Çerkesler

Aralık 27, 2018

Çoğu kimse “Çerkes” denilince Çerkes tavuğu, Çerkes halk oyunları, belki bir kısmıda Çerkes Ethem veŞeyh Şamil’i anımsayabilir. Ama onların toplumsal özellikleri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

Çerkesler bize Osmanlı’dan kalan bir toplumsal mirastır. Çerkeslerin anavatanı Kafkasya’dır. Kafkasya, tarih boyunca hep çeşitli devletlerin egemenlik kavgalarının verildiği bir coğrafi bölgenin adıdır. Batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, güneydeTürkiye, İran, Azerbaycan, Kuzeyde ise, Rusya yer alıyor.

Çerkesler 1860 larda bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana tavır alırlar. Bu savaşta Osmanlılar yenilince onların tarafını tutan Çerkesler, Kafkasya’dan zorunlu göçe başlarlar. Göç, Anadolu’ya, Balkanlara ve Ürdün yönüne gider. Mısır ve Suriye’yi de kapsar.

Çerkesler, Grek mitolojisi kaynakları Sindo-Meot kavimlerinden olduklarını, Çerkes adınında Kerket’ten türediğini yazarlar. Kendilerine Adıgeler’de diyen Çerkesler, Adige kelimesinin, öbür taraf, Karadeniz tarafında oturanlar, Adıgeliler, Karadenizliler anlamına geldiğini ifade ediyorlar.

1860’daki Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1868’de Çerkes beylerini dize getirmek için yapılan reformlarla sürüyor. Bu durumunda göçe katılımda etkisinin olduğu gözleniyor. Kafkasya’daki Çerkes nüfusun %80’i bu zorunlu göçe tabi olur. Kaynakların verdiği bilgilere göre; 500 bin ile 1.500 bin arası kişi göçe katılır.
Çerkesya’da yaşanan bu göç olayı dünyada ender rastlanan bir göçtür. Bugün bile anavatandan daha çok Çerkes anavatan dışında yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Çerkes sayısı bile anavatan Kafkasya’dan daha çoktur.

Çerkesleri; sosyolojik olarak bugün bile henüz millet ya da milliyet olarak nitelemek zor gözüküyor. Çünkü Çerkes adeta bir üst kimliktir. Bu üst kimlik, ya da şemsiye altında 50 civarında boy var. Bunlardan bazıları; Abhaz, Oset, Ibıh, Kabartey Balkar, Şapsığ, Çeçen, Bjedug, Besleney, Cemguy, Çeçen v.s. adlarını taşıyor. Çerkesce diye bir millet ya da milliyet yok. Bu saydığım ve sayamadığım bütün boylar dışa karşı kendilerine Çerkes diyorlar. Ama kendi aralarında boy adları öne çıkıyor.

Çerkesce diye konuşulan bir dilde yoktur. Adı geçen tüm boyların kendi ana dili var. Kendi aralarında dil bilenleri birbiri ile anlaşıyorlar. Ama ortak bir dilleri yok. Rusya’dakilerin ortak dili Rusça, Türkiye’dekilerin ortak dili Türkçe, Suriye’dekilerin ortak dili Arapça veya Fransızca, Ürdün’dekiler’in Arapça v.s.dir.
Çerkesce diye ortak bir dil henüz oluşmamış. Bu durum şöyle olabilirdi veya olur. Ya bu boy dillerinden biri tüm Çerkes boylarının ortak dili olabilirdi veya olabilir. Ya da boy dillerinin her biri ayrı ayrı dil olur. Ayrı etnik yapılar oluşturur.

Kısa zamanda bu iki olasılıkta zor gözüküyor. Çerkeslerin tarihlerinde alfabe çok değişmiş. Bir ara Arap alfabesi kullanılmış bir ara Latin alfabesi denenmiş. Grek alfabesi denendiği de olmuş. S.S.C.B. döneminde Kiril alfabesi uygulanmış. Kafkasya mitolojide diller ülkesi olarak tanıtılıyor. Kafkasya’da ki Çerkesya bu durum için tipik bir örnek. Her boyun, kabilenin bir ayrı dili var. Adeta her köyün ayrı bir dili var. Çoğunun adı literatürde bile yok.

Çerkesler, coğrafi olarak iki bölgede bulunuyor. ‘KuzeyKafkasya ve Güney Kafkasya. Kuzey Kafkasya’da; Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabarteyler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylar v.s. Güney Kafkasya’da ise; Gürcüler, Lazlar, Ermeniler ve bu bölgede yaşayan diğer Çerkes boyları. Adıge etnik kökenli halklar olarak ise; Şapsığlar, Abhazlar, Bjeduglar, Kaberteyler, Cemguylar veBesleneyler sayılıyor. Örneğin; Çerkes Ethem Adıgelerin Şapsığ boyunun Dipsov ailesine mensuptur. Üç kuşak Çerkes, Rusya’ya karşı özgürlük ve bağımsızlık için savaştı. Bu uzun ve kanlı savaşta yaklaşık bir milyona yakın Çerkes öldü. Anadolu, Balkanlar, Suriye ve Ürdün’e gidenlerinde bir kısmı yollarda öldü. Bugün Ürdün’de yaklaşık 60 bin, Suriye’de 40 bin, İsrail’de ise 5 bin civarında Çerkes yaşadığı tahmin edilmektedir. Balkanlar’dakiler ise Avrupa devletlerinin istememesi üstüne tekrar Anadolu’ya sürülmüştür. Bu sıradada onbinlerce Çerkes yollarda ölmüştür.

OSMANLI ÇERKES İLİŞKİLERİ

Ürdün’e, Suriye’ye giden Çerkesler gibi Osmanlı’ya gelenlerde kısa zamanda Saray ile iyi ilişkiler kurmayı başarmış ve devlet erkinde yeralmışlardır. Yaklaşık 500 yıldır Türkmenler’le didişmeyi kendine meslek edinen Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendi safında yeralan Çerkeslere devletin kapılarını açmıştır. Kısa zamanda Çerkesler Osmanlı Sarayı’nın yönetiminde yer almayı başarmışlardır.

Çerkesler ülkenin; Bolu, Adapazarı, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Manisa ve bu saydığım illerin birçok ilçesine olduğu gibi Orta Anadolu’da da başka Kayseri-Uzunyayla olmak üzere Adana, Sivas, Tokat, Sinop, Amasya, Çorum, Yozgat, Maraş, Samsun gibi yerleşmelerine yerleştirilmişlerdir.

Bugün Türikye’de Çerkeslerin nüfusunun yaklaşık bir milyondan başlamak üzere çeşitli rakamlar verildiğini görülüyor. 1970’li yıllarda yapıldığı söylenen bir araştırmaya göre ülkemizde 900 civarında Çerkes köyü bulunduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşayan bugünkü Çerkes nüfusununda anavatanları Kafkasya’dan daha fazla olduğu biliniyor. Bu sayı ise tahminen 1 milyon nüfus civarındadır.

S.S.C.B. döneminde kurulan Çerkes-Adıgey Özerk Bölgesi 1924’e kadar Kuban Eyaletine, 1934’e kadar Kuzey Kafkasya eyaletine, 1937’ye kadar Azak Eyaletine, 1991’e kadar ise Krasnodar Eyaletine bağlı kalır. 1991’de ise Rusya Federasyonu’na bağlanır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabartey Balkar Cumhuriyeti, Abhazya Cumhuriyeti’nin kaderide benzer şekilde gelişmiştir.

Osmanlı ile iyi ilişkilerini feodal bağımlılık vefa yiğitlik temaları ile açıklayan Çerkesler arasında; Soylular, Köylüler ve Köleler kadim sınıflamasının bazı izlerinin bugün bile görüldüğü belirtilirse abartılmış sayılmaz. Bugün bile, her Çerkes nerede ise çoğunlukla hangi soya boya ait olduğunu bilir. Aynı soydan herkes birbirinin akrabası sayılır. Ama aralarında evlenme yasağı uygulanır. Soylular, kölelerle v.s. evlenemez. Bu anlayaşın bugün bile izleri görülmektedir.

Çerkeslerin İslamiyet ile ilişkileri Osmanlı ile ilişkilerle birlikte olur. Buda yıl olarak yaklaşık 1600-1700 yıllarında olur. Çerkesler önceleri çok tanrılı dinlere inanırlar. Bunu Hıristiyanlık izler. 1700’lerde bazı bölgelerde Hıristiyanlık bazı bölgelerde ise yaşayan Animizin yerini İslamiyet’e bırakır.

Çerkesler, İslamiyet ile Osmanlı’nın Hanefi İslami resmi mezhebi olarak tanıdığı dönemde tanıştıkları için doğal olarak Hanefi İslamı benimserler. Ama anavatandakilerin çoğunluğu Hıristiyan’dır. Son yıllarda anavatanda da Çerkesler’in çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇERKESLER

Çerkesler, Anadolu’nun 140 yıllık misafirleridir. 1860 yılından önce anavatanları Kafkasya’da yaşıyorlar. Çerkesler kendilerini “Türk” olarak kabul etmiyor. Yaşlı ve okuma-yazması olmayan Çerkesler Türkçe bilmiyorlar. Kendilerini Türk ya da Rus olarak görmüyorlar. Biz “Çerkesiz” ya da “Adıgeyiz” diyorlar. Bundan sonra ise hangi boya ya da soya bağlı ise o soy adı ile kendilerini tanıtıyorlar. Osetim, Abhazım, Çeçenim, Kabarteyim v.s.

Çerkesler, Türkler ile olan 140 yılın yaklaşık 60 yılını Osmanlı döneminde yaşamışlar 80 yılı aşkın bir zamandırda Cumhuriyet döneminde yaşıyorlar. Çerkesler 140 yıldır esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi ile iyi ilişkiler içinde bulunuyorlar. Bu uyumlu ilişki Kurtuluş Savaşı şartlarında “Anzavur Ahmet” ve “Çerkes Ethem Olayı” nedeni ile küçük bir sarsıntı geçirsede fazla uzun sürmedi. Merkezi otorite ile ilişkiler düzeldi.

Bu yaşanan 140 yılda Çerkesler Osmanlı ile kurdukları iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiler. Osmanlı ile kurulan iyi ilişkiler sonucu Osmanlı’da hem asker hemde sivil bürokraside önemli mevkilere geldiler. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı şartları geldiğinde MustafaKemal ve çevresinde hayli Çerkes kökenli asker-sivil bürokrat devlet yönetiminde yer almıştı. Bu daha sonrada devam etti. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Cemil Cahit Poydemir, Recep Peker, Bekir Sami Kunduk, İbrahim Sureyya Yiğit, Ömer Mümtaz Tanbiy, Hakkı Behiç, Teşkilatı Mahsusa’nın kurucusu Kuşçubaşı Eşref, Mustafa Kemal ile Amasya buluşmasını gerçekleştiren Karzeg Salih Paşa, Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Münse, Ali Sait Akbaytogan, Deli Halit Paşa, Salih Berzeg Paşa v.s.

Kurtuluş Savaşı tarihinde; İngilizler’in yönlendirmesi sonucu; “Şarkı Garip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti’nin 19 yöreden 17 ayrı kabileden temsilcinin 24 Ekim 1921’de İzmir’de yapılan, Yunan İşgali’ni öven ve İttihat Terakki’yi eleştiren toplantı sayılmazsa Çerkesler Kuvay-i Milliye’nin yanında yer almıştır.

Osmanlı’dan önemli ayrıcalıklar elde etmiş Çerkesler için Osmanlı’ya, hilafete, saltanata karşı tavır almak kolay olmamıştır. Anzavur Ahmet Olayı; Padişaha, hilafete, saltanata bağımsızlılığı ya da sedakati gösteren bir davranış olsa gerektir.

Çerkesler, bugün bazı kaynakların yazdığına göre bir milyon nüfusu olan Osmanlı ile kurulan iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de sürdüren merkezi otorite ile uyumlu kendi anavatanından çok ülkemizde yaşamayı tercih etmiş bir toplumdur.

Çerkeslerin Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devleti sahiplenme konusunda, devletimizi ve ülkemizi sevme, sayma konusunda aynı özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yaşayan Çerkeslerin 140 yılda Çerkes olmaktan çok Türkleştikleri’de söylenebilir. Çünkü Çerkes nüfusun %80’inin Çerkesce yerine Türkçe’yi kullandıkları ve anadili olan Çerkesce’yi konuşma işini %20’lik yaşlı kesime bıraktıklarını yazarsak bu abartı sayılmaz. Bu nedenle son günlerde TRT tarafından Radyo ve TV’de başlayan Çerkesce anadilde yapılan yayınlar başlayınca bazı Çerkesler bile şaşırıp kalmışlardır. Yayınlara ilgi ise beklenenin çok altında olmuştur.
Ülkemizin toplumsal renklerinden birini oluşturan Çerkezlerin azınlık bir toplumsal kesim olduğunu söyleyebiliriz. Ama oldukça şanslı, adeta ayrıcalıklı bir azınlık ya da toplumsal rengimiz olduğunuda ifade edebiliriz. Bu toplumsal rengimizin kendi kültürel özelliklerini yaşamak istemesi kadar doğal birşey olamaz. Ama bu hassas özellik asla bazı olumsuz amaçlar için kullanılıp siyasallaşmamalıdır. Bu özelliğin siyasallaşması öncelikle Çerkeslerin merkezi yönetim ile kurulmuş olan olumlu ilişkisini bozacağı unutulmamalıdır. Bu örnek toplumsal ilişki bozulursa bunda en çok Çerkeslerin rahatının kaçacağı ortadadır. Bu toplumsal “büyü”yü bozmaya çalışan kesimlere meydan verilirse bu işin faturası ağır olabilir.

KAYNAKLAR
-Sula Benet, Abhazlar, 1994 Ankara
-Hayri Ersoy Çerkeslerin Tarihi 1996 İstanbul
-P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
-Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
-A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara
-Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul
-M. İzzet, Kafkas Tarihi, 1980 İstanbul
-İslam Ansiklopedisi. Çerkesler Maddesi, 1960 Ankara
-Murat Bujedug Sürgün Halk Çerkesler Birikim S. 71-72 1995 İstanbul
-Özdemir Özbay, Kuzey Kafkasya, 1995 Ankara
-Son Ubıh, Bağrad Shinkaba, 2000 İstanbul
-Muhittin Ünal, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü, 2000 Ankara
-Ali Kasuman, Çerkes Soykırımı, 1995 Ankara
-Yaşar Bağ, Çerkeslerde Kültür Din Tanrı, 1997 İstanbul
-Yaşar Bağ, Çerkezler, 1999 Ankara
-Nawko Abdullah, Çerkesce Mevlid, 2000 Ankara

Demokratik açılım, yıllarca asimilasyona uğradıklarına inanan Çerkesleri umutlandırdı. Geçen hafta İçişleri Bakanı ile biraraya gelen KAFFED Başkanı Cihan Candemir, "Birçok insan, evlatlarından okullarından geri kalmasınlar diye Çerkes kimliğini saklamak zorunda kaldı. Yıllarca ben Çerkesim bile diyemedik" şeklinde konuştu.

Başlangıçta açılımın etnik bir kimliğe dayandırılmasıyla yanlış yapıldığını belirten Candemir, yaşanan tıkanıklıkları ise açılımın toplum, Meclis ve hükümetten oluşan 3 ayağının sağlam oturtulmamasına bağladı. Candemir, "Bizim bölünme gibi bir talebimiz yok. Sadece haklarımızı eşitçe kullanmak istiyoruz, ben umutluyum" dedi.

Demokratik açılım çalışmalarında Kürt kökenli vatandaşlar kadar ön planda olamayan Çerkeslerin temsilcisi Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Genel Başkanı Cihan Candemir, geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü ve Çerkeslerin taleplerini iletti. Yeni Şafak'a Çerkes toplumunun taleplerini anlatan Candemir, Türkiye'de demokrasinin son yıllarda büyük gelişme kat ettiğini söyleyerek, "Eskiden 'Çerkezim' bile diyemiyorduk. Biz demokratik açılımın Barış Projesi haline gelmesini bekliyoruz. Açılımın tam göbeğindeyiz, örnek olabiliriz" dedi. İşte Çerkeslerin demokratik açılımdan beklentileri:

YILLARCA ÇERKES KİMLİĞİ SAKLANDI

KAFFED'in faaliyetleri neler?

Faaliyetlerimiz ağırlıklı olarak kültürel kimliğimizi korumakla alakalı. Kültürümüzün çok önemli bir parçası olan dilimiz hızla yok oluyor. Yazılı bütün kültürel değerlerimiz, atasözlerimiz, masallarımız, hikayelerimiz, 'kabze' dediğimiz yaşam normlarımızın hepsi kendi dilimizle ifade edilen şeyler. Dolayısıyla dilimizin korunması kültürümüzün korunmasıyla eşdeğer. Bunu yapabilmek için bir Çerkes kimliğinin oluşması lazım. Türkiye'deki zor koşullar içinde; hatta daha önceki dönemlerde ailelerin baskılar nedeniyle 'aman çocuklarım aman okulda geri kalmasın' veya 'bir askeri okula ya da devlet memurluğuna girişi engellenmesin' diye birçok insan çocuklarından Çerkes kimliğini dahi sakladı. Bugün sanat ve edebiyat çevresinde çok önemli kişilerin Çerkes kimliği taşıdığını yeni yeni görüyoruz. Böyle insanların saklama ihtiyacını hissettikleri, korktukları, baskı altında oldukları bir dönem geçmiş. Şimdi bu insanlara gelişen demokratik ortam içinde kimliklerini hatırlatmak, tanıtmak çok daha önemli hale geliyor.

BARIŞ PROJESİ OLMASINI İSTİYORUZ

Çerkesler, demokratik açılımdan ne bekliyor?

Bizim Türkiye'den herhangi bir ayrılma talebimiz yok. Yani Türkiye'nin birliği, bütünlüğü içinde herkese tanınacak kültürel haklar çerçevesinde haklarımızı talep ediyoruz. Demokratik açılımın Türkiye için bir 'Barış Projesi' haline gelmesini bekliyoruz. Çünkü bugün Türkiye'de etnik veya dinsel kimliklerin birbirlerine karşı önyargıları var. Süryani vatandaşlarımızı bu ülkeden kaçırdık. Bir dönem Kürt vatandaşlarımızın varlığını dahi kabul etmedik. 'İşte Kürtler, karda yürürken Kart-Kurt sesi çıkaran dağlı Türklerdir' dedi birtakım büyüklerimiz. Yani görmezlikten gelindi. Bu kimliklerin içinde biz hiçbir etnik grupla çatışması olmayan ve her etnik grupla rahatlıkla bağdaşabilen bir yapı içinde çok önemli bir rol oynayacağımızı düşünüyoruz. Bizim bir fanatizmimiz yok. Bunun örnek olması gerektiğini düşünüyoruz.

ÇERKESCE SEÇMELİ DERS OLABİLİR

Demokratik açılımı yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile görüştünüz. Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Evet, taleplerimizin haklı ve doğru olduğu konusunda hiçbir olumsuz tepkiyle karşılaşmadık.

Hükümetten talepleriniz neler peki?

Tarih ve din kitaplarında belirli kimlikleri aşağılayan, yok sayan veyahut onları baskı altına alacak her türlü terminolojinin çıkartılması gerektiğine inanıyoruz. İkincisi dilini kullanmak ve yaşatmak isteyen grupların da bunu rahatlıkla öğretebilecekleri imkanların sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Tabii bugün Türkiye'nin resmi dili Türkçe, bunu kat'iyyen değişecek bir şey olarak görmüyoruz. Ama bunun yanında diğer etnik ve kültürel dillerin de yaşatılması 'seçmeli ders' yoluyla olabilir. Devlet desteği olmadan da bu dillerin yaşamayacağını düşünüyoruz.

ELİ YÜZÜ DÜZGÜN PROGRAM ŞART

Dolayısıyla devletin bunları yaşatmak için kol kanat germesi, televizyon kanalları yoluyla destek olması gerekir. Dil öğrenimi önündeki engelleri kaldırarak, öğrenim için olanaklar sağlayarak, örneğin üniversitede kürsülerin açılması, hocaların sağlanması... Bugün dil öğretmek için mevzuatta bir sürü tıkanıklar var, bu tıkanıklıkların aşılması suretiyle bu insanlara özgürlük sağlanmalı. Zaten bu özgürlük sağlandıktan sonra insanlar ister kullanır, ister kullanmaz. Örneğin TRT-Şeş açıldı, yer yerinden yıkılmadı. Boşnakça, Arapça, Çerkesce, Gürcüce, Lazca yayınların yapılmamasını da büyük bir eksiklik olarak addediyorum. Bugün yarım saatlik suyuna tirit, abuk sabuk bir Çerkesce program var. Halbuki içerikli günde bir saat program yapılsa bütün Kafkasya'daki Adige, Abhaz nüfusu bu yayınları izleyecek. Gerçek anlamda bir açılım Türkiye'ye güç katacak; ama mevcut şekliyle değil.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ YAŞADIK

Talepleriniz doğrultusunda somut adımların atılacağı yönünde bir izlenim edindiniz mi?

İyi niyetin olduğuna inanıyoruz. Burada siyasi gerilimin tırmanmış olması önemli bir handikap. DTP'nin kapatılması, yeni partinin kurulması, seçim mahalline girilmesi, partiler arasındaki sert söylemler, diyaloglar, açılımı biraz geri plana itti.

Demokratik açılım çalışmaları yapılırken Çerkesler belki de akla en son gelen topluluk oldu. Sizce bunun nedeni nedir?

Akla geldi mi gelmedi mi, bilmiyoruz. Bunun da sebebini açıkçası çok bilemiyoruz. Bizim çok bağıran, çağıran bir toplum olmayışımızdan kaynaklanmış olabilir.

Açılımın ortak yararında buluşabilmeli

Açılıma önce "Kürt açılımı" denilmişti. Çalışmalar yürütülürken Çerkesler adına dışlanmışlık hissi yaşadınız mı?

Oldu tabii. Türkiye'deki bütün toplumların bu açılımdan beklentileri var. Bunu sadece bir etnik grubun adıyla, ona yönelik olarak sunduğunuz zaman ciddi karşı tepkiler doğurdu. TBMM'de karşı tepkilerin oluşmasının ana nedeni de bu oldu. Başlangıç son derece yanlıştı. Bu ülkenin vatandaşıysak birbirimizi seveceğiz, ortak asgari paydada bir kere birleşeceğiz. Açılımın 3 ayağı var. Birincisi açılımdan faydalanacak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Bunun ortak yararlarına olduğuna inanmaları lazım. Bununla beraber birbirlerinin kültürlerini tanıyacakları, birbirlerine saygı gösterecekleri ve hiçbirisinin dışlanmayacağı bir ortamın, bir atmosferin yaratılacağına, bir Türkiye'nin oluşacağına herkesin inanması lazım ki, toplum ayağı bu desteğini versin. İkincisi hayata geçebilmesi için parlamentoda konsensusun sağlanması lazım. Üçüncü ayağı ise hem toplumu hem parlamentoyu bu ortak anlayışa getirecek hükümettir.

AÇILIMIN GÖBEĞİNDEYİZ

Bugün kadın hakları bakımından, kadının ikinci sınıf vatandaş sayılıp söz hakkı olmadığı, zorla evlendirildiği, töre cinayetlerine kurban edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çerkes toplumu olarak hiçbir zaman böyle bir sorunumuz olmadı. Kadınlar her zaman için toplumumuzun eşit ve saygın bireyleriydiler. Bu konuda örf ve geleneklerimizin de güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Yani biz açılımın tam göbeğindeyiz. Açılımı sadece etnik, kültürel boyutuyla almıyoruz. Tüm insanların gerek etnik kimliklerini gerek dini inançlarını eşit şekilde yaşayabilecekleri ortamı savunuyoruz.

KİMLİĞİNİ SÖYLEMEK BÖLÜCÜLÜK SAYILIRDI

Çerkes derneklerinin biraraya gelip birleşik bir yapı oluşturmaları fikri 1979'larda başladı. Ama o dönem tam terörün, sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir dönemdi. 80 İhtilali'nde birçok dernek kapandı. O dönem hakikaten dernek çatısı altında baskıyı her zaman hisseden, kendisini suçlu gibi, takip ediliyormuş gibi hisseden bir yapı içinde çalıştık. Çok yaşadık bunu. Çerkesim dediğin zaman 'Vay sen de mi bölücülük yapıyorsun?' deniyordu. 'Çerkesim' demek, kimliğini söylemek bölücülük olarak anlaşılıyordu. AB'ye katılım süreciyle beraber derneklerimiz birlikteliği gündeme getirdi, 2002 yılında federasyona dönüştük. Şu anda Türkiye'nin değişik yerlerindeki 57 dernek, federasyonumuza üyedir.

'Hain Çerkes' sözü kalksın

Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan "Çerkes Ethem olayı", toplumu psikolojik açıdan olumsuz etkiledi mi sizce?

Tabii, olumsuz etkiledi. Siyaseten birçok insanda kimlik bunalımı, bir travma yarattı. Hepimiz tarih derslerinde çok rahatsız olduk. "Hain Çerkes Ethem", sen de bir Çerkessin ve bir Çerkes hain diye tanımlanıyor. Türkiye tarihinde bir tane Hain Çerkes var, Hain Türk yok, Hain Laz yok; ama bir sürü hain var, hiçbirisi bu kimlikle anılmıyor. Resmi tarih itibariyle Çerkes Ethem hain ilan edilmiş. Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde bir sürü hainler oldu, bunların hiçbirisi etnik kimlikleriyle anılmadı. Bir sürü kahraman Çerkes de oldu. Sporcu, sanatçı Çerkesler çıktı; ama hiçbirisi Çerkes sanatçı, Çerkes güreşçi diye anılmadı. Bunun bir baskı aracı olarak kullanılışını yaşadık. Birçok insan o korku yüzünden hala kendi kimliklerini ifade ederken çekiniyor.

Tarih dersi kitaplarındaki bu ifadenin çıkarılması için bir girişimde bulundunuz mu?

Bunların çıkartılması gerekiyor tabii. Biz bunun mücadelesini verdik. Çerkes Ethem'in Kurtuluş Savaşı'ndaki yararları, zararları, terazinin kefesine koyduğunuzda tartışılmalıdır. Bazıları için bir kahramandır. Bize göre Çerkes Ethem'in başarıları olmasaydı, Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşması da mümkün olmazdı. Daha başta boğulur giderdi, ayaklanmalar yüzünden. Tabii sonraki dönemde onu dışlayan, yurtdışına kaçmasını getiren bir süreç yaşandı. Tarih kitaplarında yazılanların çoğu doğru değil.

Türkiye'de 5-6 milyon Çerkes nüfus yaşıyor

Türkiye'deki Çerkesler'in sayısıyla ilgili olarak sağlıklı bir bilgi var mı acaba?

Etnik bazda sağlıklı bir nüfus sayımı yapılmadı, bugüne kadar. 1917 yıllarında Osmanlı'da yapılmış bir nüfus sayımı var. 17 milyonluk bir Türkiye'de 1.7 milyonluk bir Çerkes kaydına rastlıyoruz, yani yüzde 10 oranında. Onu bugüne getirdiğimizde tabii yüzde 10'u muhafaza etmek zor. Çünkü bizim Çerkes insanımız geç evlenir, az çocuk yapar. Bu çerçevede oran yüzde 5'e düşmüşse bile 3.5 milyon Çerkes'in olması gerektiğini düşünüyoruz. Tabii bunun yanında karma evlilikler sonucu kendisini Çerkes olarak tanımlayan insanlar da var. Yani 5-6 milyona kadar çıkan genetik bir Çerkes nüfusunun olduğunu düşünüyoruz. Ama bunun 3-3.5 milyonu köylerde veya kentlerde yaşayan, 1 milyona yakını da dilini hala konuşabilen bir nüfus.

Çerkesler hangi bölgelerde yoğun?

Çerkes diasporanın en büyük yoğunluğu Türkiye'de. Ayrıca Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'de. Türkiye'deki Çerkesler, Karadeniz Bölgesi'nden başlarsak Samsun, Sinop, Tokat, Çorum, Amasya. Güneye doğru inersek Kayseri, Sivas, Kahramanmaraş'ı kapsayan ve Reyhanlı'dan çıkıp Suriye üzerinden Amman'a kadar uzanan bir hatta daha yoğun. Bu bahsettiğim 1. doğu hattı. İkinci yoğun olarak, insanlarımızın bulunduğu hat yine, Sakarya-Düzce bölgesinden başlayan güneye doğru inen İnegöl ve Eskişehir'i de kapsayan, ondan sonra Bursa, Balıkesir, Edremit'e dönen bir havza var. Biraz Ege Bölgesi ile de ilintili, Aydın, İzmir, Söke civarında yerleşmiş hemşehrilerimiz var. Bunun dışında çok daha az sayıda Çeçen ve Asetinler'in yerleştiği Mardin civarındaki Kızıltepe-Çardak bölgesi var. Sarıkamış bölgesinde lokal olarak yerleşmiş Asetinler var. Antalya Elmalık Köyü, Ankara Hacı Muratlı, İkizce köyleri gibi münferit yerlerde de var. Aslında araştırdığınızda Ankara civarında bayağı yerleşmiş bir Çerkes nüfusu olduğunu ve bunların da asimile olduğunu görüyorsunuz.

Genç nesle kültürümüzü unutturdular

"Türkiye'deki Çerkeslerin asimile oldukları" iddialarına katılıyor musunuz? Çerkesler kimliklerin, kültürlerini koruyabildiler mi?

Dil ve kültür ne kadar yok olduysa, asimilasyon da o kadar çok olmuştur. Bugün Çerkes sayısını dahi net olarak bilmiyoruz. Ama dilini bilmeyen, pratikte yaşamamış, farklı ortamlardaki insanları görüyoruz. Sayısı milyonlarla ölçülebiliyor. Örneğin ben dili köyde öğrendim. Köyde nüfus kalmadı, insanlar şehre gitti. Şehirdeki çocukların, genç neslin hiçbirisi Çerkesce'yi, kendi dillerini yani bilmiyor. Bunun adı asimilasyondur. Hem de çok yoğun bir asimilasyon.

Demokratik açılımla kazanılan haklar, asimilasyonun önünü keser mi?

Tabii ki, faydası olur. Bizim hayal ettiğimiz bir şekilde devletin de bu konuya sahip çıkması, "bu kültürleri yaşatmak" konusunda gayret etmesi halinde, bu asimilasyon da yavaşlayacaktır. Ondan sonra gönüllü, doğal asimilasyona dönüşür. Almanya'ya gitmiş bir sürü Türk vatandaşı var. Bunların çocukları tamamen Almanlaşmış, Almanca'dan başka dil bilmeyen yeni bir nesil yetişmiş. Bunların Türkiye'ye sahip çıkanı var. Demokratik ortamda olduğu zaman, bu gönüllü asimilasyona kimsenin de diyeceği bir şey yok. Çünkü kişinin özgür iradesiyle seçtiği bir şey. Türkiye'de çok önemli bir Kafkas dili "Ubıh" dili yok oldu. Yok olmasının nedeni asimilasyoncu, zorlamacı politikalardır. Ama bu politikalar bizi hiçbir zaman tek ulus toplumuna götürmedi, bilakis Türkiye'yi bölünme noktasına getirdi. Uygulamalarda yanlışlar yapıldı, bunu herkes kabul ediyor.

Tıkanıklıklar deneyimdir

Açılımın sonuçlanacağından umutlu musunuz?

Evet, şu anda bir tıkanıklık olduğunu herkes kabul ediyor. Açılım bana göre bahsettiğim 3 ayağın sağlam oluşturulamaması nedeniyle tıkanmıştır. Ayrıca seçim mahalline girildi, siyasi atmosfer son derece gergin. İnsanlar bugün Ergenekon'la, seçime yönelik mesajlar, kavgalarla tartışır hale geldi. Cumhurbaşkanının görev süresi, Anayasa'daki eksiklikler tartışılıyor. Başladığımız yerde dernek kuramazken, bugün daha kültürel açılımları rahatça tartıştığımız bir ortama geldik. 1981'de İstanbul'da dernek yöneticisiydim. Bir arkadaşım 'Çerkes Ulusal Sorunu' diye bir kitap yazınca 1 yıl hapis yattı. Bugün biz onları televizyonda rahat rahat tartışıyoruz. O günlerde çok iyi hatırlıyorum, hiçbir gazete 'Kürt' sözcüğünü kullanamazdı. Bu, bölücülük yapmak demekti, hapse girmek için yeterli sebepti. Bugün TRT-Şeş'te Kürtçe yayın yapılıyor. Türkiye'de son 20-25 yıl içinde çok önemli gelişmeler, değişimler oldu. Ben umutluyum. Bugünkü tıkanıklik da bir deneyimdir.

ASLIHAN ALTAY KARATAŞ 02.03.2010

 

 

Kaynak: Yeni Şafak

ÖZET
Yaklaşık 2500 yıl öncesinden Proto-Türk ve Türk kavimlerinin Kafkasya'da hâkimiyet kurdukları, buradaki halkları etnik ve kültürel açıdan etkiledikleri bilinmektedir. Bu dönemlerde eski Türk dilinin Kafkas halklarının dilleri üzerinde de etkili olduğu ve Türk dilinden bu dillere pek çok kültür kelimesinin yerleştiği anlaşılmaktadır. Adige (Çerkes) dilinde eski Türkçe kökenli olması sebebiyle önemli gördüğümüz ve üzerinde durmak istediğimiz birkaç kelimenin Bulgar Türkçesi karakteri taşıdığı dikkati çekmektedir.

Günümüzde Batı Kafkaslarda, Rusya Federasyonu'na bağlı Adigey, Karaçayevo- Çerkesya ve Kabardino-Balkarya adlarını taşıyan üç özerk cumhuriyetin sınırları dahilinde yaşamakta olan ve kendi dillerinde kendilerini 'Adige' adıyla tanımlayan

Adige (Çerkes)DilindeBulgar Türkçesi Alıntı Sözcükler Üzerine Ufuk Tavkul 105 Kafkas halkı, Türkçe ve Rusçada 'Çerkes', İngilizcede ise 'Circassian' adıyla tanınmaktadır. Adigeler (Çerkesler) yaşadıkları bölgeye 'Adigey' adını verirler. Yunanlıların ve daha önceleri İyonyalılarınKafkasyakıyılarında koloniler kurdukları M.Ö.6.yüzyılda Adigey'de çok sayıda yerli kabileler ve küçük etnik gruplar bulunuyordu. Bunlardan Azak Denizi kıyısında bulunanlar kendilerine 'Mıutveher' (Myutvekher) adını veriyorlardı. Bunların Yunanlıların Meot adını verdikleri halk oldukları sanılmaktadır. Meotlar Karadeniz kıyısında oturan Sind, Kerket, Toret, Pses, Dane, Hanioh, Zih, Abasg gibi halklara 'Dehher' ya da 'Adehher' adını veriyorlardı. Bu kelime "öbür denizliler" anlamına geliyordu. Adige adının Adehher isminden ortaya çıkmış olabileceği ileri sürülmektedir (Aşemez1973:37).

M.Ö. II-I. yüzyıllarda İskitlerin ardından gelen Sarmatlar Adigey topraklarının çoğunluğunu ellerine geçirdiler ve Kafkas sıradağları yamaçlarına dayandılar (Aşemez 1973: 42). M.S. III-IV. yüzyıllarda Hunlar eski Adige kavimleri olan Sind-Meotların bir kısmını yok ettiler, kalanını da önlerine katıp dağlara sürdüler. Bu durumu belgeleyen IV-VI. yüzyıllara ait yerleşme izleri arkeologlar tarafından ortaya çıkarılmıştır.

Orta çağa ait belgelerde Adigelerden Zih ve Kasog adları ile bahsedilmektedir. VIII. yüzyıl sonu ile IX. yüzyıl başlarına ait Bizans yazarı Epiflanni'nin yazılarında Kasog ve Zih adları ayrı olarak zikredilmektedir. Bizans imparatoru Konstantin Porphyrogennetos da X. yüzyılda Kasog ve Zihleri ayrı olarak belirtir. Fakat X. yüzyıl Arap yazarı Mesud'dan itibaren bunların hepsine birden Kasog adının verildiği görülmektedir.Mesud şöyleyazar: "Alanlara komşu olarak (Kafkas) dağları ile Karadeniz arasında Kasog adlı kavim yaşamaktadır. Alanlar onlardan çok daha güçlüdürler." Tmutarakan prensliği döneminde (X-XII. yüzyıllar) eski Ukrayna yazarları da AdigelereKasogadını verirlerdi (Aşemez1973:44). X. yüzyıla ait Rus belgelerinde Batı Kafkasya'da yaşayan Kasog adlı tek bir kavmin varlığından bahsedilir. Batı Kafkasya'da müstakil dil konuşan ayrı kabilelerin ortayaçıkışı X.yüzyıla rastlar. Adige dilinin Sümer, Elam ve Hatti gibi eski ölü dillerle akraba olduğu ileri sürülmüşse de, dilbilim açısından bu henüz ispatlanamamıştır. Günümüzde yapılan sınıflandırmaya göre Adige dili, kendisine komşu yaşayan Abhaz diliyle birlikte Kafkas dilleri grubunun Abhaz-Adige grubunu meydana getirmektedir. Batı Kafkaslar'da konuşulan Adige dili Karaçay-Malkar ve Nogay gibi Türk dilleri, Osetçe, Rusça ve Abhazca ile komşudur. Dolayısıyla Adige dili üzerinde bu dillerin bir dereceye kadar etkisinden söz etmekde mümkündür.
Adige dili coğrafî açıdan iki ana gruba ve kendi içindeki farklı lehçelere ayrılır.

Bunlar:
1. Batı Adige Lehçeleri: Natuhay, Şapsığ, Abzeh, Hatkoy, Bjeduğ, Temirgoy (Çemguy), Mamhığ, Yecerikoy ve Mehoş.
2. Doğu Adige Lehçeleri: Asıl Kabardin, Mozdok-Kabardin, Kuban-Kabardin ve Besleney (Yıldız1976:52).

Batı lehçeleri Adige lehçeleri Adigey Cumhuriyeti'nde konuşulurken, Doğu Adige Karaçayevo-Çerkesya ve Kabardino-Balkarya Cumhuriyetlerinde konuşulmaktadır. Günümüzde Kafkasya'da Adige dilinde konuşanların sayısı 700 bin kişi civarındadır. Adige lehçeleri için Kiril harflerinden oluşturulan üç ayrı alfabekullanılmaktadır.

Batı Kafkasya'da uzun bir geçmişe, zengin bir kelime hazinesine ve köklü bir kültüre dayanan, anlatım gücü yönünden işlek bir dil olan Adige dilinde eski Türkçe bazı kelimelere rastlanması şaşırtıcı değildir. Çünkü yaklaşık 2500 yıl öncesinden Proto-Türk ve Türk kavimlerinin Kafkasya'da hâkimiyet kurdukları, buradaki halkları etnik ve kültürel açıdan etkiledikleri bilinmektedir. Bu dönemlerde eski Türk dilinin Kafkas halklarının dilleri üzerinde de etkili olduğu ve Türk dilinden bu dillere pek çok kültür kelimesinin yerleştiği anlaşılmaktadır (Tavkul2002).

Adige dilinde eski Türkçe kökenli olması sebebiyle önemli gördüğümüz ve üzerinde durmak istediğimiz birkaç kelimenin Bulgar Türkçesi karakteri taşıdığı dikkati çekmektedir. Adige dilindeki Türkçe kelimelerin M.Ö. I. yüzyıl ile M.S. VI. yüzyıl arasında Kafkasya'da hâkimiyet kuran Hunların bir kabilesi olan Kuban Bulgarları ile M.S. XII-XIV. yüzyıllarda bu bölgede etkili olan Kıpçaklar'dan kaldığı anlaşılmaktadır. Her iki Türk kavmi de günümüzde Kafkasya'da Adigelere komşu yaşayan Karaçay-Malkar halkının atalarını oluşturmaktadır.

Hunların Orta Asya'dan batıya göç ederek M.S. 370-375 yıllarında Volga Irmağı'nı geçip, Kafkasların kuzeyinde yaşayan Kuban Alanlarını boyundurukları altına aldıkları bilinmektedir (Grousset 1980:88). Batı Hunları'nın bir kolu olan Bulgar Türkleri'nin III-IV. yüzyıllarda Kuban bölgesine yerleştikleri anlaşılmaktadır (Feher 1984:5). Bizanslı tarihçi Diyonysius de Charax Hunların 330 tarihlerinde Kafkasların güneyine kadar indiklerini kaydetmiştir. Bunlar da Hunların Bulgar kolu idi (Kurat 1972:12).M.S.III.yüzyılda yaşayan Suriyeli tarihçi MarAbas Katuni'yegöre ise Bulgar Türkleri M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde bulunuyorlardı (Kurat 1972:108).

558 yılında Kafkasya'ya gelen Avar Türkleri bir kısım Bulgar boyları ile birlikte Balkanlarda Tuna bölgesine göç ettiler. 671 yılında liderleri Asparuk komutasında Balkanlara giden ve bugünkü Bulgaristan'a adlarını veren Bulgar Türkleri orada Slav kabileleri arasında eriyip yokoldular. Kafkasya'da kalan KubanBulgarları ise Alan ve Adige boyları ileyaşamaya devam ettiler (Avcıoğlu1982:720).

Bizans kaynakları Bulgar Türklerinin VII. yüzyıla kadar Kuzey Azak bozkırlarında göçebe hayatı yaşadıklarını ve Hanları Kubrat'ın ölümüyle dağıldıklarını yazmaktadır. Kubrat'ın büyük oğlu Batbay Azak'ta kalmış, Kotrag adındaki ikinci oğlu Don Irmağı'nın karşısına yerleşmiştir. Üçüncü kardeş Asparuk ise, Tuna boylarına göç etmiştir. Azak Denizi'nin kuzey kıyılarında yerleşen Batbay'ın kabilesi Bizans ve Rus kaynaklarında Kara Bulgarlar adıyla geçmektedir.
Don bölgesinde Novoçerkassk'da bulunan Bulgar Türklerine ait kazanlar ile Aşağı Dinyester ve Tuna boylarında ele geçirilen kazan parçaları aynı kültürel özellikleri göstermekteydi. Bu arkeolojik eserlerin dağılımı Bulgar Türklerinin Azak'tan Tuna'ya doğru olan göç yollarını gösteriyordu. Aynı kaplara Kuzey
Osetya'da yapılan araştırmalarda da rastlanması üzerine, A. Miller Azak bölgesindeki Kara Bulgarların bir bölümünün Kafkasya'ya gelip yerleştiğini ve bunların günümüzdeki torunlarının Karaçay-Malkarlılar olduğu tezini ileri sürdü (Miller 1985:42).

Urallardan göç ederek Kuban bölgesine gelen Macarlar uzun yıllar Kafkasya'da Bulgar Türklerine komşu yaşadılar. Bu ortak yaşam sırasında kültür yönünden daha ileri olan Bulgar Türklerinden Macarca'ya pek çok kelime girdi. Macar Türkolog Zoltan Gombocz, Macarların Kafkasya'da Kuban bölgesinde yaşadıkları dönemde Bulgar Türkçesinden Macarca'ya geçen 300 kadar kelimeyi tespit etmiştir (Gombocz 1912). Macarların IV. yüzyılda Bulgar Türklerinden aldıkları kelimelerin çoğu son derece gelişmiş olan hayvan ıslahatına, ziraat kültürüne, sosyal ve idarî teşkilata dairdir. Bulgar Türklerinin kültürünün çeşitli zaman ve mekanda komşu milletlere büyük tesirler yaptığı bundan da anlaşılmaktadır (Feher 1943:290). Bu kelimelerden birçoğu günümüzde Karaçay-Malkar dilinde yaşadığı gibi, Kafkasya'da konuşulan Kuban Bulgar Türkçesinin fonetik özelliklerinin Tuna ve Volga Bulgar Türkçeleri ile benzerlik göstereceği şüphesizdir.
V.-X. yüzyıllar arasından kalan Tuna Bulgarlarına ait dil kalıntılarından ve XIII.-XIV. yüzyıllardan kalan Volga Bulgarlarına ait Arap harfli mezar kitabelerinden, Bulgar Türkçesinin Ana Türkçe (Pre-Turkic) dönemindeki r ve l seslerini koruyan bir Türk dili olduğu anlaşılmaktadır.

Volga Bulgar kitabelerinde karşımıza çıkan bazı kelimeler, bu dilde Eski Türkçe'deki /z/ sesi yerine /r/ sesinin, /ş/ sesi yerine /l/ sesinin korunduğunu belgelemektedir. Sözgelimi:
ﺮﻮﺨط tohur "dokuz"
ﺮﻴه hir "kız" ﻢﻠﺎﻴﺒ biyelim "beşinci"(Tekin 1988:27)

Kuban Bulgarlarından Macarcaya VIII. yüzyıldan önce geçtiği tespit edilmiş olan kelimelerden, Kuban Bulgar Türkçesinin de bir r ve l dili olduğu görülmektedir (Tekin 1987:11).

Eski Türkçe'de söz başında bulunan y‐ sesinin Volga Bulgar Türkçesinde c‐ sesine dönüştüğü bilinmektedir. Örneğin:
مﺮیﺠ cirem "yirmi"
تﺎیﺠ ciyeti "yedi" (Tekin 1987:28)

Tuna Bulgar Türkçesi dil malzemesine ait Bulgar Hanları listesinde yer alan ay adları arasında, yedinci ayın adı kiril harfleriyle ЧИТЕМЬ çitem "yedinci" biçiminde görülmektedir. Aynı listenin Grek harfli orijinal metninde, önsesteki "Ç" harfi Grekçe'de "C" sesini veren "TZ" harfleriyle yazılmıştır. Bu da bize, Tuna Bulgar Türkçesinde de Eski Türkçe'deki y‐ sesinin c‐ sesine değişmiş olduğunu belgelemektedir (Tekin1987:22).

Söz başındaki c- sesinin durumu açısından, Kafkasya'da konuşulan Kuban Bulgar Türkçesinin üç diyalekte ayrıldığı anlaşılmaktadır. Bunlar d-, c- ve dz- diyalektleridir (Bayçorov 1989:264). Kuban Bulgar Türkçesinin d- diyalektine ait yazıtlarda Eski Türkçedeki bazı kelimeler şu biçimde yer almaktadır:
yoġ "cenazetöreni,yas"> doġ
yer "yer,mevki"> der
yıl "yıl"> dal

Tuna Bulgar Türkçesine ait On İki Hayvanlı Takvim sisteminde "Yılan" yılının karşılığı ДИЛОМЬ "Dilom" biçiminde tespit edilmiştir. Bu kelimede ön seste yer alan d- sesi büyük bir ihtimalle /c/ ünsüzüne çok yakın ön damaksıllaşmış bir /d/ ünsüzünü temsil etmektedir (Tekin 1987: 14). Buradan hareketle, Kuban ve Tuna Bulgar Türkçelerinde Eski Türkçedeki y‐ ön sesinin yerine d‐ sesinin kullanıldığı bir diyalektin varlığı anlaşılmaktadır. Yayık (Ural) Irmağı'nın adının eski Bizans kaynaklarında άί "Dayıh" biçiminde yer alması Bulgar Türkçesinde d- ön sesinin varlığını ispatlayan bir başka linguistik delildir (Tekin1987:14).

Kuban Bulgarlarının torunları sayılan Karaçay-Malkarlıların konuştukları dilin "Çerek" diyalektinde de ön ses olarak /d/ sesinin korunduğu bazı kelimeler tespitedilmiştir. Bunlardan biri, Eski Türkçedeki yulduz "yıldız" kelimesi bu diyalektte dulduz biçimindedir (Bayçorov1989:265).

Kuban Bulgar Türkçesinin c‐ diyalektineait yazıtlarda şu kelimelererastlanır: coh "cenazetöreni"
cal "yıl" c‐ ses değişmesi olduğu bilindiğine göre, Adige (Çerkes) dilinde "yamçı~yağmurluk" anlamına gelen çaku sözünün Bulgar Türkçesi caku sözünden alıntılandığı ve Doğu Adige lehçelerinde de şaku biçimine girdiği anlaşılmaktadır.

2 . daġ (дагъэ) "yağ"

Adige (Çerkes) dilinde Bulgar Türkçesinin fonetik özelliklerini taşıyan bir başka Türkçe kökenli kelime "yağ" anlamına gelen daġ (дагъэ)sözüdür. Eski Türkçede "yağ" anlamına gelen yaġ kelimesinin içindeki -aġ ses grubu Kıpçak lehçelerinde ‐av biçimine dönüşmüştür.
Adige (Çerkes) diline komşu Kafkasya'daki Türk lehçelerinde bu kelime cav (Karaçay-Malkar) ve yav (Kumuk, Nogay) biçimlerini almıştır. Adige (Çerkes) dilinde "yağ" anlamına gelen daġ sözünde -aġ ses grubunun korunmuş olması, bu ödünç kelimenin de Kıpçaklardan daha eski bir döneme ait bir Türk dilinden bu dile geçtiğini göstermektedir. Kelimede ön ses olarak bulunan d- sesinin varlığı, Adige (Çerkes) dilindeki daġ (дагъэ) sözünün kaynağının da Bulgar Türkçesi olduğunu belgelemektedir. Kafkasya'da konuşulan Kuban Bulgar Türkçesinde ve Tuna Bulgar Türkçesinde, Eski Türkçeye göre söz başında y‐ sesi yerine d‐ sesinin bulunabileceği linguistik deliller vasıtasıyla bilinmektedir. Dolayısıyla, Adige (Çerkes) dilinde "yağ" anlamına gelen daġ (дагъэ) sözü Kuban Bulgar Türkçesindenalınmış bir kültürkelimesidir.

3. kamıl (къамыл) "kamış kaval"

Bulgar Türkçesinde Eski Türkçedeki /ş/ sesinin /l/ sesi ile karşılandığı fonetik açıdan ispatlanmış bir ses denkliğidir. Bunun en yaygın örnekleri çağdaş Türk lehçelerinden Çuvaşçada görülmektedir.Sözgelimi: Çuv. alĭk ~EskiTürk. eşik "kapı"(Paasonen1950:3) Çuv. hĭl ~Eski Türk. kış (Paasonen1950:38)
Karaçay-Malkar Türkçesinde de Kuban Bulgar Türkleri döneminden kalan ve /l/ sesini koruyan kelimeler bulunmaktadır. Bunlardan biri "kaşık" ve "tahta kürek" anlamlarınagelen kalak kelimesidir(Tavkul 2000:237). Adige (Çerkes) dilinde "kamış kaval" anlamına gelen kamıl (къамыл) sözünün Bulgar Türkçesinde "kamış" anlamına gelen kamıl sözünden alıntılandığı açıktır.

4. bec (бедж) "örümcek"

Adige (Çerkes) dilinde "örümcek" anlamına gelen bec (бедж) kelimesinin Türkçe kökenli olduğunu ileri sürmek, bu dilin kendi içindeki bir takım fonetik kuralları ve ses değişmelerini göz önünde bulundurmadan mümkün değildir. Adige (Çerkes) diline özellikle Kıpçak Türkçesinin bir lehçesi olan Karaçay-Malkar Türkçesinden geçtiği bilinen bazı kelimelerde yer alan -g ve -ng seslerinin -c sesine dönüştüğü bilinen bir fonetik hadisedir. Sözgelimi: Adig. becın ~ becıne "pişirilmiş mayalı hamur"< Krç.Mlk. begene (Habiçev 1980:51) Adig. belcılı "ünlü,meşhur" Adig. tencız "deniz"< Krç. Mlk. Tengiz Gyaurgiyev –Sukunov 1991:146) Dîvânü Lûgati't-Türk'te tespit ettiğimiz "örümcek" anlamına gelen bög kelimesinin Adige (Çerkes) dilinde aynı anlama gelen bec (бедж) kelimesinin kaynağı olduğu yukarıdaki bilgilerin ışığında anlaşılmaktadır. Ancak bu bilgiler bu alıntının tarihini ortaya çıkarmada yeterli değildir.

Codex Cumanicus'ta "örümcek" kelimesinin Kıpçak Türkçesi karakteri kazanarak, son sesteki -g ünsüzünün çift dudak ünsüzü -v sesine değişmesiyle, böv biçimini aldığı görülmektedir (Kuun 1981: 302). Kafkasya'da konuşulan Kumuk Türkçesindede bukelime böv biçimindedir.ÖyleiseAdige(Çerkes)dilindeki alıntının daha eski bir döneme ait olması gerekir. Kelimenin bazı Adige lehçelerinde aldığı begı şekli ve Adige diline komşu Kafkas dillerinden Abazacada mevcut olan bag biçimi, akla Bulgar Türkçesinin bir fonetik özelliğini getirmektedir. Bu fonetik özellik, Bulgar Türkçesinde ince ünlülerin kalınlaşması (velarisation) hadisesidir. Bunun örneklerine günümüzde Çuvaşçada rastlanmaktadır. Örneğin: Çuv. kaban "büyükotyığını"

Sonuç

Kuban Bulgar Türklerine ait eski Türkçe sözlerin bugün Adige (Çerkes) dilinde yaşaması dilbilimi ve kültür tarihi açısından çok önemlidir. Kuban Bulgar Türklerine ait bu kelimelerin bugün Adige (Çerkes) dilinde bulunması eski Çerkes boylarının daha M.S. 3. yüzyıldan itibaren Kafkasya'yı ellerine geçiren eski Türk kavimlerinin siyasî ve kültürel etkileri altına girdiklerini ve aralarında bir kültürel etkileşim yaşandığını belgelemektedir. Bu da bugünkü Kafkasya halklarının sahip oldukları kültürün ortaya çıkmasında ve şekillenmesinde eski Kafkas kavimlerinin yanı sıra kuzeyden gelen eski Türk kavimlerinin de önemli oranda paylarının bulunduğunu ispatlamaktadır.

Adige (Çerkes) dilinin derinlemesine incelenmesiyle eski Türkçe dönemine ait daha pek çok arkaik Türkçe kelimenin ortaya çıkarılması mümkün olabilecektir. Çerkesleri kültürel yönden etkileyen Hun, Bulgar, Avar, Peçenek, Hazar, Kıpçak gibi pek çok eski Türk kavminin dillerine ait izler bugün Adige (Çerkes) dilinde yaşıyor olabilir.

Kaynaklar

AŞEMEZ H. (1973) Adıgey (Çerkesya)'in Kısa Tarihi. Kafkasya Kültürel Dergi (İstanbul), X (39-42): 36-89.
ATALAY Besim (1998) Divanü‐Lugat‐İt Türk Tercümesi, 4 Cilt .-Ankara: TDK Yayınları.
AVCIOĞLU Doğan (1982) Türklerin Tarihi.-İstanbul: Tekin Yayınevi.
BAYÇOROV S.Ya. (1989) Drevnetürkskie Runiçeskie Pamyatniki Evropı.-Stavropol.
ÇELİKKIRAN Mehmet Yasin (1991) Türkçe‐Adigece Sözlük=Tırku‐Adıge Guşçıal.-Maykop.
FEHER Geza (1943) Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü TürkKültürünün Avrupa'ya Tesiri. II. Türk Tarih Kongresi: İstanbul, 20-25 Eylül 1937: 290-320.- İstanbul: Kenan Matbaası.
FEHER Geza (1984) Bulgar Türkleri Tarihi.‐Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları
GOMBOCZ Zoltan (1912) Die bulgarisch‐türkisch lehnwörter in der ungarischen.-Mso,Fu.
GROUSSET Rene (1980) Bozkır İmparatorluğu.-İstanbul: Ötüken Neşriyat
GYAURGİYEV H.Z.-H.H. Sukunov (1991) Şkolnıy Russko‐Kabardinskiy Slovar.-Nalçik: Nart.
HABİÇEV M.A. (1980) Vzaimovliyanie Yazıkov Narodov Zapadnogo Kavkaza.- Çerkessk.
KURAT Akdes Nimet (1972) IV‐XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri Ve Devletleri.-Ankara: Dil Ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları.
KUUN G. (Ed.) (1981) Codex Cumanicus.-Budapest.
MANDOKY-KONGUR I. (1979) Macaristan'daki Kuman Dilinin Moğolca Unsurları. XVI. Milletlerarası Altaistik Kongresi Bildirileri.-Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü: 221- 229.
MILLER M. (1985) Balkar Türkleri. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi (İstanbul), (8): 38-44.
OTAROV İ.M. (1978) Professionalnaya Leksika Karaçayevo‐Balkarskogo Yazıka.-Nalçik: Elbrus.
PAASONEN H. (1950) Çuvaş Sözlüğü.-İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayınları.
POPPE Nicholas(1965) Introduction to Altaic linguistics.-Wiesbaden: Otto Harrassowitz.
STUDENETSKAYA Ye. N. (1989) Odejda Narodov Severnogo Kavkaza XVIII‐XX vv.-Moskva: Nauka.
TAVKUL Ufuk (1993) Kafkasya Dağlılarında Hayat Ve Kültür. Karaçay‐Malkar Türklerinde Sosyo‐ Ekonomik Yapı Ve Değişme Üzerine Bir İnceleme.-İstanbul: Ötüken Neşriyat.
TAVKUL Ufuk (2002) The Socio-Linguistic Aspect Of Cultural Interaction Among The Peoples Of The Caucasus. Acta Orientalia, 55 (4), 353-377.
TEKİN Talat (1987) Tuna Bulgarları ve Dilleri.-Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
TEKİN Talat (1988) Volga Bulgar Kitabeleri ve Volga Bulgarcası.-Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

Adige (Çerkes) Dilinde Bulgar Türkçesi Alıntı Sözcükler Üzerine Ufuk Tavkul 115
YILDIZ Cevdet. (1977) Adige Dili Ve Edebiyatı. Kafkasya Üzerine Beş Konferans: 39-94.-İstanbul: Kafkas Kültür Derneği Yayınları.
Ufuk Tavkul
Doç.Dr, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Üyesi. Kafkas araştırmaları.
Adres: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, 06100 Sıhhiye - Ankara.
E-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Modern Türklük Araştırmaları Dergisi Cilt 4, Sayı 2 (Haziran 2007) Mak. #23, ss. 104-115
Telif Hakkı©Ankara Üniversitesi
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü
Adige (Çerkes) Dilinde Bulgar Türkçesi Alıntı Sözcükler Üzerine

Ufuk Tavkul
Ankara Üniversitesi (Ankara)

Son yüzyıllarda Çerkesler halk (tarım) takvimi, hicri takvim, Yuliyan ve Gregoryan takvimleri gibi çeşitli yıl sayma sistemleri ya da takvimler kullandılar.

Tarım Sistemi Takvimi:

Halk (tarım) takviminin kökleri kuşkusuz daha derinlere uzanmaktadır ve doğa olaylarını, iş dönemlerinin bölümlenmesini, halkın kültürünü ve yaşam biçimini yansıtmaktadır. Yılın dönemlerinin çeşitli adları bugün de yaşamaktadır:

1) Гъэтхэжъоныгъу (Ğetxejonığu)
İlkbaharda çift sürme zamanı.

2) Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Koyunların kuzulama zamanı

3) ЖъоныгъуакI (Jonğuaç’)
Çift sürme zamanı sonu

4) Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Ot biçme zamanı

5) Хьахыныгъу (Haxınığu)
Arpa biçme zamanı.

6) ХэкIотIупщыгъу (Xek’ot’upşığu)
Aygırları (yılkıya) bırakma zamanı.

7) Бэдзэогъу (Bedzewoğu)
Sineklerin dalama (ısırma) zamanı.

8) ЦIыжъугъу (Ts’ıjuğu)
Öküz üvezi zamanı

9) ШышъхьэIу Шышъхьэогъу
(Şışhe‘u) (Şışhewoğu)
Atların kafa sallama zamanı.

10) Хыныгъу (Xınığu)
Orak (ekin biçme) zamanı.

11) Iоныгъу (‘Onığu)
Harman zamanı.

12) ТIыдзыгъу (T’ıdzığu)
Koçları (sürüye) katma zamanı.

13) ТIыдзыгъуакI (T’ıdzığuaç’)
Koç katma zamanı sonu.

14) Къэрсэбэнэ Iэтыгъу (Qersebene ‘etığu)
Nadas kaldırma zamanı

(Sonbaharda çift sürme zamanı).

15) Бжыхьэ жъоныгъу (Bjıhe jonığu)
Küçük yaz (pastırma yazı).

16) Гъэжъый (Ğejıy)
Ot getirme zamanı.

17) ШэкIогъу (Şek’oğu)
Av zamanı.

18) Тыгъэгъаз (Tığeğaz)
Güneş dönümü.


Gregoryan Sistemi Takvim:

Bu adlardan bazıları Yüliyan ve Gregoryan takvimlerinin aylarıyla kaynaşmıştır. Bugün kullanılan Gregoryan takvimine göre ayların adları şöyledir:

Ocak: Щылэ маз (Şıle maz)
Şubat: Мэзай (Mezay)
Mart: Гъэтхапэ (Ğetxape)
Nisan: Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Mayıs: ЖъоныгъуакI (Jonığuaç’)
Haziran: Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Temmuz: Бээдзэогъу (Bedzewoğu)
Ağustos: ШышъхьэIу (Şışhe‘u)
Eylül: Iоныгъу (‘Onığu)
Ekim: Чъэпыогъу (Çepıwoğu)
Kasım: ШэкIогъу (Şek’oğu)
Aralık: Тыгъэгъаз (Tığeğaz)

Diğer halklar gibi Çerkesler de yılın dönemlerini gökyüzü cisimlerinin konumuna göre belirliyorlardı. Ünlü Çerkes etnograf Mafedz Sarbiy'in yazdığına göre bunun için en başta Joğuabe* (Жъогъуабэ) takım yıldızı kullanılıyordu. “Жъогъуабэр чIым къыхэкIыгъ” “Joğuabe topraktan çıktı”, “Жъогъуабэр гъажъом къыхэплъагъ” “Joğuabe ekine baktı”, “Жъогъуабэр чъыг шъхьакIэм хэхьагъ” “Joğuabe ağacın dallarına girdi”, “Жъогъуабэр чIыгум хэхьэжьыгъ” “Joğuabe (yeniden) toprağa girdi” gibi özdeyişler bunu kanıtlamaktadır.

Bu dönenceler arasında 90’ar gün vardır ve bunlar ilkbaharın başlangıcına (21-22 Mart), yazın başlangıcına (21-22 Temmuz), sonbaharın başlangıcına (21-22 Eylül) denk düşmektedir; tam bir dönence ise 360 günden oluşmaktadır.

Cıl Sistemi Takvim:

Çerkes'ler daha sonra Tatar'lardan aldıkları “cıl” sistemini kullanmışlardır. Bu sistem, her biri bir hayvanın adını taşıyan 12 yıldan oluşur. Dönencenin Fare yılından başladığı diğer Doğu halklarından farklı olarak Çerkesler de cıl, Örümcek yılından başlar. Bu takvimde yılların adları ve sırası şöyledir:


1) Бэджым иилъэс (Becım yiyilhes)
Örümcek Yılı (1988)

2) Блэм иилъэс (Blem yiyilhes)
Yılan Yılı (1989)

3) Шым иилъэс (Şım yiyilhes)
At Yılı (1990)

4) Мэлым иилъэс (Melım yiyilhes)
Koyun Yılı (1991)

5) Чэбэ хьэмлыум иилъэс (Çebe hemlıwum yiyilhes)
Kâbe Kurdu Yılı (1992)

6) Чэтым иилъэс (Çetım yiyilhes)
Tavuk Yılı (1993)

7) Хьэм иилъэс (Hem yiyilhes)
Köpek Yılı (1994)

8) Къом иилъэс (Qom yiyilhes)
Domuz Yılı (1995)

9) Цыгъом иилъэс (Tsığom yiyilhes)
Fare Yılı (1996)

10) Чэмым иилъэс (Çemım yiyilhes)
İnek Yılı (1997)

11) Хьашыумышым иилъэс (Haşıwumışım yiyilhes)
Pars Yılı (1998)

Çerkesler iyi ve kötü yılları da ayırırlardı. Köpek, Koyun ve Kâbe Kurdu yılları bereketli, Tavuk ve Yılan yılları ise bereketsiz ve hastalık getiren yıllar sayılırdı. Çerkeslerin inançlarına göre Tavşan ve Domuz yıllarında savaş kaçınılmazdı.

Yılın şıle döneminin adı dikkat çekicidir. Şıle Farsça "çelle- kırk" sözcüğünden gelmektedir.
16-17 Ocak’tan 24-25 Şubat’a kadar (en soğuk günler) “ç’ımefe şıle” (кIымэфэ щылэ)(kış şıle),
16-17 Temmuz’dan 24-25 Ağustos’a kadar (en sıcak günler) “ğemefe şıle” (гъэмэфэ щылэ) (yaz şıle) olmak üzere yılda iki kezdir.

İslam’ı kabul ettikten sonra Çerkesler hicri takvim kullanmaya başladılar.

Joğuabe takımyıldızının bugün astrolojideki karşılığı Yunus takımyıldızıdır. (ç.n.)


M.A. Meretuko
Adige Kalendar ( 1997-1998)
Derleyen ve Çeviren: Murat PAPÇU
Etnograf M.A. Meretuko’nun materyallerine dayanarak hazırlanmıştır. (Murat Papşu)

İçinde yaşadığımız dönem modern kimliklerin (ulus ve sınıf kimliğinin) gerileyişine, buna karşılık etnik, dinsel, kültürel kimliklerin canlanması anlamında bir “yenidenkimlikleşme” ya da “farklılıkların kimlikleşmesi” dönemi olarak adlandırılmaktadır (Friedman, 1995 ve Conolly, 1995).

Radikal İslamın yükselişine, eski Yugoslavya’nın, SSCB’nin dağılışına, ya da uzaklara gitmeye gerek yok Türkiye’nin bulunduğu kutuplaşmaya bakıldığında, böyle bir adlandırma çabasını haklı gösterecek gerçekler kolaylıkla bulunabilmektedir. Kanımca da bunun gerek hakim kimliklerin gerekse onlar tarafından ötekileştirilenlerin kimliklerinin bir özdüşünümsellikle kendilerine bakarak, sürekli olarak “kim olduklarını” ve “nerede/kimden yana durduklarını” sormaları biçiminde yapılması gerekmektedir.

Türkiye’de hakim kimliklerin kendi-kendilerine bakmayı inatla reddettikleri, öteki kimlikleri ise en hafif ifadeyle yok saymaya devam ettikleri görülmektedir. Bu reddediş ile yok sayış öteki kimliklere de sirayet etmiştir. Oysa bir arada yaşamanın koşulları böyle bir kendi-kendine bakma ile diğer kimlikleri anlama ve bilme çabasından geçmektedir.

Çerkeslik kimliği, bir yandan kendisini demokratik biçimde güçlendirmek, diğer yandan bu diyalogsuzluk ortamının ortadan kalkmasına katkıda bulunmak için payına düşeni yaparak önce kendisine “neyi temsil ettiğini” ve sonra da “nerede/kimden yana durduğunu” sormalıdır.

Aşağıda, “yeniden kimliklenme” süreci içerisinde olduklarını iddia ettiğim, Türkiye’li Çerkeslerin bu coğrafyada yaşadıkları kimlik serüveninin duraklarını belirleyerek, Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejisinin adı olduğu/olabileceği üzerine düşünmeye çalışacağım.

Çerkeslik, anayurtlarından sürüldükten sonra, farklı farklı siyasal coğrafyalarda kendilerine yaşam kurmak zorunda kalmış Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak kimliklerini anlatmaktadır. Bu adı kendi-kendilerine koymamışlardır, ancak diaspora koşullarında güçlüklerle korunmaya çalışılan bir kültürel kimliğin ifadesi olarak yıllar içerisinde benimsemişlerdir. Ancak bu hiç de acısız ve kesintisiz bir süreç olmamıştır. Çeşitli duraklardan geçerek bugüne ulaşmıştır. Başka ifadeyle bütün ötekileştirilen kimliklerin başına gelenler onun da başına gelmiştir. Örneğin “iyi” şeyler yapanların kimlikleri unutularak Çerkeslikleri hiç anılmamıştır; “kötü” şeyler yapanların kimlikleri hatırlatılarak “hainlikleriyle” birlikte, Çerkeslikleri de ilan edilmiştir. Sonuç olarak, kanımca bugün Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli topluluklar için, kültürel kimliğinin ifadesi olarak Çerkes olduğunu söylemeye devam etmek önemli bir kimlik stratejisi haline gelmiştir. Acaba Türkiye’deki Çerkeslerin kimlikleri hangi duraklardan geçmiştir ve Çerkeslik günümüzde nasıl bir kimlik stratejisini anlatmalıdır?

Osmanlı’dan bu yana Çerkeslik Kimliği
Bilindiği gibi Osmanlı dönemi, herkesin ait olduğu milletin kimliğiyle anıldığı ve bu kimlik içerisinde de sabitlendiği bir dönemdi ve modern dönemin millet tanımından farklı olarak, Türk, Çerkes, Rum olmak değil müslüman, ortadoks, katolik, yahudi olmak bir milletden olmayı anlatıyordu. Büyük sürgün/göç sonrası, Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine dağıtılan Çerkesler müslüman milletinden olduklarından, aynı durumdaki bir farklı etnik kökenden gelen ancak müslümanlığı yada hristiyanlığı benimsemiş olan topluluklar gibi, ayrı bir millet olarak “temsil” edilmedidir. Ancak bu, gündelik yaşam pratiklerini, özellikle de merkezden uzaklaşıldığı ölçüde ve toplu olarak yaşanabilindiği yerlerde anayurtlarındaki gibi yaşamalarını engellemedi. Bu arada daha o zamandan ün saldıkları farklılıkları, Çerkes adıyla sabitlendi. Kendi-kendilerini tarif ettikleri kabile adlarının yerini almaya başladı. Temeline din birliğini değil, etnik köken ve/ya kültür, dil birliğini temel olarak alan milliyetçilik ideolojisinin Osmanlı siyasal mozaiğini oluşturan farklı etnikleri etkilemeye başladığı dönemde, Çerkeslik adının Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak etnik/kültürel kimliğinin adı olarak benimsendiğini en iyi Çerkes Teavün Cemiyeti’nin kurulmuş olmasından anlıyoruz. Böylelikle, Osmanlı döneminin sonlarına doğru gidilirken, diğer etnikliklerle aralarındaki farklılıkları öne çıkarırken, kendi içlerindeki benzerlikleri vurgulayarak bir milliyetçilik rengine bürünen, ancak bu arada hakim milleti oluşturan Müslüman tebaanın bir parçası olmak paydasını da elden bırakmayan bir kimlik tanımıyla karşılaşıyoruz.
O halde Çerkeslik kimliğinin bugünkü biçimleriyle tariflenmesine giden süreçte Osmanlı’nın son dönemlerinin oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Aynı derecede önemli bir başka dönem ise hiç kuşkusuz Kurtuluş Savaşı’nın verildiği ve bir bakıma Cumhuriyet’in ilanı ile tamalanan dönem oluyor, Çerkesler için. Ve ilk yol ayrımına da burada giriyorlar. İstanbul hükümetlerinden Padişah ile Halife’den yana olanlar ve Ankara hükümetinden yana olanlar.

Öncelikle müslüman sonra Çerkes olunan bir kimlik ile çok kısa bir süre için öncelikle Çerkes olunan bir diğer kimliğin yol ayrımı bu. Burada önemli olan nokta şu: Her iki cephedeki Çerkesler de doğru ne biliyorsa onun için savaşıyorlar, “bu bizim kavgamız değil” demiyorlar.

Kanımca özellikle de ikinci cephede taraflananlar açısından savaşın dışında kalmamanın, bir yandan anayurda yönelik herhengi bir yeni umut besleme olanağının üzerinde, yaşadıkları siyasal coğrafyanın geleceğiyle çok yakından ilgili olduğunu sezmeleriyle ilgisi var. Diğer yandan da, anayurtla ilişkinin geleceği ne olursa olsun, Pan-Tu-ra-nist söylemin varlığına, 150’ler deneyimine rağmen henüz “kime” ait olduğu belirlenerek, tescil edilmemiş bu coğrafyayı ulus devletin inşası söz konusu olduğunda bir hayalden ibaret olsa bile eşitler olarak sahiplenme beklentisiyle ilgisi var. Ancak, hepimizin bildiği ve kolektif belleğimizde henüz kamusal olarak dillendirilmemekle birlikte acı anıları canlı olarak korunduğu gibi, Çerkes kimliğinin kuruluşunda önemli bir rol oynayan duraklardan bu ikincisi, Çerkeslerin (de) yeni devletin kamusallığından resmen dışlanmalarıyla sonuçlanıyor. Böylelikle Çerkeslik kamusal/siyasal alanına daha çıkamadan, özel alana geri döndürülüyor, Çerkes olduğunu söyleyerek siyaset yapmak mümkün olmuyor, bu adı kamusal alanda söylemenin bedeli bile yüksek hale geliyor.

Üçüncü durak, dolayısıyla bir başka yol ayrımına girilen dönem ise, Çerkeslerin Türk milliyetçiliğinin çeşitli versiyonlarının söylemiyle eklemlendikleri dönem olmuştur. 1930 ve 40’lı yılların hakim milliyetçilik anlayışı içerisinde, Çerkesler bir yandan “potansiyel Türk ya da Türkümsü yabancılar” olarak görülürken, diğer yandan Kuruluş Savaşı ile Cumhuriyet’in ilanını takip eden dönemde “yaptıkları” henüz unutulmadığından, onların üzerinden (de) “kem göz ve baskının” eksik edilmediğini biliyoruz (Bora, 1995:20-21).

Burada önemli olan nokta, Türkiyeli Çerkeslerin adeta “potansiyel tehlike” olmadıklarını kanıtlamak üzere bu bir yandan kendilerini yutmaya, diğer yandan ise bir “hata” yaptıklarında hemen ötekiliklerini yüzlerine vurmaya (yetmedi kendisini toplumsal bir bedelle cezalandırmaya hazır) milliyetçi söylemle eklemlenebilmeleridir. Bunun Çerkeslerin bireysel/kolektif belleklerinde yer etmiş yakın dönemlerdeki sürgün deneyimlerinin etkisiyle, adeta hiçbir zaman başarılamayacak olsa bile bir “öteki olmaktan kurtulmak” arzusu ile ilgili olduğunu sanıyorum.

Başka ifadeyle, bir kısım Çerkes aydınları, sürgün insanlarının talihi olan hiç bir yerli sayılmamak biçimindeki bilinçaltı korkuyu yenmenin, üzerinde yaşadıkları toprakların sahiplerinden biri sayılmanın yolunu, ya Çerkesliklerinden büsbütün vazgeçerek, kendilerini herkesten daha çok Türk ilan etmekte ya da Çerkeslikten büsbütün vazgeçemediklerinde Çerkesleri Türkleştirerek kendilerini "Çerkes Türkleri" ilan etmekte bulmuşlardır.

Bu arada Çerkes aydınlarının Türk milliyetçiliğin ırkçı söylemiyle eklemlenebi1mesinin, Stalin döneminde Kafkasya'da yaşanan ve Türkiyeli Çerkeslere anayurtlarıyla ilgili umut kırıntılarını büsbütün kaybettiren gelişmelerle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani "Moskof mezalimi altında cennet ülkelerini" büsbütün kaybettiklerini düşünmeye başladılar. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında Avrupa üzerinden kaçarak Türkiye'ye gelen Çerkeslerin anlattıkları bu duygularını büsbütün kamçıladı. Sonunda da, ya Türk milliyetçiliğinin en uç söylemiyle ek1emlenerek diğer Türk ülkeleri gibi, anayurtlarının kurtuluşunun da Turan ülküsünde yattığını düşünmeye başladılar. Ya da daha pasif bir söyleme çekilip, anayurtlarıyla ilgili yaşayan anılarını yüreklerine gömüp, artık kendilerinden büsbütün uzaklaştırılan bu topraklara ağıt yakmayı da bırakarak, onu mitolojideki erişilmez "Kaf dağının" ardına, kendilerini de üzerinde yaşadıkları topraklara daha bir yerleştirdiler .

1960 ve 1970'li yıllar , Türkiye için önemli bir siyasal ve toplumsal mobilizasyon dönemiydi. Kapitalist gelişimin dinamikleri kentleri çekim merkezi haline getirirken, bu merkezlere doğru göç dalgaları Çerkesleri de etkilemeye başladı. Görece en yoksul bölgelerde yaşayanlardan başlamak üzere Çerkesler köylerini birer birer terketmek zorunda kaldılar . Adlarıyla anılan köylerde azınlık durumuna düşmeye başladılar . Kaldıkları yerlerde de, göç ettikleri yerlerde de daha güvensiz hissettiler kendilerini. İşte tam bu aralar Ankara, İstanbul gibi kentlerde Çerkesleri bir araya getiren dernekler kurulmaya, çeşitli vesilelerle geceler düzenlenmeye, bu gecelerde çok uzun süre Çerkeslik kimliğinin tek ritüeli olarak korunmaya çalışılan geleneksel müzik ve danslar eşliğinde bir araya gelinmeye başlandı.
Dernekler "politika dışı" tutu1maya çalışılıyordu. Çerkeslik "geleneklerden ibaret" sayılıyor, bir varoluş sorunsalı o1arak tartışılmıyordu. Bu halleriyle dernekler yaşanan değil, arada bir uğranılan mekanlardı, düzenlenen gecelere ise daha çok, nicedir kent1i1eşmiş, orta ya da ön gelir grubundan Çerkesler birbirlerini görmek üzere katılıyorlardı.

1970'li yılların ortalarından itibaren ise politikleşen yeni bir kuşak, derneklerin bu yapısını zorlamaya basladı. Bu konuda Ankara derneği başı çekti. Dernek binası her sınıftan Çerkes gençlerinin içinde yaşadıkları yerler haline geldi. Kimi büyükler buralara küserek uğramaz olurlarken, dönemin politik ortamında Çerkelerin varoluş sorununu Türkiye'nin diğer sorun1arından ayırmamak gerektiğini düşünen üniversiteli gençler buraları yeni evleri saydılar . O zamana kadar veri sayı1an, yok oluşuna ise "geleneklerin korunması" sorunsalı etrafinda cevap aranan bir kimlik, ilk defa iradi bir müdahaleyle masaya yatırıldı. Bunun anlamı geçmişin, yaşanan anın ve geleceğin üzerine yeniden düşünülmesi, Çerkes kimliğine üzerinde durulup, seslenebileceği bir yerin aranmasıydı. Böylece ilk iş olarak, kendilerine öğretilen tarihi tersinden okumaya ve yazmaya başladılar, anayurtların anılarını Kaf Dağı'nın ardından geri çağırdılar . Nart destan1arını keşfe çıktılar, onun içinden, artık yok oluşa iradi bir müdahalede bulunmak isteyen kimliğin gereksindiği kahramanlık ve direniş öykülerini bulup çıkardılar . Anayurtlarına dönüş talebi ve çağrısı ilk defa bu dönemde dillendirildi ve Çerkeslik kimliğinin yeniden tarif edilmesinin yapı taşlarından bir tanesi oldu. Dönüş söylemini benimsemeyenler bile, yüzleri anayurtlara dönmenin kimliğin yeniden tarif edilip, politikleştirilmesindeki önemini kabul ettiler. Bu arada Ürdün'den, Suriye'den Türkiye'ye okumak üzere gelen Çerkes gençleriyle yaşanan karşılaşmalar, göz1erin sadece anayurtlara değil, bütün bir diasporaya çevrilmesine neden oldu. Anayurtlarındaki ve diasporadaki Çerkeslerle daha yakın ilişki içerisinde olmanın yolları araştırılmaya başlandı ve bulundu. Hiç dil bi1meyenler, dillerini öğrenme seferberliğine giriştiler. Anayurtlardan sanatçıların oyunlarını sergilediler, Danslarını oralarda oynandığı gibi oynamanın yollarını aradılar.

Çerkeslik kimliği adeta bir seferberlik ilanıyla yeniden inşa edildi. Bu arada daha Türk milliyetçiliğinin uç söylemleriyle eklemlenenlerle, bağlar daha da kopmuş oldu.1980'leri, ödenen bedellere rağmen, nispeten kazasız belasız atlattıran da bu yeniden kimliklenme ivmesi oldu. Bir kez daha evlere geri dönmek zorunda bırakılan Çerkeslik kimliği artık eskisi gibi yersiz/yurtsuz değildi. Dernekler kaybedilmişti, ama evler, politikleşen kimliğin korunduğu ve yeniden kurulduğu muhafazalı adacıklar olarak önem1i işlev gördü. Anayurtlardan gelen haberler buralarda değerlendirildi, dönüş kararları buralarda alındı.

1990'lı yıllar Çerkesler için anayurtlarıyla ilk defa "gerçekten" karşılaşmanın yılları oldu. Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan'da verilen özgürlük mücadeleleri, buraları için ilk defa bir şeyler yapmak fırsatını verdi, Türkiyeli Çerkeslere. Ekonomik ve kültürel ilişkiler bunu izledi. Dönenlerin yaşadıkları deneyimleri soğukkanlı bir biçimde yeniden değerlendirme fırsatları bu dönemde doğdu. Sonuç olarak yoğunlaşan ilişkiler daha önce hiç bilinmedik yakınlıkların ve uzaklıkların kurulmasına neden oldu. Kültürel olarak kimlerin daha çok, kimlerin daha az Çerkes oldukları tartışılmaya başlandı.

Türkiyeli Çerkesler anayurtlarındakilerle ilk karşılaştıklarında büyülendiler, ancak aradaki ilişkiler yoğunlaştıkça, bu büyü kayboldu, örneğin kendilerini daha Çerkes olarak görmeye başladılar . Ancak paradoksal biçimde, yaşadıkları ülkelerdeki Çerkeslerle de farklı bir söylem ama aynı iddia ile ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Diasporada kendilerine konulan ad olarak Çerkeslik, etnik bir kimliği değil, kültürel kimliği anlattığı halde, kimin etnik olarak daha Çerkes, kimin daha az Çerkes olduğunu tartışmaya başladılar . Ya da anayurtlardakilerin kendi-kendilerini Çerkes olarak adlandırmıyor oluşuna bakarak, onlar gibi, Adige, Abhaz, Oset (Alan), Çeçen adlarıyla kendilerini tarif etmeye başladılar . Ayrı dernek çatılarında örgütlenerek, bir yandan anayurtlara doğru açılırlarken, diğer yandan içe kapanmaya başladılar . Şimdilerde ise, anayurtları ve kendileri için bir şey yapmanın yolunun birlikte davranmaktan geçtiğini anlamış görünüyorlar. (Böylece örneğin, Dünya Adige Birliğinin adının, diasporadaki Kafkas ha1klarını dışarıda bırakmak anlamına geleceği için, Dünya Çerkes Birliği olarak değiştirilmesini sağladılar. Kafkas Derneği, KAFIAD gibi Çerkeslerin birlikte davranmaları gerektiğini düşünen örgütlenmeler etrafında yeniden bir araya gelmeye çalışıyorlar). Çünkü diyasporada yaşayan Kuzey Kafkas topluluklarının sayısı anayurtlarda yaşayan1ardan daha faz1a ve anayurtlardakilerin diyasporada yaşayanlar için yapabilecekleri şeyler olduğu kadar diyasporadakilerin de anayurtları için yapabilecekleri önemli şeyler var.

Çerkeslik bugün Türkiye'de birbirleriyle benzerlikleri, farklılıklarından daha çok olan Kuzey Kafkas kökenli toplulukların etnik değil, kültürel üst kimliklerini ifade etmektedir. Bu haliyle de, aynı anda kendini hem Türkiyeli, hem de Kafkasyalı hissetmeyi, hem de örneğin Oset veya Türkiyeli Oset olarak tarif etmeyi dışlamayan diyasporik bir kimlik stratejisinin adıdır.

Şimdi, öncelikle kimlik tartışmalarından kaynaklana bir kavramsal çerçeveyi kullanarak, bu Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejisine işaret ettiğini açıklamaya çalışacağım.

Demokratik bir kimlik stratejisine doğru
Kollektif kimliklerin bir "biz" tanımı yapabilmeleri için kendilerine önce onlar diyecekleri birilerini (ötekiler) bulmaları gerekir. Bu da her türden (dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal) eşitsizliklerden muzdarip bir düzende hiç de zor değildir. Bir öncelik sırasından söz etmek gerekiyorsa, biz'i ve ötekileri tanımlayanlar o ya da bu şekilde "ayrıcalıklı" olan hakim kimliklerdir. Bunun sonucu ötekiler için çoğunlukla ya bu kendilerine atfedilen ötekilik konumunu kabul ederek, negatif/savunmacı bir kimlik geliştirmek olur. Böylece hep öteki kalınarak içe kapanılır. Ya hakim kimliklerin söylemiyle eklemlenilerek, onlardan/ötekilerden olunmadığı kanıtlanmaya çalışılır. Bu çaba nafiledir. Çünkü, "hata" herkes yapabilecek ve bu unutulabilecek iken, o "hata" yaptığında hemen öteki olduğu hatırlanır, hatırlatılır (ötekilikten kurtulduğunu sananlara yapılan en kolay ve en ses getiren suçlama, "hain" suçlamasıdır). Ya da, pozitif bir biz tanımı yapabilmek üzere, ötekiler de kendi ötekilerini ararlar ve kolayca da bulurlar . Bu kimlikleşme süreçlerinden birincisi ile sonuncusu birbirine hem benzer hem de benzemez. Fark ötekiyle ilişkinin nasıl kurulduğunda yatar. Mevcut haliyle hakim olanınki "kendini beğenmiş" bir kimliktir. Ötekini dışlar, yok sayar, ya da olmadı yutar. Ötekileştirilen de kendisine böyle bir kimlik kurabilir (her kollektivite karşısında kendinden menkul bir değerle kendini üstün göreceği bir kollektif öteki bulabilir). Dolayısıyla o da dışlayıcı, yokedici, yutucu olabilir. Ancak ötekileştirilenin, ötekilerle ilişkisini başka türlü kurabilmesinin yolu da vardır. Bu yol da, onları bilmeye, anlamaya çalışarak, gerektiğinde dayanışmaya girmektir.

Çerkeslik kimliğine bu çerçevede bakarsak, onun Türklük kimliği ("biz" bilinci) yaratılırken, ötekileştirilen bir kimlik olduğunu kolayca tespit edebiliriz. Çerkesler Türk milliyetçiliğinin farklı versiyonları içerisinde yukarıda da belirttiğimiz gibi, "Türkümsü yabancılar", ya da en fazla "potansiyel Türkler" olarak görülmüşlerdir. Böylece Çerkeslik Türkiye'de bir ötekilik kimliğinin adıdır. Telaffuz edilince bir dizi olumsuz çağrışım yaratacak şekilde kodlanmıştır. (Bu nedenle Türkiyeli Çerkeslerin ders kitaplarında "Hain" ve "Çerkes" sıfatlarıyla kurulan anlatıya karşı çıkmaları çok doğaldır). Böyle olumsuzluklarla kodlanmış bir kim1ik adı, acaba red mi edilmelidir, yoksa ona sahip mi çıkılmalıdır? Bu ada sahip çıkılması ve ona atfedilen kodların tersine çevrilmesi önemli bir kimlik stratejisidir. Siyah hareketin, siyah kelimesinin her türden olumsuzlukla kodlanmış olması karşısında, ilk kimlik stratejisi, kendisine atfedilen, bütün olumsuz kodları tersine çevirecek şekilde "siyah güzeldir" sloganının ifade ettiği şekilde, "ben siyahım ve bununla övünüyorum" olmuştur (Hall, 1995).

Türkiye'deki Çerkesler böyle bir kimlik stratejisini 1970'lerin ortalarında geliştirmeye başlamışlardır . Yapılan ilk şey de, Çerkes kimliğinin övünçle ifade edilebilmeye başlanması olmuştur. "Ben kimim?" sorusuna verilen cevapla kurulan böyle bir söylem hem gerekmiş, hem de iki ucu keskin bir kılıç gibi yukarıda belirttiğim iki tehlikeyi de teorik olarak içinde taşımıştır. Yani, hep öteki olarak kalmayı kabullenerek negatif bir kimlik stratejisiyle Çerkesliği içine kapamak, yalnızlaştırmak ve hakim kimliğin yaptığı gibi yapıp, kendisine en üst mertebeyi atfederek ötekileri dışlamak, aşağılamak, yoksaymak.** Ancak Çerkeslik kimliği bu iki tehlikeye de hiç düşmemiştir. Bunun nedenini Çerkesliğin diyasporik bir kimlik söylemi oluşunda aramak gerekir.

Diyasporik kimlikler, kelimenin etimolojik kökeninden yola çıkıldığında, köklerinden koparılmış, dört bir yana saçılmış olanların kimliklerini anlatmaktadır. Bunun anlamı diasporik halkların "bir kader gibi" hiç bir yere tam olarak yerleşememesidir. Ne koparıldıkları coğrafyalar artık onlarındır, ne de sürüldükleri coğrafyalar. Köklerini ararlar, ama döndüklerinde orada buldukları kaçınılmaz olarak, bıraktıklarından başka bir şeydir. Nereye savruldularsa oraya yerleşmeye, tutunmaya çalışırlar, "hata" yaptıklarında ilk sürülenler yine onlar olur. Bu diyasporik kimlikler için hem avantaj hem de dezavantajdır .

Avantajdır çünkü; “diyasporik kimlikler , farklılığa rağmen, değil onunla ve onun aracılığıyla yaşayabilen dönüşüm ve farklılık aracılığıyla kendilerini durmaksızın üreten ve yeniden üretebilen kimliklerdir (Hall, 1998:190). Böyle yapabildiğinde bir kimlik ne kendisi ne de başkaları için hapishane olur. Bir zenginlik ve çeşitliliğin adı haline gelir.

Dezavantajdır, çünkü diyasporik kimliğin tek başına yapabileceği çok az şey vardır. Burada ise kiminle ittifak kurulduğu çok önemli olur. Yani "kimden yanayım?" sorusuna nasıl cevap verildiği önemlidir. Türkiye'de Çerkeslik kimliği, bir yandan çeşitlilik/zenginlik kimliğidir; diğer yandan, demokratik ittifaklar ve güç birlikleri içerisindedir. Bu ittifakları hem kendi içindekilerle (Anayurtlardaki Çerkeslerle ve diyasporadaki bütün diğer Çerkeslerle), hem de kendi dışındakilerle kurmanın peşindedir . Çünkü, dönülse de dönülemese de anayurtların, Çerkes diyasporasının gelecek tasavvurlarında hep çok önemli bir yeri olmak durumundadır (Shami, 1995:93). Diğer yandan, üzerinde yaşanmaya devam edilse de edilmese de diyasporadaki Çerkesler'in şimdi ve gelecek tasavvurlarında (kimliklerinin yeniden üretildiği coğrafyalar olarak) hep önemli bir yeri olmak durumundadır.

Sorunun Çözümü;
1. Anayurtlardakilerle ve diyasporadaki diğer bütün Çerkeslerle karşılıklı yakın ilişkiler kurup güçlendirmekte (ki bunun mütevazı adımları nicedir atılmaya başlanmıştır ve küresel koşullar bu adımlar için her zamankinden daha elverişlidir)
2. Dönüşü özendirip, kolaylaştırmakta
3. Çifte vatandaşlığın kabul ettirilmesinde
4. Diyasporadaki demokratikleşme hareketlerinin dışında kalmamakta yatmaktadır.

KAYNAKLAR
Alankuş, S. (1995), “Kültürel/Etnik Kimlikler ve Çerkesler”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara Kaf-Der Yayınları. S.33-54.
Bora, T. (1995), “Türk Milliyetçiliği, Kültürel Kimlik ve Azınlıklar”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara: Kaf-Der Yayınları. S.17-24.
Connology, W. (1995), Kimlik ve Farklılık çev. F.Lekesizalin, İstanbul Ayrıntı.
Friedman, J. (1996),“Küresel Sistem, Küreselleşme ve Modernliğin Parametreleri“, A.Topçuoğlu ve Y.Akay (der.), Postmodernizm ve İslam; Küreselleşme ve Oryantalizm. çev. B.Peker, Ankara: Vadi. S.81-111.
Hall, S. (1995),“Yerel ve Küresel:Küreselleşme ve Etniklik“, çev. H.Tuncel, Mürekkep.N.3-4:68-77.
Hall, S. (1998),“Kültürel Kimlik ve Diaspora“, J.Rutherford (der.) Kimlik:Topluluk/Kültür/Fark, çev.I.Sağlamer; İstanbul: Sarmal. S.173-192.
Shami, S. (1995),“Disjunction in Enthnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and Caucasus”, New Perspectives on Turkey. N.12: 79-95.
Ünal, M.(1996), Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin Rolü. İstanbul: Cem Yay.

Doç. Dr. Sevda Alankuş

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı