“Tarih” denilince herkesin algıladığı “şey” hemen hemen aynı. Yani “savaş”. Çünkü savaş, çok az farkla herkese aynı acıyı verir. İnsan belleği genellikle mutluluğu korumada tembeldir. Ama acıyı kolay kolay unutamaz. Onun için “tarih” denilince acı veren savaş akla gelmektedir. Yine “tarih” denilince akla gelen bir başka “şey” de maalesef geçmiş zamandır. Daha doğru bir deyimle “tarih” dünü çağrıştırmaktadır. Oysa “tarih” bir bakıma ne savaştır ne de geçmiş zamandır. “Tarih” yazıdır. Bugündür. Yarındır ve geçmiş zamandır.

Kısaca tarih, bir ulusun coğrafi bir mekanda dünü, bugünü ve yarınını bir zaman dilimi içinde sorgulayan, yargılayan ve sonuca bağlayan bilim dalıdır. Bu anlamda çoğu ulusun tarihinde unutulmaz acı günler mevcuttur. Ancak bu acı günleri unutamamayı, yeni acılara kaynaklık eden bir mesele haline getirmemeye özen gösterilmezse acılar bitmez. Tarihi olayları kan davası haline getirirseniz yeni kan davalarına zemin hazırlamış olursunuz. Belki de bilerek veya bilmeyerek yaptığımız kişisel tepkilerimizle geçmişe benzin taşıyoruz. Oysa geçmişin sorgulanması benzer acıların tekrarını önlemek için olmalıdır.

Gerçektir, Çerkes Halkı’nın da tarihinde acı günler vardır. Ama “en acılı gün bizimkidir” yaklaşımı gerçekçi olmaz. Ancak tarihin kaydettiği acının da acısı olaylardan biri sayabiliriz Çerkes Halk Katliamı ve Sürgününü. Bu olay “Göç ve Sürgün gibi kavram sözcüklerle anlatılamayacak kadar utanç vericidir. Çünkü insanlık tarihinde böylesine eşit olmayan bir uygulamanın mevcudiyeti yok denilecek kadar azdır. Hiçbir gerekçe bu katliam ve sürgünü bir savaş esprisi içinde gösteremez. Zira sayısal ve teknolojik bakımından o günün Çerkes Halkı ile kıyaslanamayacak kadar üstün bir gücün karşısında durmanın adı, en basit tanımıyla “SAVUNMA” dahi olamaz. Sadece yaşayan birinin canını saldırgandan kurtarabilmesi için gösterdiği doğal tepki olabilir. Onun içindir ki bu işgal ve yok ediş eylemi hiçbir savaş kuralına uygun değildi. O bakımdan bu tarihsel dram tüm insanlık aleminin ortak acısı olmalıdır. Bu ve benzeri olayların sorgulanması, yargılanması ve düzeltilmesi ise insanlık camiasının yüz akı olacaktır.

İşte her yılın 21 Mayıs’ında anma törenleri ile Çerkes Halkının yapmak istediği şey bu tarihsel katliam ve sürgünü tüm dünyaya hatırlatmaktır.

2002 yılının 21 Mayıs’ında başta Ata Yurdu Kuzey Kafkasya’da olmak üzere Çerkesler yaşadığı her yerde bu olayın anısına anma ve hatırlatma toplantıları yaparak çağrısını tekrarlamıştır.

Rusya Federasyonu cumhuriyetlerinden Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nde de yukarıda sözü edilen anma ve hatırlatma toplantıları gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin başkenti Nalçık’taki anma ve hatırlatma toplantısına başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kalabalık halk yığınları ile birlikte cumhuriyetin en yetkili organ temsilcileri katılmıştır. Sürgün anısına yapılacak olan anıtın yerinde bulunan anıt taşın önünde yapılan yas töreni sürgünde ölenler için okunan dua ile başlamıştır.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü Hasan Dumanov kendi incelemesine dayanarak yaptığı açıklamada Adıge sürgününün dünyanın en dramatik olaylarından biri olduğunu belirterek, “Bu gün 40’ı aşkın ülkede yaşayan Adıgelerin nüfusunun birkaç milyonu aştığını biliyoruz, ne yazık ki üç cumhuriyetimizde yaklaşık 750 bin Adıge yaşamaktadır.” demiştir.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Parlamentosu Halklar Arası İlişkiler Dairesi’nin ortak başkanı Boris Giliev; “Nüfusun onda dokuzunu kaybedip ayakta kalabilecek halk az bulunur. Demografik ve biyolojik kurallara karşın ayakta kalan, kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini savunabilen sayılı halklardandır Adıge Halkı...” demiştir,

Yayın ve Bilgi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nikolay Lapin; “Rus – Kafkas savaşlarında, her iki tarafta en önemli ve yetişkin bireylerden çok kayıp vermiştir.” demiştir, Adıge Xase (Çerkes Derneği) Başkanı Hafıtse Muhammed ise, olaylardan iki sonuç çıkarttığını belirterek; “Eğer güçlü bir komşunuz varsa, onunla barış içinde yaşamak ilkeniz olmalıdır. İkinci sonuç ise; ırkçılığı kaldırmalıyız, agresif milliyetçiliğin bize dokunmaması için dua ediyorum ve ben halkları barıştıran mantıklı yurtseverliğe inanıyorum” demiştir.

Törenin sonuna doğru, Cumhuriyet yöneticileri, Kurumlar ve Cumhuriyeti oluşturan halkların temsilcileri anıt taşına çiçekler koymuşlardır. Aynı saatte Abhazya Meydanı’nda ise, 40-50 kişinin katılımı ile yapılan alternatif anma töreni sürdürülmüştür.

Nalçık 2002 / 21 Mayıs Ali Çurey / Musa Eldarov

Giriş: Şüphesiz ki 19. yüzyılın en ağır soykırımı; 1800’lü yıllarda Çarlık Rusya’sının Çerkes ulusuna karşı uyguladığı soykırımdır. Yahudilerin yakılarak öldürülmesinin yada Ermeni soykırımının çoğu insan tarafından bilinmesine rağmen Çerkes soykırımı özellikle yakın tarihte bütünüyle unutulmuştur. Asağıda geçen yazısında Antero Leitzinger “Bu olayı, sadece ayırmak olarak değil, özellikle 1856 ve 1956 yılları arasında büyük meblağlara ulaşan, Sovyet Rusya’nın yıkılışına ve hatta günümüze kadar devam eden müslüman ve hrıstiyan insanlardan oluşmuş bir topluma uygulanmış planlı bir soykırım olarak ele almalıyız” diyor. Bu makale “Turkistan News” gazetesinde ingilizce olarak yayınlanmıştır".

Çerkes Soykırımı 
Antero Leitzinger

Münih (Munchen) Üniversitesi'nde profesör olan Karl Friedrich Neumann 1839 yılında “Rusya ve Çerkesya” (Russland und die Tscherkessen Sayı 19, 1840) isimli kitabını yazmıştır. Bu kitabında Rusya’nın 1828 yılında İran’lı hrıstiyanları nasıl Ermenistan’a yerleştirdiğini anlatan yazar, aslında sözü edilen bu önemli konuyu 1834 yılında zaten kaleme almıştı. (sayfa 68-69)

Neumann, tüm Kafkasya’nın yakın süre içerisinde Rusya’nın egemenliği altına alınmasını sağlayacak bu derin politikanın farkına varmıştı. Ama Avrupalı güçler, Avrupalılardan çok Türk, Fars ve Hindularin kaderini belirleyecek bu adıma müdahale etmekten kaçındılar. (sayfa 129-130)

Neumann ırkçı değildi, ama kesinlikle sömürgeciliği savunan, güneydeki ülkelerle bağlantılı bir Rus yandaşıydı.

Charles Darwin yahut Herbert Spencer daha görüşlerini bile sunmadan yıllar önce Darwin görüşü yaklaşımları mevcuttu. Bu, anti Ermeni duyarlılığından öte, tipik bir 19.yüzyıl Alman düşüncesi gibi gözüküyordu. Neumann bunu önsözündeki ilk cümlelerle kanıtlıyor: “Avrupa toplumu, Dünya’nın hükümdarı olarak seçilmiştir” "Neumann, Çerkeslerin cesaretine saygı göstermesine rağmen, onların Rusya tarafindan yıkımını önceden sezmişti. Çünkü modern Dünya’da kahraman,cömert ve “uygar olmayan” insanlar için yer yoktu. Neumann toplam Çerkeslerin sayısını Kabardey ve Abhazları da dahil etmek üzere 1,5 milyon insan yada 300 bin aile olarak tahmin etti. (sayfa 67) Ruslar tarafindan ileri sürülen 300 bin Çerkes görüşüde, Çerkesler tarafindan ileri sürülen 4 milyon Çerkes görüşüde abartı ihtiva etmektedir.

Neumann Çerkesleri 10 kabileye ayırmıştır: Natukhaç, Şapsığ, Abadzeh, Bjeduğ, Ubıh, Hatıkuey, Kemırguey , Abzekh, Besleney, Kabardey. Bu 10 kabile eski İsviçre’de oldugu gibi birbirlerinden ayrı yaşıyor, şehirlerin meselelerinin çözülmesinde ortak demokratik çoğunluğun oylarıyla karara varıyorlardı. Prensleri yalnızca askeri komutan gibi görülüyor ve hiçbir özel ayrıcalıkları bulunmuyordu. Kadınlar herhangi bir doğu ülkesindeki kadınlara göre çok daha özgürdüler. Herhangi bir yazılmış anayasaları yoktu ve ölüm cezaları sözkonusu değildi.

Çerkeslerin birçoğu müslümandı ama içlerinde hristiyan, putperest insanlarda mevcuttu ve hepsi birbirinin görüşüne saygılıydı. Rusların savaş mahkumları köle olarak kullanılıyordu. Ama eğer bu mahkumlar Polonya ırkından geliyorsa durum çok farklı oluyor, mahkumlar misafir gibi ağırlanıyordu. Bu yüzden Polonyalılar Ruslar için asker topluyor ve böylece birçok fırsata ulaşmış oluyorlardı. (sayfa 123) O sıralarda kendini Polonyalı ilan eden utanma duygusuna sahip olmayan birçok Rus vardı. Çerkesler kendi aile üyelerini köle olarak Türkiye ve İran’a göndermeye ve bazı Çerkeslerde kendi istekleriyle gitmeye başladılar. Birçoğu zengin ve özgür şekilde geri dönüyordu. (sayfa 124) Bu olay 1960 lardaki Türkiye’den göç eden Gasbeiter göçmenlerinin durumuna benzetilebilir. O yıllarda Romanya’da ve Rusya’da da kölelik olgusunun mevcut olduğunu iyice hatırlayabiliyoruz.

Çerkesler, “ Özgürlük Bildirisi” adı altında Avrupa mahkemelerine yapılan temyiz başvurularıyla Rusya’ya karşı 40 yıldır savaşıyor : “ Ama şu an, Avrupa’da yayınlanan tüm haritalarda topraklarımızın Rus imparatorluğunun bir parçası olarak gösterilmesine en derin utancımızla şahit oluyoruz... yani sonunda Rusya, Çerkeslerin, Rusya’nin kölesi oldugunu tüm Batiya bildiriyor.. İğrenç haydutlar..” (sayfa 140,141)

Savaş, Soçi’de uluslararası bir Çerkes hükümetinin kurulmasına kadar 20 yıl boyunca sürdü. 1862 yılında Neumann’in önceden söylediği gibi Rusya son saldırısına başladı. Birçok Çerkes yurdundan kovuldu ve evleri imha edildi.

Kemal H. Karpat’ın “ 1830-1914 yılları arası Osmanli nüfusu” kitabında yazdığına göre Osmanlı İmparatorluğu, 1862 yılından başlayarak 20.yüzyılın ilk yıllarına kadar Ruslar tarafından anayurtlarından zorla sürgün edilen 3 milyondan daha fazla Kafkasyalı insanın ( Tüm Çerkesler ) hedefi olmuştur. (sayfa 27)

Selahadin Bey ise, 1867 yılında Kafkasya ve Kırım'dan toplam 1.008.000 mülteciden ilk başta 595.000 inin, daha sonra 500.000 inin 1879 da ve diğer 500.000 mültecinin de 1914'e kadar balkanlara (sayfa 27) yerleştirildiginden bahsediyor. (sayfa 29) İçlerinde Tatar, Kırımlı, Çeçen ve başka müslüman insanlar olmasına rağmen bu insanların büyük çoğunlugu şüphesiz Çerkesdi. Birçok Çerkes sürgün yolunda can verdi.

Neumann’in tahminine göre 1,5 milyon Çerkes, Rusların 1/30 ine , Çeklerin 1/3 ine veya Slovakların 3/4 üne tekabül ediyor. (sayfa 66) Neumann’a göre Dünya’da 2 milyondan fazla Ermeni vardı. (sayfa 69) 1989’daki Sovyetler Birliği nüfus sayımına göre Rusların sayısı 145 milyona yükseldi. Yani bu rakamın 1/30 5 milyon insana karşılık geliyor. 10 milyon Çek ve 5 milyon Slovak’ın bulunduğunu gözönüne alırsak “3 milyondan daha fazla Çerkes olması gerekir” kanısına varıyoruz. Geçmişte yaşanmış çetin savaşlara rağmen yalnızca Ermenistan’da 3 milyon kadar Ermeni var. 2 milyon Ermeni’de diger ülkelerde yasiyor. 150 yil içerisinde Çek, Slovak ve Ermeni nüfusunun iki katına çıktığını hatta Rus nüfusunun üç kat arttiğını görüyoruz ; peki ya milyonlarca kaybolan Çerkesler nerede?

Britannica Ansiklopedisi ( Cambridge 1911) 11. basımında, Ermeni nüfusunu herbir imparatorluğa bir milyon Ermeni insana karşılık gelecek şekilde Rusya ve Türkiye’ye eşit olarak bölüyor ve Rusya’daki Çerkes nüfusunu 216.950 (bu rakama Abhazlar,vb de dahildir.) olarak hesaplıyor. Sonuca baglayacak olursak; 1,5 milyon Çerkesin katliami ve sınırdışı edilmesi söz konusudur.

Bu felaket, 1915 yılında Ermenilerin maruz kaldığı yıkımdan kesinlikle daha korkunç. Peki, bu kasten yapılan bir eylem miydi? Evet. Ideolojik bir düşüncenin ürünü müydü? Evet. 19. yüzyıldaki Orta Doğu’nun söz konusu fethi, hristiyan koloniliği ve müslümanların Avrupa’dan atılmasi sadece Almanlar tarafindan değil birçok Avrupalı tarafindan da yerine getirilmesi gereken tarihi bir zorunluluk olarak görülüyordu. Rusya Kırım ve Kafkasya’daki katliamları ve sınırdışı etmeleriyle özellikle 1862-1864 yılları arasında “Etnik temizliği” sağlıyordu. Bu müddet boyunca, Mikhail Katkov gibi slav milliyetçileri Rus Halkını, imparatorluk hırsları (“üçüncü Roma”) ve stratejik çıkarları (“sıcak denizlere ulaşma isteği”) gibi ulusçul mazaretlerle hazırladılar. Kafkasya ve Balkanlar arasında acımasız ölüm çemberi oluşturuldu. Balkanlara yerleştirilen Çerkes mülteciler, Ermeni devrimcileri tarafindan da kışkırtılan “Bulgar zulmüne” maruz kaldılar.

Balkan savaşlarından sonra müslüman mülteciler Anadolu’ya sığınmaya çalışıyor ama böylece bölgeden terör, savaş eksik olmuyordu. Bunlar, Rusya tarafından istismar edilen parayla tutulmuş birçok masum Ermenilerdi. 1915 yılındaki katliam, aynen 1850 yıllarında Kırım Savaşında olduğu gibi, Türkiye adına aracılıkları engellemeye çalışan, özellikle müslüman olmayan insanların önyargısını kanıtlayıcı korkunç haberler bekleyen Avrupalılar için kocaman bir buzdağının en iyi görünen tarafıydı.

Bu bir soykırım mıydı? Bu tanımlamamıza göre değişir tabiki. Bu olayı; ayırmaktan öte, özellikle 1856 ve 1956 yılları arasında büyük meblağlara ulaşan, Sovyet Rusya’nın yıkılışına ve hatta günümüze kadar devam eden müslüman ve hristiyan insanlardan olusmuş bir topluma uygulanmış planlı bir soykırım olarak ele almalıyız.

Antero Leitzinger

The Circassian Genocide 
The Eurasian Politician

Sürgün Güzergahı

Aralık 14, 2018

1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya'da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti'nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 sürgünü ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki tehcir de kara yoluyla yapılmıştır (Berzec, 1986: 114).

Sürgün yolunda çekilen çileler Yolda telef olanların feci durumları Trabzon'daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef'e yazdığı raporda şöyle anlatılır: ''Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felaketlerin ve musibetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve faziletkar milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir (Berkok, 1958: 529).

Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: ''Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (Berkok, 526).

işte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Meşhur Rus şair Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: ''Bu insanlar yurtlarını ve babalarının mezarlarını neden terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraberinde getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" (Berkok, 524).

Rus yönetimi, bölgenin yerli nüfustan arındırılarak boşaltılması hususunda zecri (zorlayıcı) tedbirler alma yanında bir takım kolaylıklar da sağlıyordu. Rus ordusundan ayrılıp gelen ve Osmanlı ordusunda görev alan General Musa Kunduk(ov) Paşa bakınız ne itiraflarda bulunuyor:

''Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim... Rus Generali Loris'e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarf etmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi... Bu şekilde 25 Mayıs 1865'te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa'dullah'a tevdi etmiştik." (Kundukov, 1978: 67-70).

Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp taşıma kapasitesinin çok üzerinde biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı...1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 3050 cariye birden aldığı oluyordu...' (Avksentev, 1984: 61-62).

Üç milyon Kafkas insanını zorla yurdundan süren Rusya, bu mazlum ve mehcur (kendi kaderiyle baş başa bırakılmış, unutulmuş) millet üzerindeki siyasi emellerine son vermiş değildi.

Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed'e şu teklifi sunmuştu: 'Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti'ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya'ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.' Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu proje ile Afganistan'ı işgal etmekte olan İngilizleri bertaraf etmeyi düşünüyordu. (Kundukov, 12) Göçürülen Çerkeslerin karşılaştığı dayanılmaz zorluklara şahit olan bazı Ruslar bile vicdan azabı duyuyordu. Musa Kunduk Paşanın hatıratına bir göz atalım:

"... insanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; 'Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah'tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti'ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.' (Kundukov, 62-63).

Tehcir sürecinde geri dönme eğilimi

21 Mayıs 1864'te dört asırlık Rus -Kafkas savaşının batı kesimde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti'nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paç'e Beçmırza'nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları özellikle Kabardey'den göçün devam etmesini engellemiştir. (Berzec, 134 )

Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti'nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim’ demişti.

Tehcir büyük bir hızla devam ederken, bir taraftan da geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Türkiye'deki Rus Elçisi İgnatiev'in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı'na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye'ye göçürülmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor-şartlardan şikayetle Kafkasya'ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir. (Berzec, 198)

İskan edildikleri yerlere uyum sağlayamayıp geri dönmeye yeltenen muhacirlerin sayısı o kadar artmıştı ki, Osmanlı hükümeti tedbir alma ihtiyacı hissetmişti. 18 Kanun-ı sani 1789 tarihli emirname ile Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesi emredilmiş, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ resmi yazıyla bildirilmiştir. (BOA, Hariciye Nezareti , 122/64 )

Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150'si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür.
1911'de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahit olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911'de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez. (Berzec, 130)

İstanbul'daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri hukukçu Tsağo Nuri 1913'te anavatana dönerek Kabardey bölgesinde değişik okullarda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı. (Berzeg, 1995: 247)

1991'de kurulan Kafkas Halkları Konfederasyonu'nun (KHK) fahri başkanı Musa Şenıbe anlatıyor: "Annem anlatırdı; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk'e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından dönüp geri gelmiş.'' (Şenıbe, 1996)

Çerkelerin Sürgün Güzergahı
Çerkelerin Sürgün Güzergahı

Sürgün ve soykırımın bir alın yazısı gibi algılandığı bir coğrafyadan bahsedilecekse bu da Kafkasya olmalıdır. Sürgün emperyalist devlerin iştahını kabartan bu coğrafyada bir kez yaşanmış ve tarihin yapraklarında kalmış bir olgu olmadığı gibi Rusya'nın en az üç yüzyıllık soykırım politikası, 21.yüzyılda bile Çeçenistan'da 500 bin insanı mülteci konumuna sokarak sona ermediğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır. Bu nedenle bugünü dün ile birlikte konuşmak zorundayız.

Bir Milletin Yok Ediliş Fermanı

İkinci Dünya Savaşı'nda İngiliz ve Amerikalıların da yardımıyla Nazi Almanyasının Ruslara yenilmesinin faturasını ödemek zorunda kalanlar yine Kafkasyalılar oldu. Almanlar Kafkasya'dan çekilirken onlarla birlikte Avrupa'ya geçmiş binlerce Kafkasyalı, Yalta Anlaşması gereği iadelerine karar verilerek Rusların insafına terkedilirken Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Karaçaylılar, Balkarlılar, Kırım ve Ahıska Türkleri için ayrı bir ferman hazırlanmıştı. Kafkasyalılar yeni bir felaketin eşiğindeydiler.

Stalin'in verdiği bir kararla Kafkasya'da geniş çaplı bir soykırım hareketi için düğmeye basıldı. 23 Şubat 1944 tarihi Çeçenler için 1864 ve 1920'deki sürgünlerin tekrarı sayılırdı. Açıkça bir soykırıma start veren Stalin'e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği, 3 gün içinde 400 bin Çeçen ve 90 bin İnguşu vahşi bir şekilde Orta Asya ve Sibirya'ya istikametinde yol alan hayvan ve yük trenlerine tıkmayı başardı. Sadece 2 bin kişi dağlara kaçarak Rus askerlerine yakalanmaktan kurtuldu. Sürgünün acımasız halkasına Kuzey Osetya'da yaşayan Çeçenler de dahil edilmişti.

Sovyet Rusya, sürgün operasyonu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Ayrıca sürgün edilen İnguşlardan ise henüz bahsedilmiyordu. Bu arada Çeçen-İnguş ÖSSC, 7 Mart 1944'de resmen lağvedilmişti.

Almanlara Destek İddiası

Rusların sürgün gerekçesi, bu halkların büyük bir kısmının Almanlarla işbirliği yaparak ihanet ettikleri iddiasına dayanıyordu.

Her şey kimsenin beklemediği anda hatta psikolojik felçlere neden olabilecek derecede ani olarak gerçekleştirildi. İnsanlar Rus askerlerinin bayram günü olarak kutladıkları 23 Şubat'ta apar topar tutuklanarak sürgün edilmişlerdi.

er aileye 20 kg. bagaj için izin verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Kısacası insanların yüzde 20'si hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşların yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim koşulları gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydedilirken soykırım yalnız fiziksel ve maddi kayıplarla sınırlı kalmayıp insanların entellektüel birikimlerini de silip süpürdü, kültürel değerlerini aşındırdı.

Sovyet Rusya'nın genelindeki polis devlet anlayışı bu insanların yaşadığı bölgelerde daha katı bir hale büründü. Sürgün yerlerinde her on eve bir gözlemci düşüyor, her ay insanlar gidip kayıtlarını yeniliyorlardı, bir çok şeyi yapabilmek için polisten önceden izin almak gerekiyordu. İnsanlar bulundukları yerlerden ancak üç kilometre öteye gidebilme hakkına sahipti; daha uzak mesafelere gidebilmek için ise özel belge çıkartmak şarttı. Bu tür sıkı politikalar sürgünün yarattığı psikolojik soykırımın etkisini daha da arttırıyordu.

26 Kasım 1948'de SSCB bir bildiri ile sürgün hayatına mahkum edilmiş insanların sürgün hallerini süresiz kılmaktaydı.

Kafkasya'nın Ruslaştırılması

Rusya'nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya'da genel kontrolün güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahipti. Zira güneyden gelecek bir saldırıda buralar tampon bölgeydi. Bunun dışında Kuzey Kafkasya halkları Slav olmadıkları gibi Müslüman olmalarının yanısıra Rusya karşıtı ve anti-komünisttiler. Bu stratejik nedenden dolayı nüfus soykırımı yalnızca sürgün olarak karşımıza çıkmıyor aynı zamanda sürülen halkların yurtları Ruslaştırılıyordu.

Ruslaştırmanın gizlenmesi amacıyla diğer bazı milletler sürülenlerin yerlerine yerleştirildi. Bu bağlamda Çeçen-İnguş topraklarına yalnızca Ruslar değil, Osetinler, Avarlar, Darginler ve Ukraynalılar da getirildi. Demokrafik yapıya yapılan bu müdahale Kafkasya'nın yerel halkları arasında bir çatışma zemini hazırladı.

Mesela kenar bölgeler Kuzey Osetya'ya katıldı. Bu, gelecekte bağımsızlığın yeniden kazanılması yolunda ortaya çıkabilecek ulusal eğilimlerin gücünü kırmak için bölgesel sorunları tahrik amacıyla yapılmıştı.

Geri Dönüş Sancısı

1953'den sonra Kruşçev, Stalin karşıtı bir siyaset yürütmek zorunda kalınca yapılan soykırımın Komünist Partisi'ni, dolayısıyla da Rusya'yı zora soktuğu anlaşıldı. Muhalefetin baskıları karşısında Kruşçev'in kendisini bu dönemden ayrı tutma çabası Çeçen ve İnguş halklarının yurtlarına geri dönebilmeleri yolunu açmıştı.

1955 Haziranında kendi dillerinde kültürel ve eğitim faaliyetleri gösterebilmelerine izin verilmiş, onlar ise şeref ve itibarlarıyla birlikte topraklarının da iadesini, özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep etmekteydiler. Yaklaşık 30 bin kişi yurtlarına yönetimin izni olmaksızın döndü. 1956 yılındaki Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıkların zulme uğradığını itiraf etti. Hatta o zaman, savaş SSCB lehine sonuçlandığından dolayı sürgünlerin gereksiz olduğu da belirtiliyor, Stalin tarafından bu halklara yöneltilen suçlamaların ve sürgün politikasının yasadışı olduğu vurgulanıyordu. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı.

9 Ocak 1957'de ise Üst Konsey, Çeçen-İnguşetya'nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı.

Geri dönüşün dört yıl içinde bitirilmesi gerekiyordu. 1944'den 1956'ya kadar oniki yıl süren Ruslaştırma girişimleri bir dizi sorun yaratmış, mesela konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginliğe yolaçmış hatta 1958'de yaşanan silahlı çatışmalarda birçok kişi yaşamını yitirmişti.

Kırımlılar Hala Sürgünde

Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarları'ydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı.

Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayatı Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terkettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı.

En basitinden camiler ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyeti'nin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel vardı.

Özellikle nüfus dengesinin Ruslar aleyhine bozuluyor olması, Orta Asya Cumhuriyetleri'nin kalifiye elemanların dışarıya çıkışını önlemeye dönük zorlaştırılmış prosedürleri, Ukraynalılar açısından Kırım'ın ileride bağımsız olma isteği, Ukrayna ekonomisinin içinde bulunduğu aşmazlar geri dönmek isteyenlerin önünde birer engel olarak durmaktadır.

Vatanlarına hasret bir halk: Ahıskalılar

Öte yandan Birinci Dünya Savaşı'ndan beri Rusya'nın sürgün acısını tattırdığı Ahıska Türkleri, yıllarca çektikleri acılar dinmeden ikinci bir dramla karşı karşıya kaldılar. İkinci Dünya Savaşı'nda binlerce Ahıskalı Alman cephesine sürülerek heder edildi. Bu insanlardan binlercesi cephede hayatını kaybederken binlercesi de sakat bırakıldı. Ahıskalıların yüzyüze oldukları en büyük dram ise gittikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu.

Günümüzde bu insanların torunları Özbekistan, Kazakistan, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım fitneler sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krasnador ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. En büyük sorunları ise hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu.

2 Kasım 1943 Karaçaylılar'ın Kara Günü

Karaçaylılar ve Malkarlılar da Stalin'in sürgün kararının hedefinde olan halklardı. 2 Kasım 1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler ise anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944'de Malkar bölgesindeki insanları da aynı akıbet bekliyordu.

Sürgünün Öteki Yüzü: DRAU FACİASI

Kafkasyalıların 1944 çilesi, sadece Kafkasya ile sınırlı kalmayıp Rusya'dan bir şekilde kaçmış veya Almanların esiri olarak ya da bölgeden çekilen Almanlarla birlikte Avrupa'ya getirilmiş binlerce insanın karşılaştığı dram ile başka bir boyut kazanmıştır. Drau faciası 1944'ün öteki yüzüdür. İngiltere ve Amerika, bu facianın tezgahlayıcıları olarak tarihe geçmiştir.

1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma yaparak İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verdi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalı insanlar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak İngilizlerin siciline kara bir leke olarak geçecek olan oyunlarla karşılaştılar.

Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur. Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti.

Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır:

"Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakatları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler."

Fehim Taştekin

Sürgün yollarında ölen yığınların varoluş umutlarının yeşereceği günlerin anısına... Bir zelzelenin içerisindeydik.
Ne yaşama umudumuz kalmıştı. Ne de mukavemet gücümüz. Takvimler 1800’lü yılları gösteriyordu. Kuzey Kafkasya’da kan durmak bilmiyordu. Karadeniz’in azgın suları kötü kaderin habercisi gibi çıldırmışçasına dalgalanıyor, görenlere korku salıyordu.

Bir kavim bilinmezliğe doğru yola çıkmıştı. Ne gidecekleri yer belliydi, ne de konaklayacakları yer. Önderlerinin ardı sıra karmaşık bir meçhule doğru yol alıyorlardı 
Yol aldılar. Ya yolları bitince durdular ya da kendileri bitince. Gittiler ve büyük bir eve girdiler. Ev sahibi, çaresizlik içindeki konuklarını bol odalı köşkünün, gönlünün el verdiği her hangi birine, her hangi bir şekilde yerleştirdi. Kimsenin yerleştirildiği odadan şikayet etme lüksü yoktu. Kimse itiraz etmedi. Bir şekilde hayatta kalmak gerekiyordu.

Göçmenler Komisyonuna üye katipler dur durak bilmeden yazdılar. İsimler, kardeşler, kerimeler, cariyeler, oğullar ve bunlardan ayrı bir sürü karmaşık şey. Ölenler için mezarlar hazırlandı. Mezar masrafları belirlendi. Tek tek notlar alındı, eşkaller tespit edildi ve tezkereler Maliye Nezaretine gönderildi. İskan senaryoları üretildi. Çarlık Rusya’sının himaye iddiasında bulunamaması amacıyla muhacirlerinin ellerinden Osmanlı tâbiiyetine giriş senetleri istendi. Sanki Kafkasyalılar Rus himayesini kabul etmişlermiş gibi.

Başbakanlık arşivindeki belge, “Arslan Bey riyasetindeki 101 hanenin Aziziye Sancağına bağlı Karaboğaz Kışlasına iskanından” dem vuruyordu. Büyük bir kısmı yollarda ölen muhacirlerden kalanların, derme çatma iskanından...

Bir zelzelenin içerisindeydik. Ne yaşama umudumuz kalmıştı. Ne de mukavemet gücümüz. Ya yok oluş başlıyordu ya da var olmak/var kalmak mücadelesine yeni giriyorduk. İkisi de zorluydu. İkisi de can sıkıyor ve ikisi de korkutuyordu yürekleri.

Samsun kasabasında ve sahilde misafireten iskan olunan Çerkes muhacirlerinden vefat edenlerin defni için yapılan masrafların miktarını gösterir vesika”. “Kılıçdede Tekkesinde bulunup vefat eden muhacirlerin kefen parasını havi defter”[ii] Okuyorum lakin ne okuma. Yüreğim ağlıyor. Muhacir ya ölmüş ya da ölmek üzere can çekişiyor. Biri harcadığı kefen ve sabunun maliye masarifatındaki uzantısını düşünüyor. Biri ölüyor ve yok oluyor.

“Kurupelit mevkiinde toplanan Çerkes muhacirlerinden vefat edenlerin yaş ve isimleri ile kefen masraflarını gösterir defter.”[iii] Göz yaşlarım döküldü deftere. Bir ırkın, bir kültürün, bir dünyanın, bir rüyanın yok oluşu böyle olmamalıydı. Hissettiğim acı karşısında bütün varlığım yok oluşa karşı müthiş bir direnç geliştirmişti. Artık üzülmüyordum. Ümit kaplamıştı yüreğimi. Eğer bir şeylerin bedelini ödemişlerse ölen insanlar. Beklenen güzel günler gelecekteydi. Filozof haklıydı, “Beklenen güzel günler gelecekse çekilen ıstıraplar kutsaldır.”

Başbakanlık Arşivi bu ve benzeri belgelerle dolu, himmet bekliyor. Bu belgeler gün yüzüne çıkmalı. Bir kaç eksik çalışma dışında bu belgeler hiç değerlendirilmedi. Bu konuya diaspora aydınları el atmak zorundadır.

Düşünsenize...
Derbent’de hastalıklar yüzünden vefat edenlerin isimleri ve künyeleri.... (17440)
Dereköy’de vefat eden Çerkes muhacirleri... (17439)
Terme kazası ve Akçay kazasında vefat eden muhacirler ve isimleri..... (17448)
Batum kazası ve civarında iskan olunan Çerkeslerden çiçek hastalığı ile ölenler..... (17459)
Çarşamba kazasında vefat eden Çerkeslerin isim, künye ve kabile isimleri... (17470)
Kılıçdere’de vefat eden Çerkes muhacirlerin isimleri ve vefat yaşları.... (17581)
bUnların dışında iskanın gelişimi, iç göçler, gelen insanların listeleri, Çarlık Rusya’sının sürgün baskıları, Osmanlı Devletinden yardım talepleri gibi bir sürü karanlık noktayı Başbakanlık arşivindeki belgelerle aydınlatmak mümkündür.

Sonuç olarak yüzlerce defter araştırmacı tarihçileri bekliyor. Acıya dayanmasını bilen, sabırlı ve iradeli araştırmacıları. “Sürgünün Karanlık Tarihi” Başbakanlık arşivinde aydınlatılmayı bekliyor.

Varolmak için sürgünün adını koymalıyız. Nereden geldiğimizi bilmek zorundayız. “Nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini de bilemez” Kuzey Kafkasyalılar, kültürlerini öğrenmek, bunu yaşamak ve geliştirmek, özünden ayırmadan dünyadaki gelişmelere uyarlamak ve köklerine bağlı gelişmelere açık bir hassasiyetle yeni nesillere aktarmak durumundadırlar.

Bütün bunlara rağmen yorumlar yok oluş üzerineydi. İnsanlar umutlarını yitirmişlerdi. Soru acımasızdı: Gelecekten dava adına ne devraldık ki? Hangi davayı nereye götüreceğiz. Aynen sürgününbaşlangıcındaki gibiyiz. Ne gideceğimiz yer belli ne de hedeflerimiz.

Derme çatma bir iskan, derme çatma hedefler, derme çatma fikirler. Fikirlerimiz kök salmadı toprağa. Bir tarafımız hep eksik kaldı. Hiçbir zaman tam anlamıyla benimsemedik bizim olmayan şeyleri ve ayakta kaldık ama nasıl ayakta kalma. Yarım yamalak ve derme çatma.

Hangi malzemeden hangi kurtuluş çaresini çıkartacak aydınımız. Kafkas intelijansiyası diyebileceğimiz neyimiz var. Aydınlandık mı ki aydınlatalım. Aydınlanmadan aydınlatmaya kanat çırpmak boşa kürek çekmek değil mi? Hangi fikir üzerine inşa edeceğiz kurtuluş çaresini. Hangi zemin üzerinde yeşerecek umut? 
Fırtınaya tutulan, yok oluşun eşiğindeki bir halkın son kurtuluş çaresi nedir? Bu soruyu bu halkın çocukları kendi kendilerine sormayacaklarsa kim kime soracak?

O halde! 
“Ya ölüm şarkılarımızı yarıda keser, ya da elimizden alınan dünyadan daha muhteşemini kurarız kendimize.” Yok oluşa meydan okuyoruz. Direniyoruz. Bugün güzel şeyler olsun için dün acı çekti halkımız. Ve öldü. Kurupelit’te, Derbent’te, Samsun’da, Kılıçdere’de, Harput’ta, Terme’de ve Akçay’da . Ve daha nice yerde.

Kimse unutmasın!
Sürgün nesliyiz biz. 21 Mayıs’da sürgünün yıl dönümü Buna asla hafızamızdan çıkartmamalıyız. Sürgün nesli her an direnç içinde olmalıdır. Sürgün nesli yok oluşa karşı bütün varlığı ile direnmelidir. 
Unutulmasın ki her şey köklerdedir. Ve umut bir gün geçmişten aldığı güçle yeniden yeşerecektir.


Başbakanlık Arşivi, Maliye Nezareti Masarifat Defteri Katoloğu, Cilt IX, (17110) 5.12.1281 – 8.18.1281
Başbakanlık Arşivi, Maliye Nezareti Masarifat Defteri Katoloğu, Cilt IX, (17330) 12.06.1281 – 12.02.1281
Başbakanlık Arşivi, Maliye Nezareti Masarifat Defteri Katoloğu, Cilt IX, (17336) 12.13.1280 – 12.25.1280

Murat Yavan
Nart Dergisi-Mayıs 2000

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı