın etrafında sinsice dolaşmaktadır) nedeniyle Lemantov’un Caharkale’deki heykelini yıktılar. Bu bağlamda, Sovyet sonrası dönem bağlamında Lermantov oldukça emperyalist bir yazar olarak değerlendiriliyordu. Ve hala bu oldukça saptırılmış bir okuma.

Gerçeği söylemek gerekirse, Lermantov’un üç büyük romantik arasında savaşın ahlaki meşruluğu konusunda en çok şüpheye neden olan kişi olduğunu söyleyebilirim. Tabiki de Tolstoy’un “Hacı Murat”ı tek başına Kafkasya savaşını açık bir şekilde soykırımsal bir saldırı olarak kınamıştı. Ama, benim görüşüme göre, Rus askerlerin bebek katili olarak gösterilmesinin de dahil olduğu Romantik edebiyatın motifleri, Tolstoy’un yaşlılığında açık bir şekilde ortaya koyduğu antiemperyaslist tutum için hayati önem taşıyan öncülerdi. 

Dini farklılıklar Oryantalist söylevde çok önemli bir rol oynuyor. Yine Said’den bir alıntı yaparsak özellikle Batı Avrupa’ya bir tehdit olduğu yönündeki tarihi algıdan dolayı İslam, “bütün Avrupa medeniyetinin orta çağlardan beri üzerine kurulduğu temellere karşı olan bir yabancıya çevrildi”. Rusların bağlamında, Kafkasya’nın Doğulaştırılması, Rusya’nın Kafkasya Müslüamanları ile kızışan savaşı ile bağlantılı olarak nasıl gelişti? Kuzey Kafkasya’nın Müslümanlarını ve İslami kültürlerini temsil eden dominant biçim ne idi?

Bu çok ilginç bir soru. Rusların Kuzey Kafkasya halklarını ve Gürcüleri hayal etme biçimleri arasında ilgi çekici uyuşmazlıklar vardı. Rusların Kuzey Kafkasya dağlıları ile ilgili kurdukları romantik imaj ‘asil barbar’ tarzındaydı. Rusların kendi ulusal erkek profillerine atfetmeye eğilimli oldukları savaş meziyetleri, cesaret, özgürlük aşkı gibi özellikleri barındırıyordu. 

Bu ‘asil barbar’ tiplemesinin benzerleri tabiki Batı edebiyatında da bulunabilir, en çok da Byron’un eserlerinde. 

Kesinlikle. Ve dağlılarla ilgili. Byron’un "Childe Harold's Pilgrimage" adlı eserinde Arnavutluk’u ele alış şekli tam olarak buna uygundur. Ama ilk olarak Puşkin’in "Kavkazski Plennik" yada "gortsy" de modellendiği üzere dağlılar, ciddi bir şekilde Müslüman olarak etiketlenmemişti. İslam’dan bahsedilmesi, aslında, çok marjinal. Bunun yerine esere hakim olan konu dağ ortamı. Görkemli dağlar arasında yerleşmiş küçük bir Çerkes köyü var. Bu tür sahneler yakın zaman sonra (1820’lerde) Rusların Kafkasya dağlarını kendi Alpleri olarak algılamalarına yol açtı, “Kavkazskie Alpi” (Kafkas Alpleri). Ek olarak, Puşkin’in şiirinde ‘Circassian narod’ (Çerkes halkı) bütün gün tarlalarda çalıştıktan sonra köylerine dönerken resmediliyor. Bu küçük, ama önemli bir detaydır ve bence, bu insanların bir tarım temeli olduğunu ve sadece haydut olmadıklarını akla getiriyor. Özellikle ‘narod’ kelimesinin kullanımı Puşkin’in Çerkeslerine köylülerle bir benzerlik veriyor.

Bu bağlamda Puşkin “Kavkazskii Plennik” eserini yazdığı zaman General Yermalov’un Kafkasya’yı zaptettiği yönündeki yaygın Rus inanışını paylaştığını hatırlamak önemli. Bir Rus gazeteci 1823’de “Kafkasya Rus tahtının ayaklarına düşmüştür” diye yazmıştı. Savaş bitmiş gibi görünüyordu. Halbuki bu sadece geçici bir durulmaydı. 1820’lerin sonlarında, ilk Kafkasya İmamı Gazi Muhammed’in liderliğinde Çeçenya ve Dağıstan’da Ruslara karşı cihad başladı. Ve bildiğiniz gibi, bu direniş hareketi ancak 1859’da Rusya’ya teslim olan İmam Şamil dönemine kadar devam edecekti. İşte şimdi cihad ve Rus askeri saldırısının başlaması bağlamında “gotrsi”lerin vahşi ve barbar Müslümanlar olduğu edebi imajının yaygınlaştığını görüyoruz. İslami element dile getiriliyor. Ve tabiat da, benzer bir şekilde ,1830’lu yılların yazılarında belli bir oranda doğulaştırıldı. Mesela, dağlar “Alpler” yerine “Aulous dağları” oldu.

(Çoğunlukla Said’in bahsettiği yapıdaki) Bu doğulaştırma süreçleri temelde uzun zaman önce unutulan yazarların çalışmalarında gerçekleşti. Kitabımın “küçük doğulaştırıcılar” diye adlandırdığı yazarlar. Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve asker-yazar Aleksandr Polezhaev eserlerinde İslami kültür, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’dan çokça bahsedildiği doğru. Bununla birlikte onların hikayeleri, belirsiz ve kısa ömürlü küçük doğulaştırıcılar tarafından yazılan eserlerden daha karmaşık ve ikirciklidir. Bu eserleri daha karmaşık hale getiren büyük etken ise, Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve Polezhaev’in savaşları ahlaken rahatsız edici, hatta miğde bulandırıcı teşebbüsler olarak sunmalarıdır. Ve bu, 19. yüzyılda Rusların Kafkasya’nın fethinin hırslı generallerin yararsız ve zararlı çılgınlıkları olduğu yönündeki algılarında yankı bulan bir temadır.

Şimdi özellikle Gürcistan hakkında soru sormak istiyorum. Bence kitabınızda etkileyici bulgulara ulaşmışsınız. Kuzey Kafkasya’nın metinlerde tasvir edilişinden oldukça farklı olan bu çok özgün sunum biçimini tanımlıyorsunuz. En önemlisi Gürcistan’ın sürekli olarak doğulaştırıldığını ve Batılı özelliklerinin sistematik bir şekilde gözardı edildiğini iddia ediyorsunuz. Bize bunun hakkında daha çok şey anlatabilir misiniz? Ve eğer kesin bir şekilde belirtebilirseniz, Rus yazarlar Gürcistan’ı ne derece yanlış anlatıyorlar? O zamanlar Türk ve Pers kültürlerinin etkisi çok büyüktü. Diğer bir değişle, Gürcistan doğulaştırmak için kolay bir ‘hedef’ti. Bir çok tarihçi hala Rusya’nın Gürcistan’ın Avrupalılaştırılmasında kilit rolü oynadığına inanıyor. O halde, Rusya’nın emperyal genişlemesi sırasında Gürcistan nasıl Avrupalı idi? Rus yazarlar ne kadar şeyi göz ardı etmek zorunda kaldılar?

Evet. Karşılaştırma gerçekten çarpıcı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, İran ve Türkiye’nin etkileri yüzünden Gürcistan, doğulaştırmak için kolay bir hedefti. Dikkate değer bir etki bıraktılar. Ama asıl nokta, bence, Rusların Gürcistan’ın tarihi ve kültürünün idrakı konusunda seçici davranmaları. Onlar, Gürcistan’ın antik Hristiyan temellerini görmezden geldiler ve Gürcistan’ı oldukça hafiflettiler. Herşey, Rusya’nın ülkeyi ele geçirişini haklı çıkaracak bir tarzda yapıldı. Kuzey Kafkasya insanlarının biçimlendirilmesine dahil olan oryantal özellikler, imparatorluğa karşı silahlı direnişin çevresinde kümelendi. Diğer yandan Ruslar Gürcistan’ı ayyaş, nefsi ve tembel Doğu olarak gösterdiler, onu sık sık Rusya ile birleşmek için yanıp tutuşan bir kadın olarak semblize ettiler. Ve sonra bu emperyal efsaneyi gerçekleştirmek için Gürcü erkekleri tembel, zayıf, korkak, çoğu zaman sarhoş, aceleci, çabuk sinirlenen ama hep başarısız olan kişiler olarak basmakalıp bir kategoriye sokuldular.

Mesela, Lermantov’un savaş alanından kaçan “korkak Gürcüler” hakkındaki ünlü sözünde de belirtildiği gibi mi?

Kesinlikle evet. O sıralar akrabalarından biri “Lermantov ordudaydı, Gürcülerin korkak olmadıklarını biliyor. Bunu neden yazdı?” demişti. Ama bütün bunlar efsanenin bir parçası.

Peki ne oldu? Neden Kuzey Kafkasya’da yiğit figürler (Ammalat Bek, Hacı Murat, Şamil) varken Gürcistan hakkındaki metinlerde zayıf erkek ana karakterler var?

Aslında bu, belki de, cevaplanması imkansız bir soru. Muhteşem tarihçi Mark Raeff bir keresinde bana en iyi tarihin ‘neden’ değil ‘nasıl’ sorusu araştırılırken ortaya çıkarıldığını söylemişti. ‘Nasıl’ sorusu sıklıkla bir çok spekülasyona yol açabilir. Kesin bir biçimde yapabileceğimiz şey, sadece bir şeyin nasıl olduğunu gözlemlemek ve belki sonra bunun arkasında neler olabileceği hakkında tahminlerde bulunmak. Rusya meselesine gelince, Gürcistan hakkındaki Rus efsaneleri açıkça emperyal işgali meşrulaştırma amaçlı. Ve sanırım, Rus İmparatorluğu’nun büyüklüğü ile kıyaslanınca bir tür maçoluğa çekici gelen Gürcistan’ın çok küçük olması ile ilgili bir şeyde var.

Geride kalan ilgi çekici bir şey, Rusların Gürcü betimlemeleri, Gürcü kültürünün karmaşık gerçeklikleri ve Gürcülerin Ruslarla etkileşimleri temalarının kesişim noktaları. Sadece Gürcistan’ın Hristiyanlığı Rusya’dan altı asır önce kabul etmesi söz konusu değil. Ayrıca (1801’de başlayan) Rusya’nın Gürcistan’ı topraklarına katmasından sonra bir çok Gürcü Çarlık ordusunda hizmet etti, Napolyon savaşlarında, Çeçenlere karşı ve benzeri durumlarda savaştılar. Ek olarak, Ruslar ve Gürcüler arasında profesyonel ve şahsi ilişkiler ağı vardı. Mesela, Aleksandr Griboyedov'un kayınbabası Prens Aleksandr Çavçavadze konukseverliği ve Rusya ile Gürcistan’dan eğitimli edebiyat adamlarını bir araya toplaması ile ünlenmişti. Ve tabiki Ruslar ve Gürcüler arasındaki edebi ve kültürel temaslar Sovyet döneminde de gelişmeye devam etti. Ancak, Hristiyan erkekliğinin pozitif özellikleri ve Rus ve Gürcü erkekleri arasındaki benzerlik manifestoları, Gürcistan üzerindeki Rusya hakimiyetini garantileyen kültürel mitoloji lehine Rus metinlerinde sansürlendi. 

Burada özellikle hangi metinlerden söz ediyorsunuz?

Lermantov’un “İblis” adlı eseri korkak Gürcü erkeği imajını gördüğümüz iyi bir örnek. Bu sürecin daha da etkili olan kısmı ise Rusların hem Hristiyanlığı hem de Gürcistan’ın Rusya’nın boyunduruğu altına alınışını ve Rus yönetimine karşı Gürcü direnişini göz ardı eden Rus metinleridir. Bunlardan en bilineni, 1803’de tahttan indirilen Gürcü kraliçesi Mariam’ı tahttan indirme emri ile gelen çarlık generalinin kraliçe tarafından bıçaklanarak öldürmesidir. Bu, zamanın Rus belgelerinde acımasız ve bir kadının işleyeceği akıl almayan zalimce bir hareket olarak tanımlanan harikulade bir davranıştır. Ve bu cinayet, ben öyle inanıyorum, Rus edebiyatında tehlikeli Gürcü kadını olarak izlerini bırakır. Lermantov’un şiirinde ahlaksız Kraliçe Tamara imajı vardır, Puşkin’in "Bahçesaray Çeşmesi” eserinde Zarema bir katildir ve Griboedov’un “Gürcistan Geceleri” eserinde Midia’ya (Yunan mitolojisinde Kolhis Laz kralı Aetes'in kızı) benzeyen bir kadın figürü vardır. Kısaca, bu acımasız kadınlar da, onları kontrol altında tutmak için güçlü erkeklere ihtiyaç olduğu ortaya atılarak, imparatorluğun inşasının garantilenmesine yardım ederler. Ve Gürcü erkekleri, hatırladığımız gibi, zayıftırlar. 

Burada görülen bir çelişki var, politik olarak Gürcistan’ın Rusya’ya katılışı Hristayanlığın ve Avrupa’nın kültürel değerlerinin İslam’a karşı korunması olarak çoğunlukla haklı gösterildi. Ve hala Gürcistan’ın Hristayanlık mirası Rus edebi metinlerinde göz ardı ediliyor.

Evet, bu oldukça iyi bir nokta. Ama efsane yapmak, çözülemez görünen çelişkileri çözmekte iyi olmayı gerektirir. Sanırım dişilik sembolü bunu açıklamada yardımcı olur. Bir yandan Rusya’nın koruyucu olduğu ve dindaş olduğunuz fikri var. Ama ayrıca Rusların bilinç altlarında Hristayanlık bağı olmasına rağmen, Gürcistan’da her sınıfın ya da toplumun zaman zaman Rus yönetimine karşı ayaklandıkları gerçeği var. Yani işgal gerçekten istenmiyor. Ve bu gerçek, bu acımasız kadınlarda somutlaştırılıyor. Yani hem koruma ihtiyacı, hem de bir tehlike (bir tür zebaniye dönüşebilecek bir kadın) olduğu hissine kapılıyorsunuz. Meselenin her iki yönü baskın Rus (Rus damat) figüründe çözümleniyor ve böyle devam ediyor. www.circassiandiaspora.com

 

13 Kasım'da Radio Free Europe/Radio Liberty'de yayımlanan bu röportaj Cavit Yılmaz tarafından Ajans Kafkas için Türkçe'ye çevrildi.

Kaynak: ajanskafkas

Yapımcılar Hakkında:

Mutaz Jankot 13 yıldır profesyonel bir yönetmen olarak çalışan bir film yapımcısı ve film yönetmenidir. O şimdiye kadar 40'dan fazla film yapmış ve Kahire Film Festivali, Fas Film Festivali, Tunus Film Festivali, Montpelier Film Festivali gibi uluslararası film festivallerinde 6 uluslararası ödül almıştır.

Ashraf Jankot bir film yapımcısı ve o 16 yıldır bu alanda. O da 6 yıl El Cezire kanalında Grafik Bölümü başkanlığı yaptı.

HOME(Anavatan) Filmi nedir?

HOME(Anavatan), geniş film dünyasının çok farklı bir türü. O bir belgesel değil. Bize gerçekten şaşkınlık ve hayranlık verecek “Sözsüz bir sinema filmi”. Uluslar arası alanda sadece 6 film bu şekilde ve bu tarzda oluşturulmuş ve çekilmiştir. Umuyoruz bu 7. si olarak kabul edilir.

Kaç dakikalık bir film? Nerede çekildi ve Niçin?

Film 89 dakika.”1 saat 29 dakika”. Film Kuzey Kafkasya’da ki 3 ülkenin 103 bölgesinde çekildi.  ”Adıge Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyeti”. Filmi çekmede ki amaç kendimize şunu sormak: “Biz Çerkesler her yerdeyiz” basit bir soru “Biz Anavatanımızı mı kaybettik?”

Dünyada ki bütün Çerkesler “Diaspora ve aynı zamanda Kafkasya’da kiler” bu filmde vatanımızı daha önce hiç görmedikleri gibi görecekler, Güzel manzaralarını kastediyorum. Daha önce hiç görülmemiş hiç çekim yapılmamış birçok bölgede film çekimlerini yaptık. O görüntüler anavatanımızın bir cennet olduğunu gösteriyor. Tamam, o zaman gidelim görelim ve keşfedelim diyeceksiniz :)

Aynı zaman da filmde anavatanımızın farklı yanları da var. Sadece güzellikler değil. Savaş ve Ölüm gibi… İnsanlar izlediklerinden dolayı şoka uğrayacak.

Benim bazı yakın arkadaşlarım filmi izledi. Film hakkında onlardan gördüğüm bazı izlenimleri aktarabilirim. Onlardan bazıları izlediklerinden dolayı ağladı. Bu yüzden bana göre film sizin derinden duygularınıza dokunabilir. Ve bence ilk adım olarak bu iyi.

Milyonlarca Çerkes 1864den beri diasporada yaşıyor Nesiller geçti yeni nesiller anavatanın nasıl bir yer olduğunu görmediler, bizden alınanın ne olduğunu orada neler olduğunu bilmiyor. Filmin yollarımızı Anavatanımızla tekrar bağlayan derin bir çağrısı var.

“O sözsüz bir film” diyerekten ne kastediyorsunuz?

HOME(Anavatan) Filminin çok farklı bir hikâyesi var. Filmin izleyecek olan herkese kişisel mesajı var. Filmi Çerkesce Türkçe Arapça ya da Rusça çekmek ya da politik görüşler ekleyerek çekmek önemli değil. HOME(Anavatan) filmi izleyecek olanların kalplerine derin çağrışımlarla konuşacak ve Anavatanı anlatacak. Bu yüzden biz Çerkesler kendimizi soracağız neden oradan uzakta yaşıyoruz? Biz anavatanımızı mı kaybettik? Kaybetmediysek anavatanımız için bir şeyler yapacak mıyız?

Film Çerkes halkının muhteşem heyecanını ve Çerkes halkının acısını gösterecek. HOME Filmi Çerkesya’ya kendisi hakkında konuşması için fırsat vermeye çalışan samimi bir film. O güzelliği& savaşı, ölümü&yaşamı, aşkı& büyük kişisel fedakârlıkları anlatan bir hikâye. Bunların hepsini orkestra eşliğinde Çerkes müzikleriyle ve müthiş sinematik görüntüleri ile size sunacak… Filme hiçbir düşünce koymadık. Haydi, sadece izleyelim ve görelim Anavatanımız bize ne anlatmak istiyor.

Ekranda alt yazı ve ya seslendirme olmadan insanlar Filmi nasıl anlayacak?

Bence anlayacaklardır, çünkü düşünce çok basit. Orijinal düşüncesi sana bir şeyler anlatmaya çalışan bir resim tablosuna benziyor bu. Yapman gereken sadece derinlemesine bakmak ve sana anlatılanı anlamaya çalışmak.

Biz Kafkasya’ya kendisini anlatması için izin vermek istedik. “İyi yanları ve kötü yanları.”Biz kendi düşüncelerimizi bir anlatı ve ya alt yazısı şeklinde filme koymak istemedik. Çünkü fikirler önemli değil. Biz Kafkasya’nın bize anlatmak istediklerini duymak ve görmek istedik.

Filmi çekimlerini yapmak için ilk defa Anavatana gittiğimde sadece vatanın güzelliklerine vurgu yapmayı planlıyordum fakat daha sonra fikrim değişti çünkü kendimi buraya ait hissettim. Üzgündüm. Orada yaşamıyordum. Benim Büyük dedelerim bu vatanı kurtarmak için öldü. Anavatanım için bir şeyler yapmalıyım dedim. Sadece vatanın güzelliklerini gösteremem. Dünyanın duyması ve anlaması için daha derinden şeyler göstermeliydim. Dünyanın duyması gereken büyük bir mesaj var. Bilinçsizce kendime şu soruları sormaya başladım; “Ben Anavatanı mı kaybettim?” “Onlar anavatanımı benden aldılar mı?"

Bu sorular önem kazandı ve oradan da bir filme dönüştü. Sizi Anavatanda ruhsal bir seyahate çıkartacak (deneyim yaşatacak) bir film yaptık. Ve bu deneyim bizi derinden etkileyecek ve bize mutluluğu, mutsuzluğu, aşkı, kaybetmeyi, kazanmayı, iyiyi, kötüyü ve umutlarımızı hissettirecek.

Kaç insan Filmin kendilerine ne anlatmaya çalıştığını anlayacak?

Bence Çerkesler Kafkasya’yı çok iyi biliyorlar, Anavatanın onlara anlatmak istediğini çok kolay ve hızlı bir şekilde anlayacaklar ve belki Kafkasya’dan uzak Kafkasya ile ilgisi olmayan az da olsa bazı Çerkesler olabilir. Bundan sonra(filmi izledikten sonra)  kökenlerini öğrenmek için, nereden geldiklerini öğrenmek için ve anavatanlarını öğrenmek için onlar kendilerine sorular sorup cevaplar aramaya başlayacaklar. Çünkü kim anavatanını geçmişini inkâr ederse o kişiler utanç içinde ölecektir.  

Bu film sadece Çerkesler için mi?

Hayır, sadece Çerkesler için değil. O herkesin duyması gereken uluslararası mesaj içeren bir film. Film yayınlandıktan sonra Amerika’da ki Avrupa’da ki ve Asya’da ki Film Festivallerine katılacağız ama ne bir yarış için ne de bir ödül için. Orada, bir noktada Film Çerkes’lerinin sesini yüksek sesle dile getireceğini ve Dünyanın bizi anlamaya ve dinlemeye başlatabileceğini umuyoruz. Bu yüzden projenin her yere ulaşması için tüm Çerkes’lerin desteğine ihtiyacımız var.

Yani bu Film Çerkesya (Çerkes Anavatanı) hakkında herkese bir fikir mi verecek? Ve Teaserlarda (Fragmanlar da) korkunç dehşet verici filmin içinden bazı sahneler gördük bu konuda ne diyeceksiniz?

Biz bu Filmi sadece fikir vermek için yapmadık… Hayır… Biz bu filmi bir mesaj vermek için yaptık. Evet, Yerli Çerkes’lerin (Anavatandakilerin) anavatanı elde tutmak için kaybetmemek için yaptıklarını gösteren bazı korkunç(dehşet verici) sahneler var.  Biz Filmin her yerinde tekrar tekrar soruyoruz. “Biz anavatanımızı mı kaybettik”

İkici Teaser (Fragman )dan karelerde Lenin Meydanı, kargalar, yıkılmış binalar ve Abhazya’daki savaş gibi bazı şeyler biraz ürkütücü olabilir. Ama diğer yandan Kafkasya’nın doğallığı gibi kareler var ve bunlar fon müziğiyle harika olacaktır.

Bu film size AŞKI ve ACIYI, SAVAŞI ve GÜZELLİKLERİ, UMUTLARI ve KEDERİ, KAZANMAYI ve KAYBETMEYİ vb. anlatacak.

Yani filmi izleyenler Anavatanın her iki yönünü de izleyecekler.

Yani bize neyi göstereceksiniz? Korkunç ve Tahrip olmuş Kafkasya’yı mı?

Hayır,  sadece mahvolmuş ve dehşet veren Kafkasya’yı göstermeyeceğiz. Siz anavatanın tam manasıyla nasıl bir yer olduğunu göreceksiniz.  Orada neler olduğunu neler yaşandığını göstereceksiniz. Fakat herkesin yapabileceği tipik yoldan değil, Eğer Kafkasya’yı anlatan bir film yapacaksan bu doğru değil. Hayır.  Çok yaratıcı bir yöntem olan sinema diliyle “Resim Dili” olmalı bu.

Filmin gösterimini nasıl yapmayı planlıyorsunuz? DVD ya da sinema salonları yardımıyla mı? Belki internete yükleme yaparsınız?  Kısacası nasıl olacak?

HOME (Anavatan) filminin yayılımı ile yakında bütün bilgileri bir web sitesinde yayınlayacağız.  Gösterimi nasıl olacak filmi nasıl satın alabileceğiniz ile ilgili, tüm bilgileri.

HOME(Anavatan) filminde Çerkesce konuşan kahramanlar var mı?

Evet, filmde Çerkes kahramanlar var ama onlar konuşmuyor. Bu Çerkesler birçok şeye maruz kalıyorlar ve onlar anlamanız için size birçok şey gösterecek. Tekrardan filmi izlerken ağlayan yakın arkadaşlarıma dönecek olursam onlar bana Anavatan için bir şey yapmadıklarından dolayı kendilerini çok kötü hissettiklerini söylediler ve “Keşke orada yaşasak ve ya yaşamak için tekrar oraya dönebilsek.” dediler

Aynı zamanda yerlerde(manzaralar) “filmin içindeki bölgeler” de filmin kahramanlarından. Onlar olayları yönetecek ve daha önce anlatılmamış hikâyeleri anlatacak film içinde ki karakterlerden.

HOME(Anavatan) filmi bizi hep içimizde yankılanan o saf, katıksız Çerkes düşünde bir yolculuğa çıkartıyor. Bu öyle bir yolculuk ki hiç sona ermesini istemeyeceksiniz…

Lisans eğitimini 1987‟de Arizona Devlet Üniversitesi‟nde Rus dili üzerine yapan Dr. Walter Richmond, 1994 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi‟nde Slav dilleri ve edebiyatları konusunda doktorasını bitirdi. 1995 yılından beri Occidental College‟de Rusça, edebiyat ve sanat konuları başta olmak üzere petrol siyaseti ve dağılan Sovyetler Birliği‟nin Müslüman halkları üzerine ders veriyor.

Circassian World: Akademik bir çalışma konusu olarak Çerkesleri seçmeniz nasıl gerçekleşti? Bu kararı vermenizde etkisi olan kişi, kitap ve olaylardan biraz bahsedebilir misiniz?.

Richmond: Benim Kafkasya çalışmalarına ilgim edebi konularla başladı. 1997‟de Mihail Lermontov‟un “Zamanımızın Kahramanı” adlı romanında Rusların Çerkeslere bakış açısını analiz ediyordum. Araştırmamın odağını tarih konusuna çevirdikten sonra The Journal of Genocide Research‟tan (Soykırım Araştırmaları Dergisi) “Karaçay Sürgünü” konusunda bir makale yazma teklifi aldım. Neticede bir değil iki makalelik malzeme toplamıştım. Daha sonra Kuzeybatı Kafkasya üzerine bir kitap yazmaya karar verdim, zira Kuzeydoğu Kafkasya ile karşılaştırıldığında bu konuda çok az çalışma olduğunu gördüm. Kitabın hazırlık aşamasında, geçmişe gittikçe doğal olarak Çerkesler daha büyük rol oynamaya başladı.

Çerkesler üzerine yaptığım çalışmalarda Prof. John Colarusso büyük ilham kaynağı oldu. Onun heyecanı ve Çerkeslere yardımcı olmaktaki kararlılığı benim kendi kararlılığım üzerinde büyük etki yarattı. Çerkesler üzerine yazmamasına rağmen, Otto Pohl‟ün baskıya uğramış tüm halkları yorulmadan ve taviz vermeden savunması bana her zaman ilham kaynağı oldu. Bugüne kadar Kafkasya üzerine yazılmış birçok güzel kitap okudum, fakat aralarında en çarpıcı olanı Yakov Gordin‟in “Kafkasya: Toprak ve Kan” (Kavkaz: Zemlya i krov) adlı kitabıdır. Bu çalışma Rusya hükümetinin, Kafkasya sorunuyla başa çıkmak için kapsamlı hiçbir planının olmadığını ve Petersburg ile sahadaki ordu komutanları arasındaki iletişim kopukluğunu ana hatlarıyla özetlemektedir. Gordin ayrıca bu kitabında, Rusların Çerkeslerin örf ve adetleri, davranışları ve toplumsal yapıları hakkındaki bilgisizliğini ve bu bilgisizliğin hiç yaşanmaması gereken bu savaşın şiddetinin artmasındaki önemini vurgular.

Circassian World: ABD‟de Çerkeslere yönelik akademik ve siyasi ilgi düzeyi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Richmond: Böyle bir ilginin neredeyse hiç olmadığını söyleyebilirim! Çerkesler hakkında yaptığım her konuşma öncesinde dinleyicilere onları (Çerkesleri) tanıyıp tanımadıklarını sorarım ve genellikle bu bilgiye sahip olanların oranı sadece yüzde birdir. Bu azınlık da genellikle Çerkesler hakkında çok yüzeysel bilgiye sahiptir. Bana göre, Çeçen sorunu siyasi çevrelerde Kuzeybatı Kafkas halkları üzerindeki bütün ilgiyi Çeçenya üzerine yönlendirmiştir.

Circassian World: Avrupa ve ABD‟nin Kuzeybatı Kafkasya‟ya ne tür bir ilgisi var? Bu ilgi sadece güvenlik konusuyla mı sınırlı?

Richmond: Avrupa‟nın ilgisi hakkında yorum yapamam, fakat ABD‟nin ilgisi Orta Asya ve Bakü‟den gelen petrol boru hattını korumakla ve özellikle de Rusya‟yı mümkün olabildiğince olayın dışında tutmakla sınırlıdır. Ayrıca ABD, güvenlik sorunlarına karşı ileriyi göremeyen bir yaklaşım sergiler ve sadece durum gerçekten kritik noktaya geldiğinde olaya ilgi gösterir. Kuzeybatı Kafkasya‟daki güvenlik sorunu petrol sevkiyatını etkilemediği sürece ABD orada olup bitenlere hiç ilgi göstermeyecek.

Circassian World: Sizce ABD‟nin Çerkeslere ve Kuzey Kafkasya‟da meydana gelen son gelişmelere dair en doğru yaklaşımı ne olabilir?

Richmond: Uygulanabilecek en iyi politika, Rusya Fedarasyonu ile güçlü ekonomik bağlar kurmak ve NATO‟nun genişlemesini durdurmaktır. Haklı olup olmadığı tartışılır, ancak Rusya hükümeti ABD‟nin petrol sevkiyatını Rusya topraklarını bypass ederek sağlamaya çalışmasını ve NATO‟nun genişlemesini kendisi için bir tehdit olarak algılıyor. Bu yüzden Rusya siyasetinde ABD‟ye karşı katı ve sert bir tutum giderek güçleniyor. Bu durum ABD‟in Rusya‟nın demokratikleşme ve azınlık hakları konusundaki uygulamaları üzerinde etki sahibi olma şansını neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Kademeli olarak ekonomik işbirliğine ve dayanışmaya yönelme, Rusya‟daki tüm ilgili tarafların daha demokratik ve etnik azınlıkların haklarına daha duyarlı olacağı bir ortamı yaratabilir.

Circassian World: Batı dünyasında ne Abhazlar ne de Çerkesler iyi tanınmasına rağmen, yorumcular genellikle Çerkes davasına sempatiyle bakarken Abhaz mücadelesine antipatiyle yaklaşıyorlar. Bu konu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Richmond: Öncelikle ABD‟deki birçok yorumcu ABD‟nin Gürcistan‟da Saakaşvili rejimine yönelik tutumunu destekliyor ve bu nedenle Abhazya için olumsuz bir imaj çiziyorlar. Bunun ötesinde üç farklı sorun olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, Çerkesya‟dan çok daha büyük olması nedeniyle Rusya genellikle saldırgan devlet olarak görülüyor ve bu durum Çerkeslere sempati duyulmasına neden oluyor. Öte yandan Gürcülerin göreceli olarak daha az nüfusa sahip olmalarından ve kendilerinden daha büyük komşuları tarafından işgallere uğrayıp olağanüstü zorluklar yaşamış olmalarından dolayı onları saldırgan taraf olarak görmek daha da zor. İkincisi, insanların çoğu sadece yakın tarihe bakarak Abhazları bölgede bir azınlık olarak görüyor ve onlara neden özerklik verilmiş olduğunu anlamıyor. Abhazların neden kendi topraklarında azınlık olarak yaşadıklarına dair tarihsel nedenleri sorgulamıyorlar ya da basit bir biçimde bu tarihsel nedenlerin konuyla ilişkisi olmadığını düşünüyorlar. Üçüncü ve son olarak da, Gürcüler Abhazya‟nın askeri zaferlerini “etnik temizlik” olarak göstermekte oldukça başarılılar. 

Circassian World: Rusya Federasyonu içerisindeki etno-federal konumlarını korumak ve geliştirmek için Çerkesler hangi fırsatları yakalamalılar?

Richmond: Nihai olarak birleşik bir Çerkesya‟nın olması gerekiyor, fakat bu uzun bir mücadele gerektirir. Rusya‟nın federal yapısının baştan aşağıya reforme edilmesi gerekiyor ve ancak bu şekilde Çerkesler amaçlarına ulaşabilirler. Fakat şu anda içinde bulunduğumuz süreçte Çerkeslerin, Adıgey‟in statüsünün korunması mücadelesinde olduğu gibi, savunmacı bir pozisyon alarak bugün sahip oldukları hakları korumaya çalışması gerekiyor. Bunu yaparken de diğer etnik azınlıklarla işbirliği yaparak federal yapının reforme edilmesine uğraşmaları lazım. Aynı zamanda Adığe Hase türü yapılar daha bugünden “birleşik Çerkesya” için planlama yapmalı ve geçen aralık ayında olduğu gibi fırsat bulduğu her zaman bu projeyi anlatmaya çalışmalı. Değişim bazen hiç beklenmedik zamanda ve şekilde gelir ve uygulamaya hazır bir plana sahip olmak her zaman avantajlıdır. 

Circassian World: Çerkesçe yaşamaya devam edecek mi? Bu dilin yaşamasını sağlamanın en doğru yolu nedir?

Richmond: Bence Yahudilerin ne pahasına olursa olsun kendi dil ve kültürlerini korumakta gösterdikleri direnç ve kararlığa Çerkesler de aynı düzeyde sahipler. Bunu sağlamanın en sağlam yolu, doğal olarak, birleşik Çerkesya‟yı kurmaktır. Ancak yukarıda da söylediğim gibi bu amaca ulaşmak zor ve uzun bir süreç olacak.

Circassian World: Sizce Çerkesler, özellikle de diaspora Çerkesleri, Ruslara yönelik olarak yanlış ya da duygusal yaklaşımlar içerisinde mi? Eğer öyleyse bu tip algılamalar başlı başına yeni sorunların kaynağı olabilir mi?

Richmond: Diaspora Çerkeslerinin yaklaşımları üzerine bu konuda yorum yapacak kadar bilgi sahibi değilim. Ancak Sovyetler döneminde muhacir olan başka grupları biliyorum ve bütün samimiyet ve iyi niyetlerine rağmen onların arasında siyasi sorunların çözümüne katkı sağlamayacak, gerçekçi olmayan yaklaşımları gördüm. Sanırım vatanından çok uzun süre uzakta kalanların ülkeleri hakkında romantik yaklaşımlarda bulunmaları doğal bir şey. Circassian World: Rusya‟nın Çerkeslere yönelik siyasetinde gördüğünüz pozitif yönler var mı? Richmond: Adıgey Cumhuriyeti hala varlığını koruyor, ki bu benim 2006 yılında kitabımın son bölümünü yazarken hiç beklemediğim bir şeydi.

Circassian World: Rusya‟nın Abhazya‟nın bağımsızlığını tanımasının kısa, orta ve uzun vadede Rus-Çerkes ilişkileri üzerinde nasıl bir etkisi olacağını düşünüyorsunuz?

Richmond: Rusya‟nın Abhazya‟yı tanıması ABD ile oynadığı jeopolitik oyunun bir parçasıydı ve Rusya Federasyonu açısından bu kararda Çerkeslerin bir yeri yok. Rusya‟nın Abhazya‟yı tanıması birçok Çerkes tarafından,kendi özerkliklerini genişletme hatta bağımsızlıklarını elde etme çabaları açısından iyiye işaret olarak alınarak bir umut ışığı oldu, fakat korkarım ki Çerkesler hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Circassian World: Çerkesler özelinde Kuzey Kafkasyalı halklar arası ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Çerkes-Oset ya da Çerkes-Çeçen ilişkileri gibi...

Richmond: Kuzey Kafkasya‟daki bütün etnik gruplar kendi tarihleri ve kültürleriyle gurur duyuyorlar. Fakat korkarım ki bu durum karşılıklı işbirliğine engel oluyor. “Kuzey Kafkasya Ekonomik Bölgesi” türü bir oluşum çok daha önce yapılanmalıydı, fakat herkes kendi kültürünü keşfetme ve özellikle de geçmişte kendilerine yapılan haksızlıkları sergileme konusunda o kadar heyecanlıydı ki, tarihlerinin ortak yönlerini paylaşmayı unuttular. Dağıstan‟dan Çerkesya‟ya yüzlerce yıllık geçmişe dayanan ekonomik bağlar vardır ve bu bağlar orada yaşayan tüm halkların ekonomilerine yardımcı olacak bağlardır.

Circassian World: Kuzeydoğu ile karşılaştırıldığında İslamın Kuzeybatı Kafkasya‟da etkisinin daha zayıf olmasının nedeni nedir? Tabii, siz de bu görüşe katılıyorsanız!

Richmond: Birçok neden sayabiliriz. Bu nedenlerin ilki, Cohar Dudayev‟in Çeçen ulusal kurtuluş mücadelesini uluslararası destek almak için cihat olarak yeniden adlandırması ve bununla beraber Körfez ülkelerinden radikal askeri liderlerin gelmesidir. Oldukça eski bir İslami geleneğe sahip olan Dağıstan da elbette burada rol oynamıştır.

Circassian World: Kafkasya ve diasporadaki Çerkesler arasında daha yakın ilişkilerin kurulabilmesi potansiyeli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Richmond: Şu anda internette var olan sanal Çerkesya‟nın gelecekteki birleşik Çerkesya devletinin yeniden oluşmasında bir basamak olduğunu söyleyebilirim.

Circassian World: Çerkesler ve Kuzeybatı Kafkasya üzerine şu anda üzerinde çalıştığınız ya da gelecekte yapmayı planladığınız ne tür projeler var?

Richmond: Bu günlerde 19. yüzyıl başlarında yaşamış olan çeşitli Çerkes kabilelerinin yerleşim alanları, sosyal yapıları ve ekonomilerini irdeleyen bir makale üzerinde çalışıyorum. Bunun yanısıra, Rus hakimiyetini kabul ederek Kuban‟ın kuzeyine taşınıncaya kadar Çerkesçenin kendine özgü bir lehçesini konuşan ve aslen Ermeni olan Çerkesohaylar üzerine bir makale yazabilmek için yeterince materyal bulmayı umut ediyorum. Ayrıca Rusya‟nın Abhazya‟daki planları ve Çerkeslerin ulusal birliklerini yeniden kurma yönündeki çabalarıyla olan ilişkisine objektif bir bakış açısıyla yaklaşan bir makale yazmaya hazırlanıyorum.

Circassian World: Sizce uluslararası akademik ve siyasi çevreler Çerkesler üzerine yapılan çalışmalardan ne gibi dersler çıkartabilir?

Richmond: Açıkçası ben bazı siyasi çevrelerin herhangi bir şey öğrenme becerisi hatta arzusu olduğu konusunda çok şüpheliyim. Kuzeybatı Kafkasya‟nın tarihi üzerine yaptığım çalışmaların bana öğrettiği şey, hükümetlerin her zaman kısa vadeli ulusal çıkarlar çerçevesinde hareket ettikleri ve kendi uluslarına ait olmayanların haklarını ve hatta insanlıklarını hiçe saydıklarıdır. Çerkesler Ruslar, Osmanlılar ve Britanyalılar tarafından harcanabilir unsurlar olarak görüldüler ve bunun sonucunda da Çerkes medeniyeti neredeyse tamamen yok oldu. Çok yaygınlaştığı için „etnik temizlik‟ uygulamalarının neredeyse haber değeri bile taşımadığı günümüzde, güçlü devletlerin yakın gelecekte tavırlarını değiştireceklerine inanmak için bir neden olduğunu düşünmüyorum. Bana göre akademisyenlerin sorumluluğu, bugün yaşananları gerçeğe en yakın haliyle kayıt altına almak ve böylece gelecek nesillerin dünya devletlerinin bugünkü eylemlerini analiz ederek bir yargıya varmalarına olanak sağlamaktır. Çerkes Sürgünü‟nün modern zamanlardaki ilk soykırım ve etnik temizlik olduğuna inandığım için bence akademisyenlerin alması gereken en önemli ders, insanlık tarihini yazarken nüfusu ne olursa olsun hiçbir halkın gözardı edilmemesi gerekliliğidir.

 

Metin Sönmez
Çev: Şule Koca-Besleney
Bu söyleşi Haziran 2009’da Metin Sönmez tarafından İngilizce olarak yapılmış ve kendisinin editörü olduğu, 23 Mart 2011 itibarıyla partnerimiz olan Circassian World sitesinde yayınlanmıştır. Söyleşinin İngilizce orijinaline http://www.circassianworld.com/new/interview/1365-interview-wrichmond-june-2009.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Ajans Kafkas’ın düşünce turunun bu seferki konuğu kendisi bir mimar olsa da daha çok Çerkes diasporasında gerek yazıları gerek konuşmalarıyla kültür emekçisi olarak öne çıkan Yalçın Karadaş. 

Son zamanlarda kurumlar arası arama konferansı çağrısıyla bir diyalog inşa etme çabasıyla öne çıkan Karadaş’ın düşünce sepetinde herkesin nasibine düşen eleştiriler var. Hüseyin Tok’un sorularıyla işte Yalçın Karadaş: 

Sizi kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz? 

Uzunyayla’nın Büyük Kabaktepe köyündenim. Baba tarafım Kabardey, K’eref ailesinden, anne tarafım Abaza, Kuşba ailesinden. Jineps gazetesi yayın kurulu üyesi ve yazarıyım. Zaman zaman Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Taraf gazeteleri ile Kafkasya Araştırma Analiz, Yapı Dergisi gibi dergilere mesleki ve siyasal, toplumsal yazılar yazıyorum. Uzunyayla.com, euroxase.com, abreg.net ve birkaf.net gibi sanal gruplarda da yazılarım yayınlanıyor. Uzunyayla.com okurları beni 2007 yılının köşe yazarı olarak onurlandırdı. Köyde doğdum, üç yaşıma kadar köyde kaldım. Üç yaşımdan sonra, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a geldim. Boğaz’da, Anadolu Hisarı’na yerleştik. Ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. 25 yıllık mimarım. İki üç sene önce de hukuki olarak emekli olmuş bir emekli vatandaşım. 1977 yılından başlayarak da Çerkes ulusal sorunuyla ilgili kafamı yoruyorum.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Ben kendimi her zaman “Annem Abaza, babam Kabardey ben bir Çerkes’im” diye tanıtırım.

‘Çerkes’i Kafkasyalılar anlamında kullanıyorsunuz?

Tabii şimdi ona gelecek olursak… Benim Çerkes kavramım maalesef çok bilimsel olduğunu düşünerek Çerkes eşittir Adige diyenlerle bir değil. Diasporada yaşayan, burada doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan olarak ben Çerkesliği Kuzey Kafkas halklarının tamamına yayıyorum. Birçok insana bu bilimsel görünmüyor. Ancak bilimsel çalışmalar yapıldıkça bunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Etnisite, milliyet, ulus gibi kavramlar her zaman ideolojik yaklaşılan kavramlardır. Kafkasya’ya sonradan gelmiş veya otokton, dini İslam olmuş veya Hıristiyan, fark gözetmeden, Kafkasyalı kimliğine sahip herkesi, diasporada yaşayan bir insan olarak Çerkes olarak görüyorum. Ama bugün, çok sık gittiğim Rusya Federasyonu’nda böyle bir şey söz konusu değil. Çerkes kavramı benim için bir üst kimliktir. Ben böyle kabul ediyorum. Bütün yazılarımda ve konuşmalarımda bunu vurguluyorum. Ve okuyup yazdıkça, yaşım kemale erdikçe de bunun haklı olduğunu görüyorum. Gerek pratik yaşamımda, gerek farklı konularda, etnisite, kültür, milliyet, din, dil gibi konularda farklı yerli-yabancı yayınlarda bunu söylemeye hakkım olduğuna inanıyorum.

Türkiye’de bir kitle var. Ve “Biz” diyoruz. Ama bu “biz” herkes için aynı kitle değil. Burada bir karışıklık var. Sizce Kafkasyalılar kimliklerini ne üzerine inşa etmeli? Hangi somut esaslar üzerine oturtulmalı bu “biz”?

Bence Kafkasyalıların ana motifi, aynı kaderi paylaşmak ve yüzlerce yıldır iyi-kötü günde bir arada olmak. Yani kader birliği ve sürgün bir halk olmak. Aslında ben ‘Kafkasyalılık’a bir adım daha ötede bakıyorum birçok insana göre. Daha sivri bir düşüncem var. Ben Gürcüleri de bu Kafkasyalıların içine koyan biriyim. Gürcülerin bizden farklılıkları mutlaka var. Her kabile arasında da farklılıklar var. Dünyanın tüm uluslarını oluşturan halklar arasında da farklılıklar var, öne çıkarmak isterseniz. Bana göre bizim, rahmetli Dr. Yahya Kanbolat’ın deyimiyle “Ortak bir harsımız” var. Bu ortak harsı (kültürü) paylaşan insanlar, aynı dinden ya da dilden olmak zorunda değiller, aynı şeylerden etkilenen, zevk alan, aynı şeyleri kafasına takmış, Kafkasyalı halkların tamamına aynı görüşle bakan insanlar, bu hars birliğini ön plana çıkarıyorlar. Küçük motif ayrılıkları bir tarafa bırakılırsa, Kafkasyalı kimliği, bir adım ötede bence Gürcü halklarını da kapsayan bir kimlik olmalıdır. Aksi takdirde ben Kafkasya’da bir barış, demokrasi ve özgürlük ortamı olabileceğine inanmıyorum.

Buna bir yazınızda siz de değinmiştiniz, bu kimliği bir gerilim politikasıyla diri tutmaya çalışan bir yaklaşım da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok tehlikeli. Aslında kendimi tanımlarken özellikle eklemek istediğim iki şeyi bu vesileyle belirteyim: Irkçılıktan ve kapitalizmden nefret ediyorum. Akıllı insan ırkçı olamaz. Bunlar ırkçı hezeyanlar. Bunlar kabileci ve toplumların asla ilerlemesine olanak vermeyecek yaklaşımlar. En fazla şu anda elektrikli olduğumuz Kafkas halkı Gürcülerle bile aramızdaki bu elektriğin çok abartıldığını düşünüyorum. Ama bunun ana sorumlusunun da Gürcü aydınları ve devleti olduğunu düşünüyorum. Bu bile yanlış, hele hele Kuzey Kafkasya’da. Ki ben oraya Kafkasya diyorum, Güneye de Güney Kafkasya diyorum. Kuzeyliler bence Kafkasyalı. Kafkas Dağları’nın iki yakasından başlayan ve Kuban’ın öte yakasına kadar uzanan bölge aslında Kafkasya. Yanlış olarak Kafkas Ötesi’ne Kafkasya deniyor dünya konjonktüründe. Ona karşıyım.

Bu bir yanlış mı yoksa saptırma mı?

Çoğu insan için yanlış, bilmiyorlar çünkü. Ama bir takım devletler ve güçler için apaçık bir saptırma. Kafkasyalılar, Gürcüler ve Kuzeydeki insanlardır.

Bu saptırmada amaçlanan nedir?

Çok moda veya karmaşık terimler kullanmak istemiyorum. Ama burada amaç, sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarıdır. Örneğin bugün Gürcistan üzerinde oyun oynanıyor ve Kuzey Kafkasya, Rusya’ya bırakılmış görünüyor; Gürcistan da Batı’nın kucağına terk edilmiş. Onlar bize “Rus uşağı” diye suçlamalar yapıyor, yazılarında okuyorum; ama kendileri de geçmişte Rus uşaklığı da yaptılar, bu terim çirkin bir terim ama, bugün de Batı’nın uşaklığını yapıyorlar. Çünkü kendi iradeleri ile hareket etmiyorlar. Sürekli gaz verilerek çalışan toplumlar Kafkasyalılar. Kendi politikalarını oluşturmaları için gerilim politikalarını bırakmaları lazım. Karşısında binlerce yıldır beraber yaşadığı insanlar olduğunu ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark etmeli.

Bir de bu gerginlik politikalarını Türkiye’de, Çerkeslerin farklılıklarının ortaya çıkması, bu sayede bilincin yükselmesi için arzulayanlar var. Yahudilerin yaptığı gibi… Bu gözleme katılıyor musunuz? 

Biz bu kadar zeki değiliz. Ne yazık ki Kafkasyalıların temel özelliği gazla çalışmak, kaba bir değim ama; biz bu kadar zeki değiliz. Kendi politikalarımızı kendimiz belirlemiyoruz. Bugün Türkiye’deki ve Kafkasya’daki demokratik sivil toplum örgütlerinin bile birçoğu hep birilerinin güdümünde ve onların talimatlarıyla çalışıyor. Gerginlik politikasının bize hiçbir faydası olmaz; Türkiye’de de, Rusya’da da.

Peki toplumumuzun en önemli ve hayati sorunlarına bakarsak ve kurumlarımızın uğraştığı şeyleri karşılaştırırsak… Bunlar örtüşüyor mu sizce?

Ben kimlik konusundaki bir yazımda net olarak belirttim: Biz 1864 ve biraz öncesinden başlayarak sürekli kullanılan bir toplum olduk. Ama bu 1864’ten sonra ayyuka çıktı. Kendi beynimizle ürettiğimiz politikaların peşinde değiliz. Türkiye’deki ve Rusya’daki kurumlarımız da maalesef böyle. Çoğu iyi niyetli olduğuna inandığım kurumlar ve çalışan insanların tamamına emeklerinden dolayı saygım olmasına rağmen, ben, kurumlarımızın özgür, kendi halkının çıkarlarına yönelik, barışçı, demokratik, ulusal taleplerini kendilerinin belirlediği plan dahilinde çalıştıklarına inanmıyorum. Hep birilerinin dayatmaları, sınırlamaları, boş bırakmalarıyla hareket eder Kafkas kurum ve aydınları belirli sürelerde. Bazen de hiçbir şey yapmazlar, hepsi “kültür”ün peşine takılmışlardır; bu kültürün ne olduğunu da tarif etmez çoğu. Fakat bir halk yok olduğunda, halkın geleceği olmadığında o kültürün yaşamayacağı, yaşasa da Anadolu’da veya dünyanın çeşitli noktalarında yok olmuş kültürler ve dillerin gördüğü ilgiden çok az bir ilgi göreceğine inanıyorum. Yani önce halkı, Kafkasya halklarını yaşatmak gerekiyor. Kültür olmazsa olmaz, çok önemli bir şey ama biz kültür diye dans etmeyi anlıyoruz. Ve ne yazık ki ve çok şükür ki –neden böyle söylediğimi anlayacaksınız- iyi ki danslarımız varmış, yoksa biz çoktan asimile olmuştuk. İnanın Kafkas dansları ve müzikleri olmasaydı, bizim nesle geldiğinde, Çerkeslik veya Kafkasyalılık mefhumu Anadolu’da bitmiş olabilirdi. Buna gönülden inanıyorum. Bu çok önemli bir şey. Bazı aydınlarımız bu danslarımızı, müziklerimizi çok aşağılıyorlar; bu bana çok kırıcı ve zavallıca bir düşünce gibi geliyor. Bu insanlarımızı ayakta tutan çok önemli bir motif ve binlerce yıllık ciddi bir kültür birikimi bu danslar ve müzikler.

Kronikleşmiş bazı sorunlarımız var. Devamlı dile getiriyoruz ama hiçbir aşama kat edilemiyor. Bunları yapamamanın nedeni bazı kültürel kodlarımız olabilir mi? Mesela bu folklorik öğelerin de böyle bir yan etkisi olabilir mi? Yani insanlara, bu folklorik öğelerle uğraşınca bir yandan bir tatmin hissi yaşatıp, diğer yapılacak şeyleri önemsizleştirme gibi…

Kesinlikle var böyle bir şey, bir çeşit kendimizi kandırma… Danslar, müzik veya herhangi bir güzel motif toplumun lehine olduğu gibi aleyhine de olabiliyor. Aleyhine kullanıldı ve kullanılıyor. Sadece dans ve müzik de değil; thamadelik kavramı, xabze kavramı da bizim toplumumuzu pasifize etmekte kullanılmıştır. Burada görev aydınlara düşüyor. 

Kültür dediğiniz şey siyasetten ayrı düşünülemez. Halkların bugünü, yarını ve geçmişi siyasetten ayrı düşünülemez. Bir açılım yapan bir kesime hemen bir yafta yapıştırmayı severiz. Yani bizim gibi düşünmüyorsa bilgisizdir, cahildir, dünyadan haberi yoktur, ajandır. Ve bu tür depolitizasyona karşı herhangi hareket olduğu zaman bu kavramlar önünüze çıkar. Xabze derler, sus derler, yemuk derler… Ya da hadi bırak bir cegu yapalım derler. Xabze kültürümüzün özü ve bizi biz yapan en önemli kavramdır. Ama içini boşalttığınız her şey sizin aleyhinize çalışır ve başınıza geçer çuval gibi.

Her kültürün kendi içinde bir ahengi var ve bunun motifleri o ahenk içinde anlam buluyor. Ama bizim toplumumuz radikal değişimler yaşadı, bu kültür de kendi doğal, hayat bulduğu şartlarını kaybetti. Belki yetmişlere kadar çeşitli coğrafyalarda az çok bu ahengini koruyabildi ama bugün hızlı bir şehirleşme sürecindeyiz, modern hayatın başka gerçekleri var ve kültürümüz hayat bulduğu ve anlam kazandığı şartlardan mahrum. Bu da bir ikilik getiriyor bireylere. Bir tarafta modern gündelik hayatımız, onun yanı başında geleneksel kültürümüz… Geçmişte toplum için kanat olan şeyler bugün bir sırtımızda bir yük gibi durabiliyor. Bu ikiliğin üstesinden gelmek için Çerkes aydını ve kurumlar ne yapmalıdır?

Özünden arındırılmış ve içi boşaltılmış hiçbir kavram, toplumun geleceği için yararlı olamaz. Biraz önce de söylediğimiz gibi bir takım insanlar kendi kişisel veya kurumsal çıkarları gereği suskun kalınması gereken yerde başkaları konuşmaya başladığında “Yahu siyaset yapmayın”, “Bu xabzeye uygun değildir, yemuktur”, “Bu bizim kültürümüze aykırıdır” dediklerinde, biz, geçmişten aldığımız ve bir türlü tüketemediğimiz, gerçekten çok zengin ve güçlü kültür mirasını bu sefer kötü kullanmaya başlıyoruz. Bir kavram yüz yıl önceki haliyle bir tutulamaz. Çünkü dünya değişti. Bizim insanlarımız bu eski kavramları yeni hayat içinde, insanın parçalanmışlığını, kendi iç parçalanmışlığını engelleyecek şekilde bir araya getirecek aydınlarını yetiştireceğine, farklı fikirler öne süren, kafasını biraz farklı yormaya çalışan, bir şeylere şüpheyle yaklaşan insanlara hemen yaftalar yapıştırıyorlar. Bunları etkisizleştiriyorlar. Bunun için yapılacak şey şu: Hangi dünya görüşünden olursa olsun, aklı başında insanlarımızın, aydınlarımızın bir araya gelip birbirlerini dinleme kültürlerini geliştirmeleri, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeleri, eleştiriye katlanabilmeyi öğrenmeleri ve halklarımızın geleceğine bir yol çizmeleri lazım. Aksi takdirde dernekçilikle bizim ulusal sorunlarımız çözülemez… Sanki dünyada dernekçilikle ulusal sorun çözmüş bir örnek varmış gibi… Siz biliyor musunuz öyle bir örnek? Öyle bir örnek yok. Hele hele bu çeşit dernekçilik ve örgütlenmelerle… Yani birilerinin izin verdiği ölçüde konuşup yaparak hiçbir şey çözemezsiniz. Kendi halkınıza ve kendi aydınınıza dayanmak zorundasınız. Kendi halkına ve aydınına dayanmayan, başka güçlerin etkileriyle tepki gösteren toplumlar yok olmaya mahkumdur.

Siz daha önce de ‘Arama Konferansı’ çağrısı yapmıştınız. Kurumlarımızdan buna nasıl bir cevap geldi ya da cevap geldi mi?

Ben 25 yıllık meslek hayatımda son 10 yılımı üst düzey yönetici olarak geçirdim ve arama konferanslarının bir şirket için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Bizim halklarımız bir şirket kadar önemli değil mi ki sorunlarını bir araya gelip konuşmuyoruz? Bu konuda hiçbir kurumdan bana, “Haklısın arkadaş, biz böyle bir şey yapıyoruz, neresinden tutabilirsin bu işin” denmedi. Bir tek kişinin adını anmak istiyorum burada, Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan, hiç yüzünü görmedim, emekli albay Sönmez Can, Uzunyayla.com’da, benim bir yazım üzerine, “Bu insan haklı” dedi. Bir tek bu. Bizde şöyle bir psikoloji var: biz varken Yalçın kim oluyor ki, ben varken sen kim oluyorsun ki, benim ailem varken senin ailen ne ki, benim kabilem varken senin kabilen ne ki… Benzeri son derece zavallı bir anlayış var. Bu ve benzeri yol gösterici, pozitif bir takım önerileri dışardan bir insan söylese göklere çıkarırlar ama bizim içimizden bir insan olduğunda enteresan rahatsızlık doğuruyor. En ağır hakaret de yok saymaktır. Hiç muhatap almazlar. Çünkü siz onların genel politikalarına boyun eğecek biri değilsiniz, sizi biliyorlar. Bu fikrin, kurumlarımızdan birinden çıkması gerekiyordu, önemsenmesi için. Ama bu kurumların sürekli içinde olmuş ancak bağımsız ve başka dünya görüşünden insanların fikirlerine saygı gösteren, kavrayıcı bir anlayışla bakan, bir Yalçın Karadaş benzeri insan, bu olmalıdır dediği zaman enteresan bir rahatsızlık doğuyor. Bu bizim, kabileci, zavallı anlayışımızın bir ürünü.

Peki bu iç diyalog eksikliği nasıl giderilebilir?

Bizde eksik olan şey şu: Bizim kültürel kodlarımızın bu yaşama yansıttığı kişilikler, bir takım kompleksleri barındırıyorlar, ben dahil. Örneğin ben bu konularda, bir takım kurumların yöneticileriyle konuştum, aldığım sonucu size söylüyorum: Tamamen kişisel karşılıklı kompleks ve zıtlaşmalar. Tamamen kişisel. Özellikle 80 öncesinin kaos ortamında, arayış ortamında, bir kısım insan sağcı olmuş, bir kısım insan solcu olmuş, bir kısım dinci olmuş, bir kısmı liberal veya değişik dünya görüşlerinden olmuş insanlar, 30 yıl önceki çocukluklarına geri dönüyorlar; karşısındaki insanla muhatap olmuyorlar. Bunu toplumları için bir kenara bırakabilecek olgunlukta değiller ne yazık ki. Ama onu gençler yapacak.

Azıcık farklı şey söyleyen hemen yaftalanıyor. Bu entelektüel dünyayı felç eden bir şey değil mi?

Bu bizim zavallılığımız. Bu sadece bize özgü bir şey de değil ne yazık ki. Özellikle az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin yarı aydınlarının bir hastalığı bu.

Nedir bunun kaynağı, hain çokluğu mu, fazla paranoya mı?

Hayır bu hain çokluğu veya paranoyadan değil, bu gelişmişlik düzeyinin düşüklüğünden. Bizim bir takım aydınlarımız, kendi çapıyla toplumun çapını bir tutuyor. Diyor ki ben yapamadığıma göre, toplum nasıl yapsın! Bu insanlara biz aydın diyoruz, bu insanlara maalesef thamate diyoruz. Thamatelik yaşla, parayla, mevki ile olacak şey değil, olmaması gerekir. İçi boşaltılmış, çok kritik bir kavram bu. Bunun paranoyayla falan alakası yok, bu kendi çıkarları veya kendi beyninin alabildiği kapasitenin dışındakileri reddetmektir.

Diyalogun önündeki engellerden biri de korku olabilir mi? Sonuçta diyalog farklı olanla kurulan bir şey ama diyaloga gireceği kişiyle aynılaşacağı korkusu olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Bunun birinci nedeni bu kişilerin yeteri kadar aydın olmaması. İkincisi kendi kişisel inatçılıkları ve kompleksleri. Üçüncü ve en önemli şey de, toplumun hak etmeden kendilerine verdiği itibarın yok olabileceği korkusu. Küçük olsun, benim olsun! Budur. Ayrıca bu tür insanların kendi iradeleriyle hareket ettiklerine inanmıyorum. Gerek Türkiye, gerek Rusya’da kurumlarımızın genel yapısı, devletin izin verdiği kadarıyla sınırlıdır. Zaman zaman gevşek bırakırlar; ama ağzından onların istemediği bir şey kaçtığı zaman cezalandırma yöntemleri devreye girebilir. Kendi iradesiyle hareket eden insan da kendi halkına dayanmak durumundadır.

Kendimizden bahsederken sık sık “Yok oluşun eşiğindeki toplumlar”, “Yok oluşun eşiğindeki diller” diye bahsediyoruz. Bu söylemin kendisi zaten yok oluşa ivme kazandıran bir etken değil midir? Hastanın başında durup “Ölüyor” demek gibi. Bu söylem üzerine neler söyleyeceksiniz?

Aydın zannettiğimiz insanların çoğu, bir yerlerde bir şeyler okurlar, hemen ona inanırlar; bir söylemi hemen taklit ederler. Kendi iradesi ve birikimiyle söylenmiş olmadıkları için bu lafların ne tür anlamlara gelebileceğini de düşünmüyorlar. Kendine güvenmiyorlar.

Reel politika eğilimi görülüyor. İyi niyetlerle bir şeyler yapılıyor ama Rusya’nın güdümüne giriyormuşuz gibi bir görüntü var. Bu gözleme katılıyor musunuz?

Size şunu söyleyeyim. Adıge-Abhaz-Ubıhların 1864’te Kafkasya’dan sürgün edilmesinden sonra emperyal Rusya’nın iki tane tehlikesi kaldı. Bu Kafkasya’da Çeçenlerdi, diasporada da Adıge-Abhazlardı. Çeçenleri provoke ettiler, bir şekilde bu savaşı yaptırdılar insanlara ve Çeçen halkının köklerini kurutma noktasına geldiler. Yani Çeçen tehlikesini yok ettiler kendilerine göre. Ama Çeçen tehlikesinden büyük tehlike, anavatandaki Adıge ve Abazalar. Bunu nasıl yok edebilirler? Kendi sınırları dışına yerleşmiş milyonlarca nüfuslu bir toplum. Bunun yollarından bir tanesi de bu insanları kabileci milliyetçiliğin içine sürüklemektir. Bu şekilde de bu insanlardan kurtulurlar. Bu günlere geldiğimizde, internet veya basın üzerinden yaptığımız tartışmalarda bunu gayet net görebiliyorsunuz ki, ciddi bir kabileciliği halkın kurtuluşu olarak öne süren bir kesim var. Bunun kaynağı maalesef ve maalesef kendileri değil. Yani diasporadaki Çerkeslerin pasifize edilmesi iki şeye yarar; Birincisi Rusya Federasyonu politikalarının devamına, ikincisi Türkiye Cumhuriyeti içinde de anti-demokratik yapının sürmesine.

Bir tarafta diasporanın Kafkasya ile ilişkilerini arttırmak var, öte yandan kimlik ve yaslandığı temeller var. Ticaret veya başka şekillerde anavatanla ilişkiye giren kişilerin bağımsız hareket etme şansları azalıyor; öte yandan kimlik de nihayetinde sembollere dayanan şeyleri Rusya hedef alıyor. Sanki bu ikisi arasında bir tercih söz konusu. En son 450. yıl kutlamalarında bunu yaşadık. Bu iki nokta arasında bir denge tutturulamaz mı?

Anavatandan halkımızın sürüldüğü ilk günlerden beri, ‘kaderimiz’, ‘diasporik’ dediğimiz aşağılayıcı yaşamın, Osmanlı Devleti ile Rusya ve İngiltere tarafından planlandığını düşünüyorum. Yani emperyal politikalarla biz buralara geldik. Ve aynı emperyal politikalar bugün şekil değiştirmiş olarak sürüyor. Yani Kafkasyalıların kimliğine sahip olmaları ve onurlarıyla ayakta durmaları eğer Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun işine geliyorsa, buna kimse ses çıkarmaz. İşine gelmiyorsa, bu kimliği örselemek, asimile etmek için, bu kimliği kendinden utandırmak için her türlü girişimi yapacaklardır. Ama biz nasıl davranmalıyız? Bir kere ana eksenimiz şu olmalı: İnsanı, insan haklarını baz almalıyız. Bizim Türk halkıyla veya Rus halkıyla veya dünyanın her hangi bir halkıyla sorunumuz olmamalı. Sorunumuz yönetimlerle. Yazdığımız şeylerin çoğu Rus düşmanlığı, Türk düşmanlığı olarak algılanabilir ama bizim hiçbir halkla sorunumuz yok. Yani bu kimlik örselenmesi, kimlik sorununun yolu, bizim bu devletlere kendimizi kabul ettirmek ve bizim barışçı, demokratik, eşitlikçi bir hayat istediğimiz, yok olmak istemediğimizi çok net ortaya koymak zorunluluğumuz var. Onu da bu devletlere ve halklarına anlatmalıyız. Kavgacı-dövüşçü, savaş kışkırtıcısı, ırkçı-şoven, başkalarını aşağılayan veya bizi aşağılatan hiçbir şeye taviz verme lüksümüz yok, bu son derece yanlış olur.

Kimlik üzerinden siyasete nasıl bakıyorsunuz?

Son seçimlerde Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte Çerkes kimliğini ön plana çıkararak bir takım kişileri desteklediğimizi deklare ettik. Ve tahmin ettiğimiz bazı kesimler de bize çok ağır eleştiriler yöneltti. Etnik milliyetçi anlayışlarla siyaset yapılmasına karşıyız. Ancak, Türkiye’de ciddi bir nüfus oluşturan Kafkasyalılar yok sayılarak, “Nasılsa bunlar devletçidir, nasılsa bunlar Türkleşmiştir” diye bizi oyuncuların içinde saymama anlayışı var. Yani biz bu topraklarda yaşamıyoruz, yaşıyorsak da Türk olarak yaşıyoruz. Çerkes kimliği veya Kafkasyalı kimliğimizle yaşamıyoruz onlara göre. Biz bunun yanlış olduğunu ve Türkiye’de yürütülen asimilasyoncu politikaların, gelişen Türk ırkçılığı ve onun yarattığı Kürt ırkçılığının toplumumuza zarar vereceği bilinciyle buna ‘dur’ diyen, diyebileceğini düşündüğümüz, Baskın Oran gibi, çok saygı duyduğumuz insanları destekleyerek yola çıktık. Ben hala doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi gibi düşünmeyen herkesi genelleyerek komünistler, Kürtçüler ya da bölücüler diye yaftalayan insanları gördük. Ama bence atılması gereken bir adımdı.

Türkiye’deki Çerkeslerin en önemli kırılma noktalarının tamamen buranın kendine has sorunlarından kaynaklandığını görüyoruz. Mesela 13 Ekim Nalçik ayaklanmasını dinci-laik tartışmalarının argümanlarıyla okumaya çalışanlar oldu. Halbuki oranın kendine has bir durumu var. Yani etnik kimlikle siyasete girmenin Kafkasya bağlamında bize ait olmayan ayrışmaları derinleştirici bir etkisi olur mu?

Hiç sanmıyorum. Etnik kimlikler üzerinden siyaset yapılması yanlış. Ama bu etnik kimlikleri yok sayan ırkçı, tek dilci, tek etnikçi anlayış elli kat daha yanlış. Bir kere bu anlayışın değişmesi için mücadele eden bir cephe oluşturma zorunluluğu var. Böyle bir cephenin Kafkasya’daki cumhuriyetlere ve Rusya Federasyonu’ndaki halklara ve halklarımıza fayda sağlayacağını düşünüyorum. Ama sadece Çerkes etnik grubunu ön plana çıkararak, milliyetçi Türklerin veya yükselişteki Kürtlerin yaptığı gibi, bir şeylerin arkasına milliyetçiliği gizleyerek ortaya çıktığımızda, bunun bize hiçbir fayda sağlamayacağını düşünüyorum. Bu, Kafkasya’da yaşayan insanlarımıza da zarar verir. Bir arada eşitçe yaşamı savunan cepheleşmeler yarar sağlar. Çünkü Türkiye’de artık sol ve sağ, eski sol ve sağ değil. Bizim artık yolumuz, insan odaklı kitlelerle iş birliği yapmaktan geçiyor. HT/FT

Ajans Kafkas Hüseyin Tok

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kitabı üzerindeki çalışmalarınız ne zaman başladı? Kitabın sürecine ilişkin aşamaları okuyucularımız öğrenmek isteyecektir.

S.E.B.: 1960’lı yılların başından beri Kafkasya’nın tarih ve kültür sorunları ile sürekli olarak ilgilendim. Bu konu ile ilgili merakım ve bilgi-kaynak biriktirmem de o yıllarda başladı. Ne var ki, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurma ve yaşatma çalışmalarına katılan Pşimaho Kosok, Vassan Girey Cabağı vb. bir çok kişi SSCB’nin kuruluşundan sonra sürgündeki yaşamlarını Türkiye’de geçirdikleri halde kimse onların elindeki bilgi birikimi ve belgeleri değerlendirmeyi düşünmemişti. Dahası 1960’lı yılların sonunda Sovyet-Rus propagandasının etkisiyle tarihimizin bu çok önemli dönemi, adeta bahsedilmesi sakıncalı beyaz sayfalara dönüştürülmüştü.


Glasnost dönemi ve SSCB’nin dağılmasını izleyen geçici "demokrasi" aşamasında birçok kez Kafkasya’ya gitme olanağını buldum. Bu arada basılmış-basılmamış ya da sözlü olarak konuyla ilgili bazı kaynaklara ulaştım. Ama hemen belirteyim ki, 1937-1938 temizliklerinden sonra Rusya’da da bu konulardaki kaynaklara ulaşabilmek zorlaşmış, nisbi bir "özgürlüğün" hüküm sürdüğü SSCB’nin ilk yıllarında basılmış olan eserler kütüphanelerde bulunmaz hale gelmişti.

Ancak bu yıllarda Kafkasya’da da belli çevrelerde bir kendine ve milli konulara dönüş süreci başlamış bulunuyordu. Örneğin 1992’de Mahaçkala’da Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nun girişimiyle "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti" konusuna yönelik bir konferans toplanmış ve burada sunulan tebliğler yayınlanmıştı. Dağıstan Bilim Enstitüsü tarafından "Kuzey Kafkasya ve Dağıstan Dağlıları Birliği" (Soyuz obyedinennıkh gortsev Severnogo Kavkaza i Dagestana (1917-1918gg.), Gorskaya Respublika (1918-1920gg.) adıyla önemli bir belgesel derleme yapıldı. Ben bu sırada konuyu yazmaya başlamıştım ve bu kitabın araştırmalarıma büyük katkısı oldu. Gitme olanağı bulduğum Adıgey, Kabardey-Balkarya, Abhazya, Çeçenya ve Osetya’dan da bazı kaynaklar toplamıştım. Bu arada Şamil Kültür ve Eğitim Vakfı’nın Almanya’dan getirterek korumaya aldığı merhum Barasbi Baytugan’ın kitaplığından ve Kafkas Vakfı kitaplığından da önemli ölçüde yararlanma olanağı buldum. Daha önceleri anne tarafından akrabam olan rahmetli General Sultan Kılıç Girey’in kardeşi S. Beyazıt Girey’in, Aslanbek Kos, Temirbulat Kubat vb. kişilerin yazılı-sözlü anılarından da yararlandım. Uzun sözün kısası bu araştırma neredeyse 30 yılı aşan bir süre içerisinde yavaş yavaş ortaya çıktı. Samsun ve İstanbul’daki Birleşik Kafkasya Derneği çalışanları da dizilmesi ve yayınlanmasına yardımcı olmak ve daha önemlisi bu araştırmayı önemsemek suretiyle bana önemli bir destek sağladılar.

Yol gösterici çalışmanızdan hareketle, konu ile ilgili araştırma yapmak, monografiler hazırlamak isteyenlere herhalde bazı tavsiyeleriniz olacaktır.

S.E.B.: Kitabımın Kuzey Kafkasya’nın 1917-1922 yılları arasındaki tarihi konusunda özellikle Türk dilindeki ilk kapsamlı çalışma olduğunu ama yeterli olmadığını söyleyebilirim. Bu konu siyasal nedenlerle Kafkasya’da ve Rusya Federasyonu’nda daha uzun bir süre tarafsız olarak yazılmayacaktır. Bu yüzden diasporadaki araştırmacılarımız tarafından, bu yıllardaki olaylarla ilgili konuların hazırlanacak tezler, kitaplar, makaleler ile incelenmesi ve bu araştırmaların anayurda da etkin bir şekilde ulaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Ben Kafkasya konularında araştırmalar yapan ve yapmak isteyen araştırmacılar ve bilim adamlarına öteden beri elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Kültürel örgüt olma iddiası olan derneklerimizin de, hiç değilse kapsamlı birer Kafkas kitaplığı oluşturmaları ve bu gibi konularda hiç değilse bir enformasyon merkezi görevi yüklenmeleri yönünde olacaktır.

Sanırım bu son cümlelerinizden diasporadaki "sivil toplum kuruluşları"na (STK) uzanabiliriz? STK’lar için"Quo Vadis" sorusuna cevabınız ne olabilir?

S.E.B.: Diaspora ülkelerinde oluşturabildiğimiz yegane örgütlenme biçimi olan kültür derneklerimiz ve vakıflarımız eksikleri ve fazlalarıyla bugüne kadar belli bir fonksiyonu yerine getirmişlerdir. Bunlarda görev almış, bazen büyük özveriler göstermiş, bazen büyük hatalar yapmış olan binlerce kişi de bizim insanlarımızdır ve herhalde saygıyı hak etmişlerdir. Bugüne kadar yapılan yapılanların ve kolayca yapılabileceği halde yetersizlik, bilgisizlik, bencillik, grupçuluk gibi nedenlerle yapılamamış olan bir çok işin muhasebesi, elbetteki en azından hataların ileride de yinelenmemesi bakımından yapılmalıdır ve yapılacaktır. İnsanlarımız artık testiyi doldurup taşıyanlarla, onu kırmaya ve dökmeye çalışanların arasında bir fark olduğunu da artık anlamak ve bunları birbirinden ayırmayı bilmek durumundadırlar. Derneklerimizin günümüz koşullarına uygun yeni biçimler almaları gerektiği ortadadır. Bunun içinde herkesin bir şekilde emek vermesi gerekmektedir.

Bugün bir anlamda, yapay bir gündemle "birleşme-bütünleşme" sözcükleri ardına sığınarak sürdürülen çabalara ilişkin düşüncenizi merak ediyorum.

S.E.B.: Birçok kişi gibi bende bu birleşme konusunu Kaf-Bir döneminden başlayarak mevcut kadrolarca biraz mecrasından çıkarıldığı ve saptırıldığı kanaatini taşıyorum. Bu yüzden bu konuya girmeyi pek istemiyorum. Ancak yıllar boyunca bir çok ortamda belirttiğim şu hususu da tekrarlamaktan kendimi alamayacağım: Bir Osmanlı şairinin "Barik-i hakikat müsademe-i efkardan çıkar" (Gerçeğin kıvılcımı fikirlerin çarpışmasından çıkar) sözlerine şunu eklemiştir. "Evet ancak çarpışanlar kafa ise olur, eğer çarpışanlar kafa değil de kabak ise ortaya sadece kabak çekirdekleri çıkacaktır". Ben öteden beri asli sorunun derneklerin şu veya bu şekilde, şunun veya bunun komutasında birleşmesinden ziyade, niteliklerinin yükselmesine, bunları yönetecek bilinçli kadroların yetiştirilmesine ve işbaşına getirilmesine önem verilmesi gerektiğini söylemişimdir. Bu sağlanırsa aklı başında ve nitelikli insanlar şu veya bu şekilde zaten örgütlenecekler ve belli ölçülerde fikir birliğine de varacaklardır. En azından uygarca tartışabileceklerdir. Çünkü "aklın yolu birdir". Eğer örgütler ve insanlar niteliksiz iseler, yani sıfır değerinde iseler, bunları toplasanız da yan yana getirseniz de ortaya üst üste konmuş bir sürü sıfır bir araya gelmiş olacak ve ortaya çıkan toplam (Dernekler birliği, federasyon vb.) herhangi bir değer oluşturmayacaktır. Asıl önemli olan nitelikli, sağduyulu ve her şeyden önce de kişisel komplekslerden arınabilmiş kadroların kurulması ve bunların göreve özendirilmesidir. Ben toplumumuz içinde böyle insanların hiç azımsanmayacak sayıda var olduğunu biliyorum.

Dilerseniz unutamadığınız bir anınızla, başka sohbetlerle görüşebilmek üzere söyleşimizi tamamlayalım.

S.E.B.: Ankara’daki Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nin yönetiminde bir süre birlikte çalıştığım rahmetli Elbruz Gaytatı ağabeyimiz yaşlılığı hiç yanına yanaştırmaz, insanların hep genç kalması gerektiğini, ancak aralarında "gençler", "olgun gençler", "yorgun gençler" şeklinde bir sınıflama yapılabileceğini söylerdi. Ben de henüz yorgun değilsem de "olgun genç" sınıfına girmiş ve yarım yüzyılı devirmiş bir kişi olarak ister istemez epey geniş bir anı birikimine sahip oldum. Bunlar arasından bir ikisini seçmek zor oluyor. İster istemez yaşam eksenimin önemli bir bölümünü oluşturan Kafkas-Çerkes sorunları ile ilgili anıları yazmayı ve yayınlamayı düşünüyorum. Artık onları da oradan okursunuz. Sizlere başarılar diliyor, sempati ve iyi dileklerimi sunuyorum.


bkd.org.tr

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı