Kafkasya'nın Çarlık Rusyası tarafında işgal edilmesinde önemli bir rol oynayan ve adı "gaddarlık" ile özdeşleşen, uyguladığı politikaları "ismimin yarattığı terörün, kalelerimizden daha güçlü bir şekilde sınırlarımızı korumasını istiyorum" diye savunan General Yermolov'un kahramanlaştırılmasına yönelik çalışmalara ilişkin Kavkazskiy Uzel sitesinde tarihçiler ile bir söyleşi düzenlendi. Sn. Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilen söyleşinin tamamını okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

"A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1860" adlı kitabı değerlendiren tarihçiler Rusya makamlarının General Aleksey Yermolov'u kahramanlaştırmaya çalıştığını belirttiler. İnsan hakları savunucularının görüşüne göre, generalin icraatlarındaki gaddarlık, KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi) halkının generale yaklaşımını değiştirmesine engel oluyor.

1818 yılında piyade generali ve 1837 yılında topçu generali olan Aleksey Yermolov, 1763'den 1864'e kadar süren Kafkas Savaşı'nın katılımcılarından biri idi. A.Yermolov'a dair günümüzdeki değerlendirmeler son derece çelişkilidir. Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayanların Yermolov algısı çoğunlukla son derece olumsuzdur. Onu "eli kanlı general", cellat, tenkilci olarak adlandırıyor ve hatta Kafkas halklarına soykırım uygulamakla suçluyorlar.

10 Nisan'da Moskova'da Uluslararası "Memorial" örgütünün binasında "A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1864" adlı kitabın tanıtımı yapıldı. Kitap, "Zvezda" dergisi redaksiyonu ve Petersburg'daki Avrupa Üniversitesinin ortak projesi çerçevesinde sivil haklar inisiyatifi komitesinin katılımıyla 2014 yılı sonunda basılmıştı.

"Kavkazskiy Uzel" muhabirleri, tanıtıma eseri derleyenlerden Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı Galina Lisitsına'nın, yayının sorumlu redaktörü Yakov Gordin'in ve tarihçilerle insan hakları savunucularının da katıldığını bildirdiler.

"Eskiden Yermolov'un mektupları tahrif edilerek yayınlanırdı"

Yayından sorumlu redaktör "Zvezda" dergisinin baş redaktörü Yakov Gordin, kitaba alınan mektup sayısının 500'den fazla olduğunu ve bunlardan 200 tanesinin daha önce hiç yayınlanmamış olduğunu söyledi.

Yakov Gordin, "19. yüzyılda mektuplar, tahrif edilerek, bazı yerleri atlanarak yayınlanıyordu. Bunun sebebi sansür ve şahsi mülahazalardı. Ve, doğaldır ki, bunları yorumlamıyorlardı. Şimdi bütün mektuplar orijinalleriyle karşılaştırılmış ve yorumlanmıştır. Yani bu, Yermolov'un mektuplarının ilk bilimsel yayınıdır", dedi.

Bununla beraber, Gordin'e göre Yermolov'un tüm mektuplarının kitapta yer aldığını iddia etmeye imkan yoktur, "bazılarının kime yazıldığı belli değil, bazı mektuplar da bulunamadı" diye ilave etti "Zvezda" dergisi baş redaktörü.

Gordin'e göre Yermolov'un mektuplarının yayınlanması "günümüz Rusya'sı için günceldir", çünkü "Kafkas Savaşı henüz sona ermiş değildir".
Yakov Gordin, kitabın sadece tarih uzmanlarını hedeflemediğinin altını çizdi. "sivil inisiyatif Komitesinde bu kitaptan söz ettiğimizde, Aleksey Kudrin -Rusya'nın eski maliye bakanı, sivil inisiyatif Komitesinin kurucularından biridir- insanların bu kitaba dokunmalarının, okumalarının ve üzerinde düşünmelerinin iyi olacağını söyledi"diye ilave etti.

"Kitap Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek açısından önemli"

"Zvezda" dergisi redaktörüne göre Yermolov'un Kafkasya'daki davranışları "yolu Asya'ya düşen" ve "nereye geldiğini anlamak istemeyen bir Avrupalının davranışlarıdır".

"O kendisini Asya fatihi olarak görüyordu ve o nedenle Kafkasya'ya atanmak istiyordu. O, büyük bir imparatorluğun küçük bir askeri değildi, kendisi imparatorluktan daha büyüktü ve imparatorluk onun projelerini hazmedebilecek kapasitede değildi".

RAN (Rusya Bilimler Akademisi) Rusya Tarihi Enstitüsü çalışanlarından kıdemli bilim adamı Lüdmila Gatakova, kitabın okuyucuya "gerçek Yermolov tasvirini" çizdiğinin altını çizdi.

"O çok yönlü bir şahsiyetti ve karakteri çok çelişkili vasıflarla doluydu". Lüdmila Gatakova bizatihi "Kafkasya mektuplarını" fedakarca bir çalışma ve Kafkasya araştırmalarına eşsiz bir katkı olarak değerlendiriyor. Sonuç olarak şöyle dedi: "Bu kitap Kafkasya araştırmacılarına gelecekteki çalışmalarında yararlı olacaktır, çünkü burada pek çok şahsiyet, hadise ve olgu hakkında bilgi edinebileceklerdir".

Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor. General Yermolov, 1818 yılı. Rusya sosyal bilimler üniversitesi doçenti Larisa Tsivijba, Lüdmila Gatagova ile aynı kanaatte olduğunu belirterek şu hususun altını çizdi:
"Kitapta, onun duygularını görüyoruz, böylesi şeyler genellikle araştırmaların kapsamı dışında kalır. Her mektupta tayinlerden bahsediliyor, insanlar değerlendiriliyor. Tüm bunlar, Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek bakımından çok önemli".

Rusya Devlet Arşivi müdürü Sergey Mironenko, mektup külliyatının "Yermolov kuşağının neden hedefine ulaşamadığı" konusunda zengin malzeme sağladığını belirtti.

"Yermolov dağlıların yüreğine öncelikle korku salmak istedi"

İnsan hakları örgütü "Memorial"'ın Konsey başkanı Aleksandr Çerkasov, Yermolov'un mektuplarında Sezar'ın "Galya Savaşı Notlarından" ve Tacitus'un eserlerinden kopya çektiğini ifade etti.

"İşte o kime öykünmüştü, ve sonuçta ne oldu? Neden birilerinin örneğine göre bir imparatorluk kurmaya çalışılırken, girişte Sezar ve Tacitus yakışıyor da, çıkışta pek öyle olmuyor? Neden imparatorluk kurma çabaları ya Üçüncü Roma veya Üçüncü Reich ile neticeleniyor? Bu mektuplar, iktidarı ele geçirip gaddarlık temelinde bir imparatorluk kurmaya çalışan bir insana dair ibret alınacak derslerle doludur. Şimdi yeni Tacituslar ortada yok, ama bir imparatorluğu sadece kılıçla kurmanın mümkün olmadığının idraki orta yerdedir".

Lüdmila Gatakova, Yermolov'un mektuplarından onun dağlılara "uygulanması gereken yegane politikanın" acımasızlık olduğu görüşünde olduğunun anlaşıldığını ifade ederek, şu hususun altını çizdi: "dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi".

İnsan hakları merkezi "Memorial"'ın konsey üyesi Oleg Orlov, Yermolov'un mektuplarının Kafkas Savaşı sürecinde "vahşetin sıradan olduğu" izlenimi bıraktığını söyledi.

Oleg Orlov, Yermolov'un bir mektubunda, kaleler zincirinin kurulmasından ve Çeçenlerin dağlara çekilmek zorunda kalmasından sonra "açlığın şimdi her zamankinden daha fazla kırıma sebep olacağını" memnuniyetle kaydettiğini söyledi.

Oleg Orlov ,Yermolov'un general Zakrevskiy'e 1818 yılında yazdığı bir mektubu okudu. " Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı, ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor." Diye yazıyordu Yermolov maiyetindeki generale.
"Yermolov rasyonel gaddarlığı Suvorov'dan öğrendi"

Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı ve mektupların yayıncısı Galina Lisitsına, "vahşetin Kafkas Savaşı sürecinde sıradan bir şey olduğunu "belirtti.

Galina Lisitsına konuşmasında "dağlıların Kazak stanitsalarına ve kendi komşularına yaptığı akınların insanlığa yakışmadığını ve vahşet düzeyinin yüksek olduğunu" söyledi.

Bu, hesaplı ve metotları bakımından canavarca bir politika idi.

Galina Lisitsına Kafkasya'nın, Yermolov'un dünya görüşünü ve dağlıları bastırma metotlarını seçimini etkilediğini belirtti. Yakov Gordin, Galina Lisitsına'nın komşular üzerine akın yapılmasını öngören dağlı saldırı sisteminin bir realite olduğu yönündeki görüşüne katıldığını söyledi. "Lakin, Yermoolov'un 1794 yılında Varşova'nın bir banliyösünü zapt eden Suvorov'dan öğrendiği şöyle bir rasyonel vahşet vardı. Suvorov o zaman askerlerine yağma için üç gün verdi ve sonra halkın Varşova'daki akrabalarının gelip, olup biteni görmelerine izin verdi, ve Varşova direnmeden teslim oldu. Suvorov böyle yaparak pek çok Rus ve Polonyalının hayatını kurtardığı kanaatinde idi. Yermolov aynı şeyi Dadi-Yurt'ta yaptı. Bu, hesaplı, metotları bakımından canavarca bir politika idi" dedi Yakov Gordin.

"Kavkazskiy uzel" sitesinde "Штурм селения Дади-Юрт в 1819 году" ("Dadi-Yurt köyüne 1819 yılında yapılan taarruz") başlığı altında yayınlanan makalede Dadi Yurt'un (Dada-Yurt veya Dadı-Yurt) Kafkas Savaşı sırasında 15 (28) Eylül 1819 tarihinde Rus askerlerinin taarruzu sırasında tamamen imha edilen bir Çeçen köyü olduğu anlatılıyor. Çarpışma neredeyse yarım günden fazla kadar devam etti ve ancak eli silah tutan tüm Çeçen erkekleri, en az 400 kişi öldürüldükten sonra sona erdi. Taarruzun ertesi günü Terek nehri geçilirken, Dadi-Yurt'ta ele geçirilen kızlardan 46'sı esarette aşağılanmaktansa ölmeyi seçerek suya atladılar ve muhafızlarını da beraber götürdüler.

"Yermolov Kafkasya'da taktik değiştirmeyi düşünmüştü"

Hal böyle olsa da Yermolov tedrici olarak "salt şiddetin problemi çözemediği" düşüncesine yaklaştı ve Gordin'in ifadesiyle "taktik değiştirme konusunu düşünmeye başladı". Gordin devamla "1826 yılında Çeçenistan'a tayin edilen general Petrov'a yolladığı talimatta, önemli olanın adil davranmak olduğunu, çünkü Çeçenlerin adalete önem verdiklerini" yazdığını söyledi.

Gordin'e göre vahşetin kapanış sahnesi Kafkas Savaşının sonunda Batı Kafkasya'nın fethi oldu.

Gordin "bunun tam bir soykırım olduğunu ve şayet Rusya bunu kabul etseydi Adigelerin Rusya'ya karşı tavrının değişeceğini, çünkü bunu adaletin tecelli etmesi olarak değerlendireceklerini" söyledi.

Kafkas Savaşı Adige halklarını yok olmanın eşiğine getirdi. Savaştan sonra Osmanlı imparatorluğuna kitlesel olarak sürgün edilmeleri neticesinde öz yurtlarında kalan insan sayısı 50 binin biraz üstünde idi.

Rusya makamları halen savaş sırasında Çerkeslere uygulanan soykırımı tanıma kararı almadı.

"Yermolov şimdi ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediliyor"

Devlet Tarih Müzesi çalışanı Aleksandr Smirnov, Rusya'da son yıllarda "general Yermolov'un anısının canlandırılması sürecinin" cereyan ettiğini söyledi.

Aleksandr Smirnov bu konuda şöyle konuştu: "1812 yılının 200'üncü yıldönümünde, anıt dikilmeye başlanınca Yermolov iki atlı anıta layık görüldü. Oysa daha önemli roller oynamış olan Barklay de Tolli veya Kutuzov'a sadece birer anıt dikildi". Yakov Gordin de Yermolov'un popülaritesinin " kısmen bizzat kendi elleriyle yaratıldığını" söyleyerek şöyle devam etti: "çok işler yaptı, göze çarpan biriydi, kendini satmayı çok güzel beceriyordu, ama Kuzey-Doğu Kafkasya'da ondan nefret ediyorlar, Batı Kafkasya'da ise onu hatırlamıyorlar bile. Rusya'nın kalan kısmında ise Yermolov'u, şimdi burada yaratmaya çalıştıkları ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediyorlar".

Yermolov anıtı Stavropol krayda, Mineralnıye Vodı'de 2008 yılı Ekim ayında dikildi. Bu anıt hala Stavropol krayın ve tüm Kuzey Kafkasya'nın çeşitli milliyetlerinden insanların farklı reaksiyonlarına hedef oluyor. 22 Ekim 2011'de meçhul şahıslar anıtı kirlettiler.

Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi doçenti Larisa Tsvijba bazı araştırmacıların "Kafkas Savaşı'nın vahşetini" inkar etmeye çalıştıkları görüşünde. Onlara göre,"hiçbir vahşet, hiçbir soykırım olmamış". Hal böyle olsa da, uzmanın görüşüne göre "Kafkasya'da fiili olarak Yermolov politikasına devam edildiğine dair bir emare henüz yok". Uzman sözlerine şöyle devam etti: "cumhuriyetlerin başındaki asker kökenli yöneticiler veya yeni KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi temsilcisi (birinci Çeçen Savaşı gazisi tümgeneral Sergey Melikov-Kavkazskiy Uzel'in notu) Kafkas Savaşını yöneten askerlerden daha az bağımsızdırlar. Zaten çağımızın gerçekliğinde bu politikayı sürdürmek mümkün değil". Larisa Tvijba Yermolov'un hatırasının "sadece Rusya'da güncel kalmaya devam ettiği" görüşünde. "Güney Kafkasya'da onu kimse hatırlamıyor".
"Bir dizi bölgede Kafkas Savaşı'nın kahramanları kültü yaratılmakta".

RGGU (Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi) dış politika ve bölgeler araştırması kürsüsü doçenti Sergey Markedonov, görüşlerini şöyle ifade etti: "Rusya'nın bugünkü Kafkasya politikasına tüm artıları ve eksileriyle bakacak olursak, iktidar Yermolov'un politikasını yürütmüyor. Ayrıca Yermolov politikasının tüm boyutlarıyla uygulanmasının günümüzde mümkün olacağını da düşünmüyorum. Yermolov'un Kafkasya'da savaştığı sırada karşısında belli bir düşman vardı. Günümüzdeki terörist faaliyetleri savaş olarak adlandırmak mümkün değil."

Yermolov'un anısına nasıl yaklaşıldığı konusuna gelince, Markedonov "durumun Stalin güzellemesiyle aynı olduğu" görüşündedir.


"Bu, geçmişteki bir örneği günümüzün bir problemi için kullanma çabasıdır. Bu tip insanlar Yermolov'u Kafkasya'da düzeni sağlamış çelikten bir adam olarak görüyorlar. Bunu yaparken, o zamanki Kafkasya'nın bir cephe sahası, şimdi ise Rusya'nın bir parçası olduğunun farkında değiller."


Dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi.


Markedonov, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Yermolov'un resmi düzeyde bile olumsuz olarak algılandığını söyledi.
"Bu Çeçenistan'da ve Dağıstan'da böyle oluyor. Dağıstan'da fiili olarak geçerli olan resmi görüş Resul Hamzatov'un şu dizelerinde ifadesini buluyor: "Kafkasya'yı feth eden Yermolov'un Rusya'sı değil/ Puşkin'in Rusya'sıdır Kafkasya'yı feth eden". Oysa bu satırlarda bir hayli kurnazlık var. Çünkü Puşkin Yermolov'a iyi davranırdı."


Diğer taraftan Markedonov, Stavropol krayı ve Krasnodar krayı ile Rostov vilayetinde bir "Kafkas Savaşı kahramanları kültü yaratılmakta olduğunu" söyledi. "Rusya sınırları dışında Yermolov adı yalnızca tarihçiler için bir anlam ifade ediyor".


Moskova Carnegie Merkezi bilimsel konsey üyesi Aleksey Malaşenko 1990'larda Yermolov'un Çeçenistan'da savaşmış Rus askerleri arasında çok popüler olduğunu ifade etti. "Onlar için o zaman Yermolov, Suvorov gibi, Stalin veya Kutuzov gibi biriydi".


Malaşov, Yemolov uygulamasının "günümüzde de kullanılabileceği fikrine "kesinlikle katılmadığını ifade ederek sözlerini şöyle noktaladı: "bundan başka düşmana karşı davranış da değişti. 19.yüzyıl generalleri nin dağlıları "saygıdeğer düşmanlar" olarak değerlendirmesi tipik bir hadise iken, şimdiki subay ve generallerin hatıratlarında söz konusu edilenler,"kendilerine karşı her türlü aracın kullanılmasının mübah" olduğu haydutlardır ".


Kaynak: Kavkazskiy Uzel sitesinden (11 Nisan 2015) Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Kuzey Kafkas halklarının sürgünü ve müteaddit defalar jenoside maruz kalmaları, temel insan hak ve hürriyetlerinin garanti altına alındığı uluslararası hukuk alanında henüz bir hak arayışına dönüşebilmiş değildir.

İngiliz ve Osmanlı devletlerinin resmi kayıtlarına geçen 1864'teki Kafkasya sürgünü ve jenosidi tarihte bir kere yasanmış ve tozlu raflarda yerini almış bir olay olmayıp tam tersi kötü sonuçları günümüzde dahi devam eden feci tarihsel bir kazadır.

1864'te yaşanan birinci sürgünün kötü sonuçları adeta mağdurlarından torunlara miras olarak kalmış, üstelik mirasa yeni sürgünlerle ilaveler yapılmıştır. Yani Kafkasya'daki ilk sürgünün acıları telafi edilmeden yeni sürgünlerle mağduriyetler çoğaltılmıştır.

Kafkasya'yı Kafkasyalılardan arındırma süreci uzun savaşların ardından yerli halkların Rus Çarlığı'na yenilgisiyle 1859-1864 yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüş, zaman içerisinde bu yok etme planı uluslararası hukuk açısından ancak jenosit ile tanımlanabilecek uygulamalarla bugüne kadar devam ede gelmiştir. 19. yüzyılda Çarlık Rusyası, 20. yüzyılda SSCB ve şimdi Rusya Federasyonu, sürgünü Kafkasyalıların bir alın yazısı haline getirmeyi başarmıştır.

Rusların Kafkasya'ya yerleşme politikasının sonucu olarak;sadece 1864'te 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan olmuş, binlercesi sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can vermiş, binlercesi Karadeniz'in dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğulmuş, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalanmış, binlercesi getirildikleri yerlerde köle olarak satılmış, yüzlerce kadın zorla tecavüze uğramıştır. Ayrıca sürülenlerin toprakları, evleri ve sahip olduğu diğer tüm mal varlıkları Kafkasya'ya ikame ettirilen Rus ve Kazaklara verilmiştir. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına dökülen insanların yüzde 30'unun henüz sürgün yolculuğu tamamlanmadan telef olduğu yönünde bilgiler arşiv kayıtlarında mevcuttur.

Sözgelimi insan yüklü gemilerin boşaltıldığı yerlerden biri olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu..." diye yazmıştır. (1) Hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezarın olduğu yine kayıtlarda yerini almıştır. Sürgün sürecinde Trabzon'daki Rus Konsolosu sürgün kararını yürüten General Katraçef'in tanıklığı şöyledir: 

"Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." (2) Rus makamları sürgün suçlamalarından kaçabilmek için bu tarihi trajediyi göç kavramıyla izah etmeye kalkışmıştır. Ancak insanların bile bile ölüme razı olduğu zorlayıcı ortamı izah etmesi açısından Çarın Kafkasya'ya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosu'nda Batı Kafkasyalılara gönderdiği şu ferman yeterlidir: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (3) Yurtlarından edilen Kafkas halkları Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak, Lübnan, Kuveyt, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova gibi dünyanın 40 değişik ülkesinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Mevcut Rus, Osmanlı ve Avrupa kayıtlarına göre, 1862-1870 yılları arasında sürgüne gönderilenler 1,2 ile 2 milyon civarındadır. Yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalının yolculuk sırasında veya vardıkları Osmanlı limanlarında öldüğü bilinmektedir. (4) Sürülenler bir daha vatanlarına geri dönememiş, ancak onların torunları Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra vatanlarına gitme şansı elde edebilmişler ama dedelerinin kaybettiklerini geri verecek ne bir makam bulabilmişlerdir, ne de bu yönde bir kamu iradesi. 

1943-1944 Sürgünü 

Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır.

Sürgünün devam eden bir sonucu olarak diasporada yaşayanlar, anavatanlarından uzak olmaları nedeniyle kültür ve dillerini günbegün kaybediyorlar. Mevcut temel hak ve hürriyetler perspektifinin, bu kaybın önüne geçilmesinde referans olma yeteneği var mıdır? Ataları sürgün edilen halkların tekrar vatanlarına dönebilmesi temel haklar kapsamında değerlendirilmediği sürece mevcut politik iradelerin bu konudaki olumsuz yaklaşımlarını aşmak kolay kolay mümkün olamamaktadır. Uluslararası hukuk metinleri ortaya çıkmadan ve temel insan hakları birtakım sözleşmelerle garanti altına alınmadan önceki dönemlerde vuku bulmuş olmalarına rağmen etkileri hala devam etmekte olan olayların mağdurlarının mağduriyetlerini telafi edecek uluslararası bir hukuk anlayışı, uluslararası hukuk metni ve bunu uygulayacak bir mekanizma şimdi bile ortaya çıkabilmiş değildir. 

Bir milletin yok ediliş fermanı 

1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar tekrar anavatanlarında toparlanma fırsatı verilmeden Kafkasya'nın bakiyeleri sayılan halklar bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Yosef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir soykırıma maruz bırakıldılar. Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yaparak ihanet etmekle suçlanmışlardı.

23 Şubat 1944 günü yani Kızılordu'nun 26. kuruluş yıldönümünde şenliklere davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar apar-topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü. Aynı şekilde 2 Kasım 1943'te Karaçaylılar, 8 Mart 1944'te de Balkarlar Sibirya ve Kazakistan'a sürüldüler. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri de sürgün edilen halklar arasındaydı.

Sovyet Rusya, sürgün operasyonunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Her aileye 20 kg. bagaj izni verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti: İnsanların yüzde 20'si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor. 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekûn sürülen Çeçen-İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verdi. 12.0I.1958 tarihinde Groznenskiy Raboçiy gazetesi, sürgünden dönenlerin sayısını 200 bin olarak yazmıştır. (5) Ancak sürgünden 4 yıl öncesinin yani 1939 yılının resmi kayıtlarına göre yeni kurulan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Çeçen ve İnguşlar'ın nüfusu 488 bindi. Süngünden sonra (1959'un rakamlarına göre) Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311.2 binden ibaretti. (6) 

Haybah katliamı 

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti'nde tüm köyler sürgüne tabi tutulurken ulaşımın ve insanların tahliyesinin zor olduğu bölgelerde ise jenosit uygulamalarına gidildi. 27 Şubat 1944'de yaşanan Haybah katliamı buna bir örnektir.

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti Adalet Bakanı eski Yardımcısı Ziyaudi Malsagov tanık olduğu olayları şöyle anlatmaktadır: 
"Cumhuriyetin diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden ve mezralardan toplanan halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle arkada bırakıldılar. Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat 09.00'da bu insanlar şu ahıra sürüldü...Üstlerinden kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o an emretti: -Ogon! (Ateeş!)

...Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya 700 insan ahirin içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü. (7) Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıklar'ın zulme uğradığını itiraf etti. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşlar'ın ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilerek toprakları Gürcistan, Dağıstan ve Kuzey Osetya'ya paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 9 Ocak 1957'de yeniden kuruldu.

Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı. 

Kırım ve Ahıskalıların sürgünü

Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı. 

Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak yada yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayati Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. Camiler de ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyet'inin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel var.

Ahıskalıların yüz yüze oldukları en büyük dram ise sürgün edildikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Rusya Federasyonu(Krosnodar Kray), Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım provokasyonlar sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krosnodar ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. En büyük sorunları hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. Yani 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi. 

Karaçay-Balkarların Sürgünü 

2 Kasım 1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944'de aynı akıbete Karaçaylılarla aynı etnik kökenden gelen Balkarlar maruz kaldı. 

Avrupa'nın göbeğindeki vahşet

Kafkasya'da 1943 ve 1944'de yaşanan sürgün olayının görmezlikten gelinen bir de Avrupa ayağı var. İnsanlığın kara tarihine Drau Faciası olarak geçmesi gereken bu olayda İngiltere ve Amerika'nın sorumluluğu inkar edilemez bir gerçektir. Almanlarla birlikte gönüllü yada esir olarak veya kendiliklerinden Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine ulaşmış bulunan Kafkasyalılar, Ruslara teslim edilmek istenince tam bir insanlık faciası yaşanmıştır. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma ile İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verildi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalılar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak buna olumlu cevap verilmemiştir. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur. 

Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. 

Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır: 

-Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakaları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler. (8) 

Sürgünün devam eden kötü sonuçları 

Kafkasya'nın kaderi haline getirilen sürgün ve jenosit, 1994-1996 arası ve 1999'da Çeçenistan'da kendini yeniden hatırlattı. 1864'te sürülen halklar gittikleri yerlerde kendilerine yapılan muamelelerin temel insan hakları kriterleri açısından ele alınması ve hukuk temelli bir yoruma kavuşturulması gerekmektedir.

Kafkas sürgünü dünya tarihinin en trajik olaylarından birisi olmasına rağmen uluslararası anlaşmalarla çerçevesi çizilmiş temel insan hak ve hürriyetlerinin uygulama alanlarında bir karşılık bulamamış olması anlamlıdır.

Tarihi felaketin kurbanlarının haklarının iadesi için uluslararası hukuk mekanizmasını çalıştıracak güçlü iradeler ortaya konamamış ve sorumluların tespiti ve yargılanması süreçleri başlatılamamıştır. Çeçenistan'da 1999'da başlayan savaşla birlikte 500 bine yakın insanin mülteci durumuna düşmesi Kafkas haklarının sürgün ortamından kurtulamadıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası hukukun bir parçası olma konusunda açıkça direnç gösteren Rusya, çevresiyle ilişkilerini emperyalist emeller üzerinde kurmaktan vazgeçmediği sürece Kafkasya'nın alınyazısı haline gelen sürgün ve jenosit tarihi de sona ermeyecektir. Rusya'nın emperyalist ilgisi kendi toprakları dışındaki yakın çevresiyle sınırlı değildir. Rusya Federasyonu, bir asra yaklaşan bir süredir kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmalarına rağmen diğer Kafkas Cumhuriyetleri'ne karşı da emperyalist bir ruhla hareket etme çelişkisi içerisindedir. Üstelik SSCB'nin dağılmasından sonra bile Çeçenistan dışında diğer Kafkas ülkelerinden hiçbirinde Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğünü tehlikeye sokacak ciddi bir hareket gözlemlenebilmiş değildir. Tam tersi Rusya'nın egemenliği altına aldığı yerlerdeki korku ve kuşkuya dayalı baskıcı tutumları ve beslediği emperyalist ruh, bölge insanlarına 1864'ü unutma şansı vermemektedir. Rusya buralarda kendi egemenliğinden şüphe edercesine hareket etmekte ve halkların dizginlerini elinde tutmak için baskıcı eğilimlere yönelmektedir.
Rusya bugün de bazı uluslararası metinlere imza atmakla birlikte özellikle Avrupa ülkelerinin güvenini hala kazanamamıştır. 

(1) "Papers Respecting the Settlement of Circassian Emigrants in Turkey", Londan Printed by Harrison and Sons. 
(2) age.
(3) Tarihte Kafkasya, General İsmail Berkok, İstanbul 1958, İstanbul Matbaası, Sayfa 526
(4) The Status of the Muslim Under European Rule:The Eviction and Settlement of the Cerkes, Journal of the Institute Minorty Affairs, Vol.1, No:2.
(5) Tarık Cemal Kutlu, Çeçen-İnguşlar'ın Bütünüyle Sibirya İçlerine Sürgünü, (23/24 Şubat 1944 - 9 Ocak 1957)
(6) RGİA, F.571; Aktaran: V.M.Kabuzan, Naseleniye Severnogo Kavkaza v XIX-XX vekah Sn.Petesburg 1996, s.145
(7) Uciyev (Utsiyev), Abu. "Xhaybax, Xatn' sanna..."Daymoxk gazete, Grozny 30 Avgust 1991 ;İsmailov ,Abu. "Vayna diclurdac Xhaybaxan qhiemat de" , Daymoxk, Grozny 22 fevral 1992. Aktaran: Tarık Cemal Kutlu, Genosidin bir başka örneği: Xhaybax (Haybah) katliamı ( Şubat 1944)
(8) Drau Faciası ile ilgili olarak o dönemin tanıklarından Musa Ramazan'ın "Bir Göçmenin Anıları" ve Mahmut Aslanbeg'in "Karaçay Türklerinin Faciası" adlı kitaplarına başvurulabilir.

Türk hükümeti Kuzey Kafkasya göçmenlerini karşılamak üzere şu limanlan açmıştı: Trabzon, Samsun, Sinop, Akçakoca, Mudanya, Çanakkale, Gelibolu, Selanik, Köstence, Varna ve İstanbul. İstanbul limanı, sadece transit geçiş noktası olarak görev yapıyordu, çünkü 1865 yılında Türk hükümeti Çerkeslerin başkente girişini yasaklamıştı. Çerkes muhacirlerin buraya gelişlerinde, mutlaka, İstanbul'da ikamet edecekleri süreyi belirten bir özel izin belgesine sahip olmaları gerekiyordu.

Trabzon çevresinde büyük bir muhacir kampı oluşturulmuştu. Nisan 1864'te buraya 18 bin Çerkes taşıyan 34 tekne yanaştı. Zaten o sırada limanda 20 bin muhacir bulunuyordu. Bu durum üzerine Vali Emin Paşa, sadece 6 bin Çerkes'e kıyıya inme izni verince izdiham yaşanmış ve 100 kadar insan ezilerek ölmüştü. Buna rağmen, yeni gelen teknelerin çoğunda belirlenen sınırın iki misli yolcu vardı. Bu yüzden yolda yer darlığından havasız kalarak ya da ezilerek 134 kişi ölmüştü.1864 Mayıs ayında 27 bin kişi daha Trabzon'a geldi.

Sürgün edilenlerin yabancı topraklarda düştüğü zor duruma değinen Vsemirnuy Puteşesntvennik Gazetesi 1871 yılında şunları yazıyor.”Bir yıl içinde göçmenlerin üçte ikisi öldü. Batum yakınlarına yerleşen 22.000 göçmenden sadece 7.000 kişi kaldı.Samsun civarına yerleşen 30.000 kişiden 1.800 kişi kaldı.Binlerce insan ölüyor, çocuklara gelince bu zavallılar mal gibi satılıyorlar.Gençler hizmet için orduya giriyor.”

Çarlığın propogandacılarından Y. Drozdov da şöyle yazıyor:”Yolda gözümüzün önünde arz eden sarsıcı manzara şöyleydi:Oraya buraya dağılmış ve köpekler tarafından parçalanmış, yarı yenmiş çocuk, kadın ve yaşlı cesetleri…Açlıktan ve hastalıktan tükenmiş, zayıflıktan bacaklarını zor kaldıran, bitkinlikten düşen ve aç köpeklere canlı canlı yem olan göçmenler

Bu ölçülerde ve böyle sefalete insanlık nadiren şahit olmuştur.Ama bu savaşı vahşiler üzerinde etkili olmak onları ulaşılmaz dağlık kovuklarından çıkarmak ancak dehşet salmakla mümkündü”.

Bu sırada ortaya çıkan tifo ve suçiçeği nedeniyle muhacirler arasında ölüm oranı çok yükselmişti. Trabzon'daki Rus konsolosu, 1864 yılında gönderdiği raporda, sürgünün başında Trabzon ve civarına 247 bin canın ulaştığını, ancak 19 bininin öldüğünü, günde ortalama 180–250 kişinin ölmekte olduğunu, şimdilerde ise 63 bin 290 kişinin kaldığını bildiriyordu. Trabzon'a ulaşabilenler kara yoluyla Samsun ya da Erzincan'a yönlendiriliyorlardı.

Aşağıda verilen sayılar göç eden dağlıların ölüm oranını yansıtan sayısız göstergeyi ispatlayan örneklerdir: 1864 yılında Trabzon'a gelen bir gemideki 600 yolcudan sadece 370 kişi canlıydı. Trabzon’dakinden sonra göçmenlerin toplandığı ikinci büyük kamp olan Samsun'da (10 bin kişilik) tifo salgını sırasında ölüm vakası günde 200 kişiye kadar yükselmişti. Alman gazetesi Allgemeine Zeitung'te şunlar yazılıyordu: "Ölümler, sadece Çerkesler arasında değil, yerli halk arasında da duyulmamış boyutlardaydı ve 50 000'e yakın ceset gömülmüştü."1864 yılında Kıbrıs'a yanaşan gemide, "2 700 kişiden sadece l344'ü karaya inmişti, kalanı ise ya ölmüştü ya da geminin içinde ölmek üzereydi... Her gün, kırk elli yolcu ölüyordu; karaya çıkışların dördüncü gününde bile bu böyleydi.

Adolf Berje de şunları yazıyor: "... 1864 yılında Transkafkasya'dan, İstanbul üzerinden Yunanistan'a, oradan da İtalya'ya gittim. Batı Kafkasya'da savaş yeni sona ermişti ve Dağlıların Türkiye'ye göç ettiği en yoğun dönemdi. Anadolu kıyılarını izlerken onlara çoğunlukla açık denizde rastladım. Batum'da ve Trabzon'da acıklı durumlarına tanık oldum. Aynı yılın kasım ayında Avrupa'dan dönüş yolunda onları Rusçuk'ta ve Silistre'de öncekiyle karşılaştırılamayacak derecede kötü durumda buldum. Fakat Novorossiysk koyunda Dağlıların bende bıraktığı izlenimi hiçbir zaman unutmayacağım. Burada, kıyıda yaklaşık 17 bin kişi toplanmıştı. Yılın bu geç, havanın bozuk ve soğuk zamanında yaşamlarını sürdürecek temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum olmaları, yayılan tifo ve çiçek salgını durumlarını iyice umutsuz kılıyordu. Gerçekten şu manzarayla kimin yüreği parçalanmaz ki; açık havada, ıslak toprakta iki yavrusuyla paçavralar içinde yatan genç bir Çerkes kadını... Yavrularından biri ölüm öncesi titremelerle yaşamla mücadele ediyor, diğeri de artık son nefesini vermiş annesinin katılaşmış göğsünde açlığını gidermeye çalışıyor. Böyle sahnelere sık rastlanıyordu. Bütün bunlar dini fanatizmin ve Dağlıların, Osmanlı ajanlarının parlak renklerle tasvir ettikleri, onları Türkiye'de bekleyen geleceğe sarsılmaz inançlarının kaçınılmaz sonuçlarıydı..."

Çerkesler, varış limanlarındaki kamplarda bir süre tutulduktan sonra yerleştirilmek üzere iç vilayetlere yönlendiriliyorlardı. Daha önce üzerinde durulduğu gibi, padişah hükümeti, yerleştirilecekleri yerlerin seçiminde stratejik düşüncelerle hareket ediyordu. Hıristiyanların yaşadığı vilayetlerde, Müslüman öğenin güçlendirilmesi ve çoğaltılması; savaşkan Çerkeslerin, egemenlik altındaki ulusların, öncelikle de Hıristiyan olanların, kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında kullanılması ve merkezî iradenin güçsüz ve padişah hükmü ancak temsili kaldığı için doğuştan yerli Müslüman halkın sürekli ihtilaf içinde olduğu yerlere Çerkeslerin yerleştirilmesi amaçlanıyordu. Avrupa'daki topraklar (Balkanlar), Ermeni vilayetleri Mezopotamya ve Ortadoğu'nun bir kısmı böylesi bölgelerden sayılıyordu. Bununla birlikte, Çerkeslerin Anadolu'da iskânı sırasında Türk hükümetinin bir başka duruma daha hâkim olması gerekiyordu:

Muhacirleri sık bir hat içinde ve yoğun olarak yerleştirmemek.

Bu, Çerkeslerin kendi aralarında dayanışma sağlayarak bir dirence yol açabilirdi. Bu nedenle Çerkesler adeta serpiştirilerek yerleştirildi.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçürtülmesiyle birlikte, Türk hükümetinin karşısına, imparatorluğun ağır malî şartları içinde bir de muhacirlerin geçimlerini temin etme sorunu çıkmış oldu. Bu sorun, daha 1852 yılında İstanbul'a gelen 47 dağlının, Türk hükümetine kendilerine parasal yardım yapılması için müracaat ettikleri sırada Babıâli'nin görüşme gündeminde yer almıştı.28 Ekim 1852 yılında (14 Muharrem 1269) Babıâli'den çıkan kararda, özellikle, "Bize gelen Çerkes muhacirler parasal yardım dileğinde bulunmaktalar. Ancak, gelmekte olan başka muhacirler için örnek teşkil eden bu yöntem hazine için ağır bir külfet getirecektir. Böyle bir tasarruftan kaçınmak şarttır. Bu nedenle gelenlere devlet mülkü (miri arazi)den boş toprak tahsis ederek, evlerini inşa etmelerine ve menkul mallar edinmelerine, meselâ 4–5 yıllığına kendilerini her türlü vergiden muaf tutarak yardımcı olmalı. Böylece hem onların maddî ihtiyaçları karşılanacak hem de boş topraklar ihya edilecektir" denmekteydi. Babıâli’nin aldığı bu karar, Çerkes muhacirlerin iskânında temel alınan siyaset oldu. Babıâli’nin kararı uyarınca Çerkes muhacirler, on yıl süreyle askerî yükümlülük ve vergiden muaf sayıldılar; kendilerine ev ya da inşaatının bedeli, aile başına da iki öküz verildi. Ayrıca, göçmenlerin Hıristiyan köylerinde meskûn kişilerin evlerine yerleştirildikleri, yanlarına yerleştirildikleri ailelerin ise muhacirlerle meşgul olmaya, evlerini bedava inşa etmeye, ailelerinin bakımını ve taşınmalarını kendi ceplerinden sağlamaya zorlandıkları sık sık görülmekteydi.

Türk hükümeti, Çerkes iskânını düzenlemek üzere üç komisyon kurdu: Balkanlar, Küçük Asya ve Ortadoğu ülkeleri iskân komisyonları.

Kafkasyalı muhacirlerin Balkanlara yerleştirilmesi işiyle Çerkes kökenli Nusret Paşa'nın öncülüğündeki bir komisyon ilgileniyordu. Onun çabaları ve becerikli yönetimi sayesinde Çerkeslerin Balkanlara yerleştirilmesi çok kısa süre içinde ve önemli bir kayıp olmaksızın gerçekleştirildi. Çerkesler Trabzon'dan Bulgaristan'daki limanlara ulaşıyor (özellikle de Varna'ya), buradan da yerleşmeleri gereken yerlere gidiyorlardı. Varna'ya 1864 Aralık ayı başında 7 bin, Aralık sonunda da 7 bin 400 Çerkes daha geldi. Göçleri sırasında herhangi bir ölüm vakası tespit edilmedi.

Kuzey Kafkasya Müslümanları, Balkanlarda Dobruca bölgesinin kuzeyine ve merkezine, Tulca, Babadağ, Boğazköy (Çernavoda), Köstence şehirlerinin civarıyla Varna yakınlarına, Tuna, Rusçuk, Nikopolis, Vidin, Silistre, Kolarovgrad şehirleriyle, Sofya ve Niş çevresine yerleştirilmişlerdi. Çerkesler, Makedonya ve Trakya'daki Selanik, Larissa ve Serez'e yerleştirildiler. Bunların dışında, Çerkesler ayrıca Kosova ve Filibe ovalarına da yerleştirilmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki vilayetlerine yerleştirilen Kuzey Kafkasyalılar, Kemal Karpat'a göre, genel olarak 12 bin aile, İzzet Aydemir'e göre ise, 200 ile 400 bin kişilik 50 bin aileydi. Osmanlı’nın resmî istatistik kayıtlarında ise, Bulgaristan ve Sırbistan sınırına yerleştirilenlerin, 200 bin kişiden oluşan 70 bin aile olduğu belirtilmektedir.

Kafkas göçmenlerinin büyük bir bölümü Küçük Asya, Anadolu'nun batısı ve ortasına yerleştirilmişti. Mc Carthy'nin de teyit ettiği gibi, aslında Çerkesler Anadolu'nun her tarafına yerleştirilmişlerdi. Hâlbuki 1877–78 Rus-Türk Savaşı öncesinde Osmanlı makamları, Rus hükümeti ile yapılan anlaşma gereğince, Çerkesleri Rus sınırı yakınlarına ve Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere iskân etmiyordu. Tek istisna, 1866–67 yıllarında Osetlerin (15 aile–350 kişi) Sarıkamış'a ve önemsiz sayıda Çeçen'in Kars ve Erzurum'a yerleştirilmesiydi. Türk yazarı A. Saydam’ın da vurguladığı gibi, "Elimizde bulunan dönemin belge ve gazetelerinden edindiğimiz kanaat göçmenlerin gönderilmediği tek bir vilayet kalmadığıdır. Bir tek Kudüs, Basra, İşkodra, Hersek, Yemen ve Hicaz'a gönderildikleri söylenemez. Bu vilayetlerin dışında kalan yerlere değişik sayıda muhacir gönderilmişti".

Çerkesler Anadolu'da Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı ve Bursa'ya gönderilmişlerdi. Kafkasya'nın farklı Müslüman halklarının Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilişleri etnik açıdan ele alındığında ortaya çıkan tablo şöyledir:

Abazalar
Samsun, Tokat, Sinop, Balıkesir
Şapsuglar
Samsun, Balıkesir, Bolu, Aydın, Sakarya
Ubıhlar
Balıkesir, Bolu, Sakarya, Samsun
Biceduhlar
Çanakkale (Biga)
Natuhaylar
Kayseri
Temirgoyevler
Bolu (Düzce)
Kabardinler
Kayseri, Tokat, Sivas
Beslenevler
Çorum, Amasya
Mahoşevler
Samsun (Alaçam)

1866 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 4 bin 989 Çeçen aileden bin 200'ü Res-ul Ayn'a gönderilmiş, geriye kalanı ise aşağıda gösterildiği gibi yerleştirilmişlerdi

Sivas çevresine(Şarkışla, Aziziye, Elbistan bölgelerine), 47 aile
Amasya bölgesine, 25 aile
Halep, Çardak (Habur) bölgelerine, 90 aile
Adana bölgesine, 46 aile
Erzurum ve Muş bölgelerine, 14 aile
Hınıs bölgesine, 24 aile
Kars bölgesine, 47 aile

Çerkeslerin bir kısmı da Diyarbakır, Mardin, Halep ve Şam vilayetlerine ve 1868'de ilk Çerkes grubunun geldiği Ürdün’e yerleştirilmişlerdi. Göçmenlerin en kalabalık kısmı Şapsuglar, Kabartaylar, Abazalar ve Biceduhlardan oluşuyordu. Göçmenler, Ürdün'e Beyrut üzerinden deniz yoluyla ya da Halep ve Şam üzerinden kara yoluyla ulaşıyorlar, Amman'a 50 km uzaklıkta olan Ceraş haricinde, Amman'ın 12–15 km yakınlarındaki her yere yerleşiyorlardı. Çerkeslerin Ürdün'de kavimlerine göre yerleştirilmeleri şöyleydi:

Amman
Şapsuglar, Kabardinler, Abazalar
Bade Şehir
Şapsuglar, Biceduhlar, Abazalar
Sveley
Kabardinler
Ceraş
Kabardinler
Ruseyfa
Kabardinler
Zagra
Kabardinler (1902–05 göçünde)
Naur
Abazalar, Biceduhlar

Çerkeslerin Ürdün ve Suriye'ye yerleştirilmelerinin özel nedeni, padişah hükümetinin muhacirleri Bedevi kavimlerine karşı kullanmaya eğilimli olmasıydı. Çerkeslerin, resmen hazineye ait görünen ama aslında Bedevilerin olan topraklara yerleştirilmeleri, iki halk arasında düşmanlığın anında kıvılcımlanmasına neden olmuştu. Çerkeslerin, padişah toprağını göçebe Bedevilerin akınlarından korumaları için kentlerin etrafında halka oluşturacak biçimde iskân edilmelerinin nedeni buydu. Aynı amaçla, sonraları Şam-Hicaz demiryolu boyunca da Çerkes yerleşimleri ortaya çıktı.

1867'den itibaren bir Kuzey Kafkas kavmi daha Türkiye'ye göçe koyuldu: Abazalar. Nisan 1867'de Türk hükümeti 4 bin Abaza ailesinin göç etmesine izin verdi. Abazalar Trabzon, Sinop, Samsun limanlarına getiriliyor, oradan da İzmit, Mudanya, İzmir, Mersin, Samsun, Silifke ve İskenderun üzerinden Kocaeli, Viranşehir, Karahisar, Kütahya, Manisa, Denizli, Niğde, Maraş, Kayseri, Erzincan, Maden, Konya, Burdur ve Urfa'ya doğru yönlendiriliyorlardı. Abazalar’ın bir bölümü, bin 32 kişi, Bulgaristan'da iskâna tâbi tutulmuşlardı.1867 yılında göç etmiş Abazaların sayısı genel olarak 10 bin 865 kişidir. Abazaların, Türklerin kışkırtması ile başlattıkları ancak başarısız olan isyanlarından sonra topluca (200 bin kişi) Türkiye'ye sürülmeleri ise 1878'de olmuştur. Ş.D. İnal-İpa'nın da belirttiği gibi, "muhacirlerin sürülmesinin ardından, bir tek Megreli sınırında Samurzakan Abazaları ile biraz Abzuy ve Bzıb kalmıştı".

Böylece, 1857–66 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Çerkeslerden 200 ile 400 bini Balkanlara, l milyonu Anadolu'ya, 25 bini Suriye ve Ürdün'e, 10 bin kadarı da (aslında Cihetler, biraz da Ubıh) Kıbrıs'a yerleştirilmişlerdi.

Türk hükümetinin Kuzey Kafkasyalıları iskân planları Hıristiyan tebaa arasında kuşkuyla karşılanıyordu. Rusya'nın Edirne konsolosunun 12 Aralık 1860'taki raporunda, vilayete Kafkas muhacirlerin gelmesinin "yerli Hıristiyanlar arasında çok olumsuz bir izlenim yarattığını" belirtmesi buna bir örnektir. Konsolos, "Akıl mantık kalmadı" diye yazıyor, "iş geldi Rusya’ya karşı mesnetsiz, kötü niyetli suçlamalara dayandı: Bir yandan, ülkede sönmekte olan Müslüman halk yerleşimini desteklemek ve Türkiye'yi taze bir orduyla donatmak, diğer yandan da Bulgarlara Rusya'ya göçmeleri için davet çıkarırcasına dalkavukluk ederek Hıristiyanlığı zayıflatmak".

Yunanistan'ın Epir bölgesine bin Çerkes ailesinin iskân edilmesinin olumsuz sonuçlarına yöredeki Rus konsolosu şöyle işaret ediyordu: "Epir'de tamamen Hıristiyan nüfus meskûndur. Buradaki dağlıların arasına çok sayıda Müslümanın sokulması çok kötü bir etki uyandıracak ve akıllara durgunluk verecek sonuçları olacaktır."

Endişe artıyordu; çünkü gelen muhacirler silahlıydı, yerel Türk makamlarının göz yummasıyla da, Hıristiyanların diledikleri saldırı nesnesi olduklarını farkediyor, çapulculuk ve yağmalamaya girişiyorlardı. Varna'daki Rus konsolosu, bir grup muhacirin yerine ulaştığını bildirirken, "En kaygı verici olan gelen Çerkeslerin tutumu. Salınmış oldukları her yerden yağma ve zorbalık öyküleri duyuluyor. Gerçi Hıristiyanlar adet olduğu üzere Türklerden daha çok çekiyor ama onlara da aman vermiyorlar" diyordu. Trabzon’daki Rus konsolosu, yerel makamların muhacirler karşısındaki iradesizliğini, "Çerkeslerin üzerinde hiçbir yaptırım yok ve yerel makamlar onlardan korkuyor" cümlesiyle ifade ediyordu. Bölgeye ulaşan çok sayıda silahlı Çerkes'in, iskânlarına ayrılan yerin garnizonunun yetkisine tecavüz ettiği, Lamaka'daki gibi olaylar da oluyordu.

Kuzey Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na göç öyküsünde 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nın ve ardından gelen 1878'deki Berlin Konferansı'nın anlamı büyüktür. Bu konferansta padişah hükümeti, Rusya'nın baskısıyla, daha önce Balkanlara yerleştirdiği Çerkeslerin yerini değiştirmek ve imparatorluğun iç bölgelerine, Anadolu'ya ve Yakın Doğu'ya çekmek zorunda kalmıştı. Çerkesler de, bir kitlesel içgöç dönemi olarak tanımlanabilecek olan 1879'u "Göç Yılı" olarak kabul etmektedirler.

1876'da Bulgaristan'da Türklere karşı, Türk orduları tarafından, oraya yerleştirilen Çerkeslerin de etkin desteğiyle, anında bastırılan bir isyan patlamıştı. Çerkesler, Dranov yakınlarında, Hariton isyanının başını çeken büyükçe bir Bulgar birliğini yok etmişlerdi. Tüm Hıristiyanlara karşı düşmanlıkla dolu Çerkesler, koca koca köyleri kılıçtan geçirerek başkaldırı odaklarını acımasızca eziyorlardı. "Filibe sancağında Çerkesler ve başıbozuklar (Türkiye'nin düzensiz sipahi orduları) tarafından birkaç gün içinde 15 000 kişi kılıçtan geçirilmişti; öldürmelere eziyetler ve her türde kirletme eşlik ediyordu."

Babıâli'nin, savaşkan ve kapalı bir topluluk olarak yaşayan Kuzey Kafkasyalılarla Balkanların demografik yapısını değiştirerek, Slav halklarının kurtuluş hareketlerini ezmek üzere tıkır tıkır işleyen bir düzenek kurma girişiminden zaten rahatsızdan Rus hükümeti, Çerkeslerin Balkanlar'dan uzaklaştırılması için bir bahane arıyordu. Filibe katliamı bu fırsatı yarattı. 18 Aralık 1876'da, İstanbul Konferansı'nın beşinci oturumunda Osmanlı imparatorluğu nezdindeki Rus sefiri Çerkeslerin Balkanlardan uzaklaştırılmasını resmen talep etti. İstanbul Konferansı tavsiye kararlarının dördüncü maddesinde, "Çerkeslerin Bulgaristan'da ikamet etmeleri men edilmektedir, daha önce yerleştirilen Çerkesler de Asya'daki vilayetlere gönderilmelidir" deniyordu.

1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu muzaffer tarafın şartlarını kabul etmek ve Kuzey Kafkasyalıların Balkanlardan çekilmesi konusundaki isteğini yerine getirmek zorundaydı.

Berlin Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Çerkesler Balkanlardan sürülmeye başlandı. Sultan II. Abdülhamit, anılarında Çerkeslerin Balkanlardan sürülmesi hakkında şunları yazıyordu: "Ben dindaşımız olan bu muhacirlerin iskânı ve müdafaası için elimden gelen herşeyi yaptım. İstanbul'dan Halep'e muhacir yerleşimleri kurdum. Onların yerleştirilmeleri için yapılan masrafların çoğunu feragatle kendi cebimden ödedim."

Balkanlardan sürülen Çerkesler Edirne, Selanik ve Kosova vilayetine geliyorlardı. Edirne sürülenlerin toplama merkezine dönüşürken, Selanik limanından Anadolu limanlarına ve Suriye'ye gönderiliyorlardı. 1879 yılı Mayıs ayında Edirne'de 41 bin 38 kişi birikmişti. Bunlardan 176'sı Romanya'dan, 4 bin 352'si Bulgaristan'dan, 26 bin 613 kişi de Batı Rumeli'den geliyordu.

18 Nisan 1879'da Babıâli, imparatorluğun Asya vilayetlerinin valilerine, Çerkeslerin Balkanlara geri dönmesine engel olunmasını yazılı olarak bildirdi ve bir nota ile bu uygulamasını büyük devletlere duyurdu.

Balkanlardan nakledilen Çerkeslerin sayısı genel olarak 300 bin kişiydi. Bunlar aşağıdaki vilayetlere ve bölgelere yerleştirilmişlerdi

Aile Sayısı İnsan Sayısı Yerleşim Yeri
10000 50000 Halep, Deyr-Zor
5000 25000 Şam Vilayeti
5000 25000 Adana Vilayeti
2000 10000 Konya Vilayeti
2000 10000 Kıbrıs
1000 5000 Kastamonu
1000 5000 Ankara Vilayeti
900 4500 Samsun ve Amasya
100 500 Cezayir

Balkanlardan göçen Çerkesler, bu yerlerin dışında ayrıca Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleştirilmişlerdi. Berlin Antlaşması'nın 61’nci maddesi uyarınca padişah hükümetinin Ermenileri Çerkes ve Kürt saldırılarından koruma yükümlülüğü olmasına rağmen, Ermeni vilayetlerindeki Çerkes sayısını arttıran bu son uygulama, Ermeni nüfus ve Patrikhanenin şiddetli protestosuna yol açmıştı. Bunun üzerine, 1879 Ocak ayında 40 bin Çerkes Diyarbakır üzerinden Res-ul Ayn'a gönderildi. Bu ailelerden 4 bin ile 5 bini Türk hükümeti tarafından Diyarbakır vilayetine yerleştirilmişti. Bu nedenle, Diyarbakır Ermeni Piskoposu İngiliz konsolosu ile buluştu ve ondan bu kararın geri alınması için uğraşmasını rica etti. Adapazarı’ndaki Ermeni ve Rum cemaatlerinin temsilcileri, kente 40 bin Çerkes'in yerleştirilmesinin önünün alınması için, Haziran 1879'da İstanbul'daki İngiliz Elçisi Layard'a müracaat etmişlerdi. Gene o sıralarda Muş'a 4 bin Kuzey Kafkasyalının yerleştirilmesini protesto etmek için Ermeni Patriği Nerses de Layard'a başvurmuştu.

Balkanlardan Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere nakledilen Çerkeslerden Oset ve Çeçen olanlar Hınıs ovasına ve Varto kazasına, Çerkesler ise Malazgirt, Bulanık, Ahlat ve (Van'a bağlı) Adilcevaz kazalarına ve Bitlis'e bağlı Genç'e yerleştirilmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Kuzey Kafkasya'dan gruplar halinde gelen yeni muhacirlerin hemen hemen hepsi Ermenilerin yaşadığı vilayetlere, öncelikle de Muş'a ve Muş sancağına yerleştirilmişti. Erzurum’daki Rus konsolosunun verdiği bilgiye göre: "Bütün Kafkasya kökenlilerin Erzurum vilayetinden gönderilmeleri konusundaki ısrarlı taleplerime hazırcevapla ve vaatle karşılık veriliyor ancak herhangi bir önlem alınmıyor; hatta valilerin onların bu bölgeye taşınmasına vesayet ettiklerini bile söyleyebilirim."

Aşağıda 1857–66 ve 1879 yılındaki göçlerinden sonra Kuzey Kafkasyalıların Küçük Asya'da yerleştirilmelerine ilişkin tablo verilmektedir

Bölge Sayı
Kars 500
Ankara 60000
Bitlis 2500
Konya 12000
Muş 2500
Bolu 32000
Erzurum 3000
Antakya 1500
Mardin 1000
Afyon 5000
Gümüşhane 1000
Eskişehir 14000
Gaziantep 17000
Sakarya 35000
Sivas 49000
Kütahya 3000
Samsun 60000
Bilecik 1000
Amasya 6000
Kocaeli 15000
Tokat 33000
Burdur 10000
Hatay 1500
İstanbu l100 000
Adana 13000
Denizli 1500
Kayseri 35000
Balıkesir 35000
Sinop 10000
Manisa 2000
Çorum 16000
Aydın 9000
Yozgat 7000
Çanakkale10000
Mersin 1000
İzmir 30000
Kırşehir 2000
Kastamonu50000

Karadeniz kıyılarına yerleştirilen Çerkeslerin sayısının Osmanlı İmparatorluğu verilerinde Lazlar ve Müslümanlaşmış Mingreller (Gürcüler) de dahil edildiği için abartılı olması sık karşılaşılan bir durumdu. Bu iki halkın yaşam tarzı birbirine benzediği için Karadeniz'in Anadolu sahiline yerleştirilen Çerkeslerin bir kısmı Lazlarla karıştırılmıştı. 1881'de Lazların sayısı 200 bin kişiydi. Lazların esas bölümü, nüfusun yüzde 11’ini oluşturdukları Trabzon vilayetinde yaşamaktaydı.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçü sonraki yıllarda da sürdü ve 1917'ye dek devam etti. Kuzey Kafkasya Müslümanları fazla büyük olmayan gruplar halinde ya da 20–30 evlik küçük partiler halinde Türkiye'ye geçiş yapıyorlardı. Türkiye'nin görevlendirdiği kişilerin yaptığı propaganda, 1880–1917 arasındaki göçte önemli rol oynadı. Buna karşın Rus hükümetinin aldığı tavır nedeniyle, artık bir daha dağlıların yığınsal olarak göç ettiği görülmedi. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, 60'lı yıllarda dağlıların Anadolu'ya göç etmeleri konusunda Çar hükümetinin takındığı tavır esaslı değişiklik geçirdi. Kuzey Kafkasya'da koca bölgelerin bütünüyle insansızlaşmasının ileride yaratacağı tehlikelere karşın, etrafı büyük bir Rus kitlesiyle çevrilen ve dağıtılan dağlıların artık eskisi gibi tehdit oluşturmaması bu siyasetin nedenini açıklamaktadır. 1867'de Kafkasya Genel Valisi Büyük Prens Mihail, Kuban bölgesindeki bir turunu, "Türkiye'ye göçün artık tamamen son bulması gerektiğini dağlılara şahsen bildirerek" noktaladı. Bundan sonra köylerin (avul) tamamının Türkiye'ye göçmek üzere izin talepleri Kafkasya makamlarınca kabul görmedi. Göç iznini ancak dağlı küçük gruplar koparabiliyordu. Bunun dışında, bazı Çerkesler kendi başlarına Türkiye'ye gitmeyi başarıyorlardı. Böylece 1873 sonbaharında Kuban bölgesinden 420 aile (3 bin 400 kişi) Türkiye'ye gitmek üzere sınır dışına çıktı.15 Ocak 1890'da Trabzon'daki Rus konsolosu, "Batum yöresinden büyük partiler halinde göçmenlerin gelmekte olduğunu ve birkaç geminin bunları taşımakta olduğunu" bildirdi. Mart 1895'te sadece Tersk yöresinden 2 bin 108 aile (toplam olarak 16 bin 708 kişi) göç etmek için dilekçe verdi. Yine 1895 yılında Kuban yöresinden Karamurza, Urup, Konokov, Kuronov avulları (647 ev–2 bin 59 kişi) Türkiye'ye göç izni alabildiler. Türk hükümeti bunları Boğazan'a iskân etti. Bir bölümü de Bayburt'a yerleştirilmişti.

Türkiye'ye göç etme taleplerinin artması Rus hükümetini telâşa düşürdü. 1899 yılı başında İçişleri Bakanlığı bünyesinde, göçü zorlaştırmaya yönelik bir önlemler paketi üzerinde çalışacak olağanüstü bir danışma kurulu toplandı. Hazırlanmış olan ve Çar II. Nikola'nın 1901'de onayından geçen önerilere uygun olarak, göçmek isteyenler, Türk hükümetinin kendilerini sınırlarına ve Türk tebaasına kabul ettiğini gösteren bir belge sunmalıydılar. Muhacirler ancak böyle bir belge edindikten sonra, yerel valilik makamlarına dilekçe verip onay almak, Rus uyruğundan çıkmak ve gitmeden önce arkalarında kalabilecek bütün borç ve vergilerini temizlemek durumundaydılar. Üstelik bütün taşınma masraflarını da kendi ceplerinden karşılamaları gerekiyordu.
Danışma Konseyi'nin aldığı kararla sınır dışına çıkma sürecinin zorlaştırılması bile göçe engel olamıyordu. 1900–1902 yılları arasında, Nalçik dolaylarından 4 bin 392 Kabartay Türkiye'ye göçmüştü.1901'de Konya'ya 242 Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı, İnguş ve Kabartay ailesi (bin 210 kişi) geldi. Bu muhacirlerden 20 aile Sivas'ta, biri Biga'da (Gelibolu), 12'si Beyşehir'de (Konya'nın bir ilçesi), 19 aile de Niğde'de iskân edildi. Diğerleri Konya'da kaldı. II. Abdülhamit’in talimatıyla Konya'da kalan Çerkesler (Konya'dan başlayan) Bağdat demiryolu boyunca yerleştirildiler.

25 Haziran 1901'de 2 bin Çeçen daha Rus hükümetinin verdiği sürekli ikamet izniyle Türkiye'ye gitti.

1900 yılında Çerkes göçmenler Türkiye'ye vardıkları andan itibaren Şam'a yöneliyorlar, oradan da ya Şam vilayeti civarında ya da Amman çevresinde yerleştiriliyorlardı. Kafkasyalıların Türkiye'ye böylesi kitlesel göçü ilk Rus burjuva devrimi yıllarında (1905–7) da görülmüştü. Çar hükümeti, 1905 Mayıs ayında 260 Kabartay ailesine Türkiye'ye gidiş izni vermişti. Bu ailelerin tümü Şam vilayetinde iskân edildiler.1905 yılının Haziran-Ağustos aylarında İstanbul'a yasal olmayan yollardan bin 517 kişi (81 aile) daha ulaştı. Kafkas yönetimi onları istenmeyen kişi ilân edince, İstanbul'daki Rus konsolosunun çabalarıyla Türk makamları bu Çerkeslere Anadolu'da yerleşme izni çıkardı.

1906 yılında Kafkasya'dan 200 Müslüman aile Bitlis vilayetinde iskân edilmişti.

Kafkasya'da görülen sürekli göç süreci bu bölgenin gelişmesine büyük bir darbe vurdu. Buna karşın Türk propagandasının etkisinde kalarak göç eden Çerkesler, çok az istisnayla, çok çabuk düş kırıklığına uğradılar ve umduklarını bulamadılar. Osmanlı İmparatorluğu'na göç sorunu, gerek Avrupa'da gerekse Osmanlı imparatorluğu'nda yayımlanan (1908 Jön Türk darbesinden sonra) Çerkes gazetelerinin sayfalarında ve Çerkes yayınlarında durmadan işlendi. Paris'te yayımlanan Mousoulma-nine gazetesinin bir sayısında yer alan "Acı Soru" başlıklı makalede şöyle deniyordu: "Dağlı Müslümanların öz vatanlarında ekonomik durumlarını düzeltmelerini, eğitimi, kültürü ve herşeyi etkileyen başlı başına engel, geçen yüzyılın 60'lı yıllarından başlayarak düzenli olarak sürekli körüklenen Türkiye'ye göç sorunudur."

Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli mevki sahibi Kuzey Kafkas cemaatinden pek çok kişinin söylemleri, yurttaşlarının olmadık umutlara bel bağlamamaları ve göç etmemeleri konusunda uyarıcıydı. Bunlardan Muhammed Eceruh şöyle yazıyordu: "Benim birçok akrabam ve tanıdığım artık yeni hükümette mümtaz mevkiler tutmuş bulunuyor. Ancak buna hep dediğim ve durmadan yinelediğim gibi; sevgili din kardeşlerim, Türkiye'ye göç etmekten sakının: Pek az bir istisna dışında sizleri orada bekleyen tek şey soğuk bir mezardır. Yeni bir hayatın göçmenlerle hiçbir alâkası yoktur... Olayların etkisi altında kalarak, belki de en temiz emellerle bize koşanlar, şimdi Boğaziçi sahillerine ayak bastıkları o güne lanet yağdırıyorlar.

Ancak, tüm uyarılara karşın, dağlıların Türkiye'ye göçü, önemsenmeyecek sayılarda da olsa 1910'dan sonra da devam edecekti.

Kafkas muhacirlerinin Türkiye'de meşguliyet alanları üzerinde kısaca durmak gerekir. Muhacirler, göçten hemen sonra, Kafkasya'da sürdürmüş oldukları yaşam tarzını, yeni vatanlarında tutturmaya yöneldiler. Çerkes yerleşimleri bu nedenle içine kapanıklıklarıyla göze çarpıyordu. Kuzey Kafkasya'da edindikleri âdetler, yaşlılara saygı vb. bu kapalı çevrelerde uzun yıllar boyunca aynen korundu. Köyde tüm sorunların çözümlenmesi için bir ihtiyar meclisleri vardı, Çerkesler, bu konuda zaten pek istekli olmayan yerel resmî makamların kendi topluluklarının iç işlerine karışmalarını sınırlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla Çerkes köyleri kendine özgü bir iç özerklikten yararlandı.

Çerkesler temelde devlet görevlerinde yer aldılar, özellikle de ordu, polis ve jandarmada. Osmanlı yönetimi onları bu tür işlere faal bir biçimde yöneltiyordu. 1867'de Varna'daki Rus konsolosunun raporunda, "Türk ordusunun saflarına katılmış olanlar bir yana, Çerkeslerden çoğu yerli Türk konaklarında koruma görevlisi olarak çalışmaktalar"deniyordu.

Çerkesler, tarım dışında hayvancılıkla (at yetiştirme) da uğraşıyorlardı. Bu konuda, en çok da Çerkes atı ile yerli türleri melezleştirerek iki hara kurmuş olan Adana vilayetindeki muhacirler başarı kazanmışlardı

Kafkas muhacirler Osmanlı İmparatorluğu'nda daha çok gözü pek eşkıya ve at hırsızı olarak bilinirlerdi. Rus Genelkurmay Albayı V.N. Filipov'un edindiği izlenim şöyleydi: "Dağlılar yerleşik bir yaşam tarzı sürdürmekteler ve buğday ekimi ile meşguller; ancak herşeye rağmen hırsızlık önde gelen uğraşları, özellikle de, sistemleştirilmiş at hırsızlığı. Bu öylesine görkemli bir organizasyona dönüşmüş ki, örneğin Sivas'ta çalınan bir at, bir hafta sonra 400 verst (l verst=l,06 km) uzaklıktaki Ankara'da ortaya çıkıyor".1904 yılında Adana vilayetinde bulunmuş olan Rus Genelkurmayından bir başka subay, Yarbay Tomilov da, "Dağlıların hırsızlık ve talana olan eğilimleri nedeniyle yerli nüfus tarafından sevilmediklerini" belirtiyordu.

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda nüfus kayıtları dinî aidiyet kıstası gözetilerek tutulduğu için Çerkeslerin sayısı konusundaki bilgilerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diğer Müslüman halklarınki gibi nispi olduğunu dikkate almak şartıyla, buralara gelmiş olan Avrupalı gezgin ve konsolosların verilerinden yararlanarak, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ve Kilikya'daki Çerkeslerin genel nüfusu üzerinde durmak yerinde olacaktır.

1912 yılında Averyanov ve Filipov'un verdikleri bilgilere göre Anadolu'daki Çerkeslerin toplam sayısı 400 bin kişiydi. Ancak bu sayı oldukça az gösterilmiştir. Yarbay Tomilov'un kaydettiği verilere göre, Adana vilayetinde 13 bin 200 Çerkes yaşıyordu ki bu genel nüfusun yüzde 3,2'siydi.Aynı kaynağa göre, Çerkesler Kuzey Suriye'de genel nüfusun yüzde 2'sini oluşturuyorlardı. Çerkesler Habura semtinde, Çeçenler ise Resul Ayn'da yaşıyorlardı."Ayrıca", diye yazıyor Tomilov, "onlara birçok başka kentte de rastlanabilir: Çerkeslerin çoğu ordularda subay ve de jandarma (zaptiye) olarak hizmet vermektedir".

Çerkesler, Halep vilayetinde aşağıdaki kazalarda yerleştirilmişlerdi

Kaza İnsan Sayısı
Kilis 1500
Antakya 3000
Harim 3000
Membic 1500
Toplam 90000

Çerkesler, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Van, Bitlis ve Muş'a yerleştirildiler, Muş ovasındakiler 1894 ve 1904 Ermeni isyanlarından sonra Sasun'a iskân edildiler.

İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesinin verilerine göre, 1912–13 yıllarında Ermeni vilayetlerinde yaşayan Çerkeslerin sayısı 62 bindi.

Avrupalı yazarların ve konsolosların açıklamış olduğu çeşitli bilgi ve verilere dayanarak Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı, 1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo hazırlamıştı.

1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo

1859 yılından itibaren başlayan anavatanından ayrılmalar, 21 Mayıs 1864'den sonra daha da şiddetlendi. 1860 yılında 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, 1897'de 1.660.000 sayısına inmişti. Adıge-Abaza-Ubıh grubundan oluşan Kuzeybatı Kafkasyalılar 85 % 'ler düzeyinde; Oset, Çeçen ve Dağıstanlı 10-15 % ‘ler düzeyinde anavatarlarından sürüldüler. 

Gerçekte bu sürgün, bir soykırım niteliğine dönüştü. İşte bu nedenle, 21 Mayıs 1864 günü Çerkeslerin yas günüdür. Anavatanlarından sürülen Kafkaslı sayısı 1.400.000-1.500.000 civarındadır. Sürülenlerin dışında, vatanında kalan Çerkesleri zorlamak için uygulanan politikanın özü şuydu ; ”Kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları, yak-yık, kaçmaktan ya da, aç kalıp ölmekten başk bir seçenek bırakma...”

Tarihçi M. Venyukov : “...Savaş son derece amansıca sürüyordu. Biz, geri dönülmesi olanaksız olacak şekilde, askerin ayak bastığı her yeri, son kişiye kadar Çerkeslerden temizleyerek ilerliyorduk...” 

Grand Dük Michael : Çerkes İleri gelenlerine, “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz, ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayarım.” 

Rus Tarihçi Zaharyan : “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...” 

Muhalif N.N. Rayevski : “Kafkasya'da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika'da uyguladığı olmusuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın.” 

Fransız Fonvill : “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. 600 kişiyle yola çıktık. Ancak Trabzon'a 370 kişi sağ çıkabilmişti.” 

Polonyalı Teophil Lapinski : “...Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon'a gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon'da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı'nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere'de ünlük ölüm 120-150 kişi arasındadır.” 

Rus A.P. Berge : “Novoroski koyu'nda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. O duruma, hristiyan da, müslüman da, ateist de olsa dayanamaz. Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa, Adıge tarihi açısından bûyük zararlara yol açtı. Sürgün, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri, tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”

Kafkasya'dan zorla çıkartılan Çerkesler geri dönüş için fırsat kollamaya başladılar. O da gecikmedi. 1877 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı önemli bir imkandı. Seksen yaşındaki ak sakallı ihtiyarlar ve henüz sakalı bıyığı çıkmamış genç çocuklar, Türk ordularıyla Balkan ve Doğu cephelerinde Ruslar'la çarpıştılar. Bu sefer de kader yardım etmedi. 

1917 Şubat devrimi tüm Rus olmayan halklar gibi Kuzey Kafkasyalılar'da da özgürlük ve bağımsızlık umutlarını güçlendirdi. Mayıs 1917'de Vladikafkas kentinde toplanan Kuzey Kafkasya Halklarının Genel Kongresi 'nde, “Merkez İcra Komitesi” (yerel hükümet) seçildi. Hükümet, ülkeyi bağımsız ve egemen olarak, “Tüm Rusya Kurucu Kongresi”ne götürecekken, Ekim 1917 devrimi imkân bırakmadı. 

Kuzey kafkasya merkez İcra komitesi (hükümeti), II. Kongre'nin verdiği yetkilere dayanarak, Kuzey Kafkasya'yı bağımsiz bir cumhuriyet olarak ilan etti (11 Mayıs 1918). Bu cumhuriyet hukuki olarak, bugünkü tûm federe Kafkas Cumhuriyet bôlgelerini kapsıyordu. Hukuken ve fiilen tanımalar da olmuştu ki, ancak ônce General Denikin'in beyaz Rus Gönüllü Ordusu, sonra da Sovyet Kızıl Ordu'sunun saldırılarıyla 1921 yılı içinde bütünüyle ortadan kaldırıldı.

Not:"Biz Çerkesler" kitabından alınmıştır

 

Çerkes Göçleri

Aralık 18, 2018

Tarih boyunca Türkiye toprakları yabancı ülkelerden kaçanların sığındığı bir yer olmuştur.

Bunun bir örneğiyle de, 1848 Burjuva Demokratik Devrimlerinin yenilgiye uğraması üzerine karşılaşmış bulunuyoruz; Polonya ve Macaristan'da yenilgiye uğrayan genç burjuva devrimcileri, diğer bütün kapıların kapalı olması nedeniyle, Türkiye'ye hücum ediyorlardı. Devrimleri bastıran Kutsal İttifak'ta Çarlık despotizminin katkısı en önde görünüyordu ve Moskova, kendi kapısını kapatmanın ötesinde, Osmanlı sultanının bunları kabul etmesini bile hoş karşılamıyordu. Osmanlı yönetimi baskılara boyun eğmedi, artık askeri başarılar kazanarak Hıristiyan çocuklarını bir eğitimden geçirip "Osmanize" etme imkânını çoktan yitirmiş İstanbul'un böyle bir hücumda kendisini yenileme imkânını görmesi son derece şaşırtıcıdır; bunların bir bölümü sivil ve askeri kamu işlerinde hızla yükselebilmiş ve ordular yönetmiştir. Aralarından birisi, Polonya Devrimi'nde yenik Yüzbaşı Konstantin Borjenski, hem M. Celadettin Paşa olarak büyük görevler üstlenmiş ve hem de, kadim ve çağdaş Türkleri konu alan bir kitabıyla, ilk "Türkçü" yazarlardan birisi olmuştur; Cumhuriyet Türkiyesi’nin hâlâ en büyük şairi sayılan Nâzım Hikmet, Borjenski'nin büyük dedesi, işte bu Konstantin Celadettin Paşa'dır.

Kuşkusuz, bunların hepsi Ömer veya Celadettin Paşa gibi şanslı olamadılar; sürgüne mahkûm pek çok devrimci örneği, Pera'da kahvecilik ya da lokantacılık yapanlar daha çoktur. Ancak kahveci de olsalar böylelerinin, Türkiye'nin düşün yaşamına ve yeni davranış kalıplarına katkısının hiç de diğerlerinden daha az olmadığını düşünmek için nedenlerimiz var; ilk yenilikçi Türk aydınlarının bu kahvelerin müdavimi olduklarını ve yenik devrimcilerden özgürlük ve devrim dersleri aldıklarını biliyoruz. Türkler, kitaptan daha çok eylemlilikle tahsili tercih ediyorlar; tarihi romancılardan, politik analizleri kahvecilerden öğrenmeyi seviyorlar.

Daha çok Macar ve Polonya kaynaklı burjuva demokrat aydınların akınından sadece on beş yıl kadar geçtikten sonra Türkiye, ölçek ve nitelik açısından, bunlarla karşılaştırılması mümkün olmayan bir büyük göçmen akınına uğramıştır; bu son derece etkili akın da tarihsel ve sosyal etkileri bakımından henüz incelenmiş olmaktan çok uzak görünüyor. Son yıllarda bu akınla ilgili bazı değerli envanter çalışmalarının çıkmaya başladığını görüyoruz; ancak, henüz bu büyük exodus sadece roman fragmanları düzeyinde ve çok yüzeysel olarak ele alınabilmiş durumdadır. Hâlbuki genellikle "Çerkez" denilen ve kendilerininse kendilerini genellikle "adige" olarak bildiği bu Kafkasyalı kavmin, ancak daha sonraki ve yine ters yönde Ermeni zorunlu göçüyle mukayese edilebilecek bu trajik hicreti, hem Osmanlı ve hem de Cumhuriyet Türkiyesi’nin her yanında ve her çizgisinde derin izlere sahiptir; bu kadar az incelenmiş olmasını son derece üzücü bulmak durumundayız.

Şu söylenebilir mi? Osmanlı düzeni, yayılma döneminde aldığı esirlerle, kendisini besleme ve yenileme imkânı buluyordu ve küçülme döneminde ise, göçlerle olağanüstü bir tazelenme imkânına kavuştu. Birincisi çok iyi biliniyor ve ikincisinin önemli ölçüde ihmal edilmiş olduğunu söyleyebiliriz; hâlbuki Profesör Karpat'ın yeni bir çalışması, XIX. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlar, Kırım ve Kafkasya'dan beş milyon göçmen almış olduğunu ortaya koymaktadır. Profesör Karpat, bu beş milyonluk yeni insanın geliş tarihini 1908 yılıyla sınırlandırmaktadır ve asıl göçlerin Kırım Savaşı'yla başladığını kabul edecek olursak, elli yıl kadar kısa bir zamanda, Osmanlı toplumu için çok büyük bir akın olduğuna hükmetmek durumundayız. Bundan sonra göç olmadığı anlamında değil, tahminin istatistik sınırı buradadır ve yine Profesör Karpat'ın saptamasına göre, bu büyük göçün çok azı Suriye ve Irak'a yerleştirilmiştir; tamamına yakını Anadolu'ya dağıtılmış olmaktadır.

Kuşkusuz çok kısaca aktardığım bu çok özet istatistik, yakın zaman Türkiye tarihinin en hareketli olduğu bu dönemle ilgili pek çok değerlendirmeyi yeniden ele almayı zorlayıcı bir ağırlığa sahiptir; bu ise, Sırlar’ın sınırlarının çok dışına düşmektedir. Yalnız bizim sırlarımızın bazısını da açıcı bir etkiye sahip bulunuyor; bu beş milyon içinde, başlı başına en büyük etnik topluluğun Çerkez halkı olduğunu söylemek, tek başına bir açıklık sayılmalıdır. Özellikle Rusya yayılmacılığı karşısında küçüldükçe yeni, Müslüman ve önemli ölçüde Çerkez halkını içselleştirmesi, belki de, Osmanlı düzeni açısından Mavi Gök'ten gelen ve pek dillendirilmek istenmeyen bir lütuf olmuştur.

Nasıl olmaz ki; Osmanlılar, poligamiye tutkulu olmaları kadar eşlerini başka kavimlerden seçmeye düşkünlükleriyle de ünlüdürler. Kuruluş ve yükseliş aşamasında Osmanlı prensleri arasında annesi Türk olan, ihmal edilecek kadar azdır; bu açıdan, Osmanlı yönetenlerinin, sultanlarının, ne ölçüde Türk oldukları her zaman tartışmaya açıktır. Yalnız, yayılmanın durması ve daralma, vasal Hıristiyan dinastilerden prenses bulmayı imkânsızlaştırmasının yanında cariye arzını da sınırlıyordu ve işte bu göçler, Osmanlı asilzadelerinin bu düşkünlük zamanında gerçek bir rahatlama yaratıyordu.

Göçenler içinde Çerkezler’in ayrı bir ağırlıkta bulunması, ayrı bir öneme sahiptir; çünkü Kafkasya'nın bu yerli halkı, yiğitliği kadar güzelliğiyle de bilinmektedir. Öyle ki, Orta Çağ'dan beri Mısır'dan İstanbul'a ve oradan Moskova'ya kadar bütün saraylarda Çerkez prensesler, en çok istenenler arasında baş sırada oldular ve Çerkez cariyeler, bütün sarayları doldurdular. Bu nedenle, 2 Temmuz 1864 tarihinde ünlü telgrafıyla Grand Dük, Çar'a, artık Kafkasya'da yenilmemiş bir tek aşiretin bile kalmadığını müjdelediği zaman "Büyük Çerkez Göçü" çoktan başlamış bulunuyordu ve İstanbul, Çerkezlerle doluyordu. Gelenler, sarayın ve diğer Osmanlı asilzadelerinin cariye talebini karşılamalarının ötesinde, yüksek Osmanlı bürokratlarının konaklarına da yetiyordu; "Çerkez Halayık" bu dönemden sonra, İstanbul’da günlük yaşamın parçası haline gelmiştir. Bütün yorulmuşluğuna rağmen Kafkasya üzerindeki iddialarından vazgeçmeyen Osmanlı sızmalarına karşı kendisini güvenceye almak isteyen Rusya, rusifıkasyona bu en dirençli halkı dize getirmekle yetinmiyor ve Rusya'nın başka yerlerine ve tercihen de Osmanlı topraklarına göçe zorluyordu. Coğrafyanın bu bölgesinde, Çerkez halkının trajedisi, ancak elli yıl kadar sonra daha büyük bir şiddetle çıkmış olan Ermeni halkının dramatik göçüyle karşılaştırılabilir; ikincisini daha iyi biliyoruz. Birincisindeki dramı, yatak odası kokulu edebiyatla örtüyoruz.

Çerkezler’den "iyi" cariye veya dadı olması, sadece güzelliklerinden kaynaklanmıyor; Çerkezler’de, Batı'da bilinenlerden çok daha katı bir feodal düzenin olduğu kesindir. Çerkez sisteminde çeşitli kastlar vardır ve bunların en üstündeki prenslerse sadece erkektir; Çerkez feodalitesinde de köleler olmakla birlikte Çerkez kadın da köle statüsündedir. Çerkez erkek, kadın üzerinde sonsuz hakka sahiptir ve düzen içi eğitimin son derece önemli olduğu Çerkez feodalitesinde, evlenecek kızın babası, kızının cinsel eğitiminden bile sorumludur; gelinle birlikte erkeğin evine cinsel yaşamda deneyimli bir kadının da öğretmen olarak gönderilmesi, bunun kanıtlarından sadece birisidir. Kadın, yükümlülüklerinden kocasının ölümünde bile kurtulamıyor; iç eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan katı kurallara göre, Çerkez kadın, ölümden sonra da kocanın mezarına kırk gün gitmek ve her gittiğinde belli bir süre mezar başında durmak zorundadır.

Çerkez feodalitesinde çok katı düzenler vardır ve bunlar arasında geçiş mümkün değildir; daha asil düzenlere çıktıkça, iç eğitim daha da önem kazanmakta ve büyük bir disiplinle gerçekleştirilmektedir. Erkek çocuklar mutlaka aileden alınarak başka ve yine asil bir ailede uzun yıllar yaşamaya ve yetiştirilmeye zorlanıyorlar; bireysel ahlak yerine komünal bağlılığı vermede en önemli kurumlardan birisi olan kan davası, beklenebileceği gibi, Çerkezler’de de çok önemlidir ve kurallara bağlanmıştır. Bu halleriyle, her zaman güzel cariyeler sağlamanın yanında, gözü pek silahşorlar de çıkarmışlardır.

Feodalitede, sadakatin bir hoş eğimine rastlayamıyoruz; yüksek ve düz bir doğru üzerinde uzun süre var olduktan sonra, keskin bir düşüşe geçebiliyor ve bu haliyle, matematikteki "kinked" doğruyu andırıyor. Bu nedenle, feodaliteyi yüksek sadakatle yüksek sadakatsizliğin keskin bir köşede buluştukları bir düzen olarak da algılayabiliriz; kapitalizmden farkı, bunda sadakatin hiç bulunmamasına karşılık, eğer öyle söylenebilirse, sadakatsizlik hep "hoş" bir eğri çizmektedir. Mısır'daki, Arapça’sıyla "Memluk" ve Türkçe’siyle "Köle" devleti, bir açıdan da, sanki bunu ispat etmek için var olmuştur; Kıpçak Türkleri'yle Çerkez silahlı kölelerinin uzun yıllar buraları başarıyla yönettiklerini biliyoruz. Ancak İslam Ansiklopedisi'nin aktardığına göre, 1412 tarihinde tarihçi El-Kalkaşandi, o tarihte, Çerkez tarafının yönetimdeki bütün Türkleri temizlemiş olduklarını saptıyordu. Dolayısıyla, bu tarihin pek görkemli "Köle" devletinin, XVI. Yüzyılın başında Osmanlı Sultanı Selim tarafından tasfiye edildiği zaman, bir Çerkez dinasti tarafından yönetildiği kesindir.

Osmanlı, Mısır'dan, herhalde bir Çerkez kölenin elinden aldığı hilafetin dışında, başka Çerkez zenginlikleri de getirmiş olmalıdır; ancak Osmanlı düzeninin Çerkezler’le asıl karşılaşması daha sonradır. Profesör Karpat, sadece 1859–1879 yılları arasında, büyük çoğunluğu Çerkez olmak üzere 2 milyon Müslüman halkın Rusya'yı terk ettiğini haber veriyor; beş yüz bininin, hedefine ulaşamadığı ve telef olduğu tahmin ediliyor. Ölenlerin kesin sayısını hesaplamak ve hatta tahmin etmek, kuşkusuz mümkün değildir; ancak, Rusya kayıtları da pek çok ölüm olduğuna işaret ediyor ve bu nedenle, tıpkı Ermeni halkının acılı yazgısında olduğu gibi, konu her türlü tahmine elverişlidir.

Göçler çok büyük ölçüdeydi ve bu nedenle İstanbul'da bir "İdare-i Umumiye-i Muhacirin" komisyonunun kurulması ihtiyaç olmuştur. Yalnız burada küçük bir not gerekiyor, hem açıklamalarım ve hem de rakamlar, göçün hem Çerkezler’den ibaret olmadığını ve hem de Çerkezler’in Rusya karşısında kesin yenilgilerinden önce başladığını gösteriyor; yine de daha öncesine gitmekle birlikte, Kırım Savaşı'nın, Türkiye'ye, "Nogay" adıyla da bilinen ve Rusyalılar’la bizlerin Tatar dediğimiz bir halkın göçünü hızlandırdığını görüyoruz, Tatar göçü de, Kırım Savaşı'ndan sonra ve Osmanlı hezimetlerine paralel olarak sürüyor; Osmanlı yönetiminin göçenlerin hiçbir zaman bir yerde toplanmalarına izin vermediğine tanıklık ediyoruz. Buna karşın Tatarlar, Eskişehir'le Ankara yakınları arasında ve özellikle Eskişehir Ovası'nda önemli bir yoğunluğa erişebilmişlerdir.

Fakat 1862–1865 yılları arasında çok büyük yoğunluğa ulaşan "Büyük Çerkez Göçü", hem zamanında yarattığı problemler ve hem de daha sonraki tüm gelişmelere uzanan gizli kanalları nedeniyle çok daha önemlidir; belli çözümlemelere imkân veriyor. Bu arada son zamanlarda yayımlanan bazı çalışmalar da, Osmanlı yönetiminin bu göçleri dağıtırken çok net bir politika izlediğini gösteriyor; göçenleri yerleştirmede hiçbir tesadüfün yeri olmadığı netlikle ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan A. Toumarkine, göçlerin yerleştirilmesi bir yana, Kafkasya'dan çıktıkları yerler açısından da, net bir desequilibre'e işaret etmektedir; eğer Kafkasya'da bizim "Çerkez" başlığı altında topladığımız yakın akraba halkların coğrafyasını, güneydoğu ve kuzeybatı olarak ikiye ayıracak olursak, Toumarkine'in saptamalarına göre, Türkiye'nin aldığı göçler, tamamı denecek ölçüde, kuzeybatıdan olmuştur. Türkiye'ye geniş Çerkez kavminden Çeçenler çok az göç etmişler; gelenler, genellikle bizim Çerkez dediğimiz Adige'ler ve Ubıhlarla daha az ölçüde Abaza ve Abhazlar olmuştur. Bu sonuncular içinde pek az Hıristiyan Çerkez'i ayıracak olursak, gelenlerin tümü Müslüman dinindendir; özetle, Türkiye'ye, kuzeybatı Kafkasya Çerkezya'dan, Müslüman ve çoğunluğu Adige Çerkez göçmüş olmaktadır.

Belki de Türkiye için asıl "lütuf buradadır; çünkü Çeçenlerin tümü Nakşibendî ve Kadiri tarikatı mensubudurlar ve Rusya'ya karşı savaşlarında şeriat yönetimini getirmek en baş amaçları arasındadır. Çarlığa karşı mücadelesi ve gözü pekliği nedeniyle pek çok süslenmiş Şeyh Şamil, aslında şeriatı gerçekleştirmek isteyen bir tarikat mensubundan başka birisi değildir; buna karşılık, Toumarkine Türkiye'ye göçenlerin, ilke olarak bu tarikatlarla hiçbir ilgisi olmamak bir yana, çokçası "islamises plus superfıciellement", olduklarını kaydetmektedir. Türkiye'ye göçen Çerkez kavminin, Kafkasya'da kalanların şeriatçı olmalarına karşılık, sadece yüzeysel olarak İslamlaşmış olmaları, bunlara Türkiye'de çok önemli etkinlik alanları açabilmiştir.

Ne olabilir? Bu, "göçmen nasıl davranır" sorusuyla çok yakından ilgilidir ve kuşkusuz, burada bizim ilgi alanımıza girmemektedir. Bununla birlikte, bu konuda Türkiye'nin son yıllarda daha da zenginleşen somut gerçekliklerine bakarak, bazı saptamalar denemenin önlenemez bir çekiciliği olduğunu kabul ediyorum; kısaca işaret etmek durumundayım. Birincisi, "göçmek" demek, öncelikle mülkiyetten kopmayı zorlamaktadır ve taşınamaz mülkiyet objelerini, ayrıldığı yerde bırakmak göçenin yazgısıdır, ikincisi, göçtüğü topraklarda yaşayabilmek için, bir dayanışma içinde olmaksa mutlaka gerekmektedir; dolayısıyla, mülkiyetten kopuşu ve dayanışmaya koşusu, göçmen olmanın ilk adımları saymak zorunluluğu var.

Ancak, bütün göçmenlerin, eninde sonunda tutucu olmalarını ve tarikatlar da dahil, önce reddettikleri bütün bağlara bulaştıklarını görmezlikten gelebilir miyiz? O halde başka açıklamalar da gerekmektedir. Üçüncüsü, göçmen, göçerken sadece gayri menkul mülkiyet nesnelerinden değil, ilkelerinden, geleneklerinden, aile ve utanma baskısından da kurtulmaktadır; göçtüğü topraklarda ailesine, aşiretine ve kavmine yaklaşımı, her türlü içtenlikten yoksun ve çok büyük ölçüde bir kapitalist sigorta ilişkisi türündedir. Dördüncüsü, göçtüğü yerde kaçınılmaz olarak işleyen köksüzlük duygusu, kısa bir zaman içinde yaşamdan korkuyu ve arkasından da yeni bir mülkiyet açlığını yaratabilmektedir; çıkışındaki mülkiyetten kopuş, çok uzun olmayan bir zaman içinde, mülkiyete koşuşa yol açmaktadır.

Büyük Çerkez Göçü'yle gelenlerde, belki bir kuşak geçmeden büyük bir mülkiyet açlığının baş göstermesini, eğer bu kısa saptamalarda bir bilimsellik varsa, bilimsel anlamda doğal karşılamak durumundayız. Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1918 yılında, Türkiye halkının yorgun ve aydınlarının mutsuz olduğu bir zamanda, bu açlık, hızla artan Kürt halkının toprak ve mülk içgüdüsüyle birleşince, pek çok yerde romancı Kemal Tahir'in klişesiyle, pek çok yorgun savaşçı yanında, fütuhatçı çeteler yaratabiliyordu. 1878 tarihli Berlin Antlaşması’nın bazı maddeleri, bu konuda, zamanında uyarıcı olamasa bile şimdi düşündürücü ipuçlarına sahip görünmektedir.

Çerkez göçmenlerinin yerleşme krokisini, çıktıkları limanlara göre bir "T" cetveline benzetebiliriz; Toumarkine de, Kafkasya'dan çıktıkları Karadeniz'in sahil limanları, Samsun, Sinop ve Trabzon'la çevresinin dışında, "Güney'e, Akdeniz'e doğru", Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas, Uzunyayla, Kayseri, Maraş ve Adana'yı işaretle, "jusq'au Sandjak d'lskenderun" diyerek, Akdeniz'de İskenderun'a kadar uzanan iki hatta işaret etmektedir. Bunlara eklenecek, Antep veya Halep türü yöreler de var; yalnız bu işaretlemeyle Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nın "gazi" yöreleri arasında, tümü olmamakla birlikte, bir korelâsyon bulmak mümkündür.

Türkiye'nin Cumhuriyet tarihi, Mustafa Kemal'i başlangıç almaktadır; Kurtuluş Savaşı'nın, Mustafa Kemal'den önce bir başlangıcı olduğu kesindir. Çeşitli çalışmalarımda, bir tarihsel önemi olmamakla birlikte tarih yazımı açısından çok grotesk bir örnek olduğu için üzerinde durduğum, "ilk kurşun" sorununu yine hatırlamadan edemiyorum; Doğan Avcıoğlu'nun ve benim yazılarım, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu'da ilk kurşunlu çatışmanın İskenderun dolayında olduğunu gösteriyor ve bu gösteriş, Genelkurmay tarafından yazılan ve dağıtılmayan Harp Tarihi tarafından da destekleniyor. Buradaki çözümlemeler çerçevesinde bu ısrar, şimdi daha anlamlıdır.

Fransız araştırmacı P. Dumont'un, Güneydoğu Anadolu'nun Pasifikasyonu başlıklı kısa araştırmasının, hem Çerkez göçü ve hem de bugünle bir ilgisi bulunmamaktadır; ayrıca Dumont, Türkiye'deki resmi tarihin dışına çıkmamak için çok titizlik gösteren araştırmacılardan birisi görünümündedir. Dumont'un araştırmasının merkezi, XIX. Yüzyılda Türkiye'de merkezi devletin kurulması ve kapitalizmin gelişmesi için yol güvenliğinin sağlanmasıyla ilgilidir; ancak, İskenderun'a bağlı Payas'taki Küçük Ali-Oğlu çeteleri ve Kozan Beyleri’ne bağlı haydutlar buna imkân vermemektedir ve bunların pasifikasyonu söz konusudur. Dumont, bu pasifikasyon işinde, Kırım Savaşı'ndan sonra buraya yerleştirilen Tatarların, Nogay ve daha sonra da gelen Çerkezler’in kullanılmasından söz etmekte ve Maraş'ın ötesinde, Uzunyayla'da, Afşarlarla yeni yerleştirilen Çerkezler arasında sürekli çatışmalardan söz etmektedir. Bu bilgi, Osmanlı'nın göçükleri yerleştirme politikası açısından son derece değerli bir ipucu niteliğindedir.

Anlamını zorladığımız takdirde, "pasifikasyon" sözcüğü çözümleyicidir; bunun için bazı nüfus bilgilerini daha sunmakta yarar var. Elenlerin Türkiye'den ayrılmalarından sonra da, Osmanlı Türkiyesi'nde de önemli ölçüde Elen yaşadığını biliyoruz; Profesör Karpat, 1881/82–1893 Osmanlı sayımına göre, bunların sayısını iki milyon üç yüz otuz iki bin olarak vermektedir. Ayrıca Osmanlı mülkünde yaşayan Elen halkının, 1914 tarihi itibariyle, yarısından fazlasının, Edirne, Aydın dahil İzmir, Trabzon, Samsun, Karesi ve İstanbul'da yaşadığını kaydederek, buraların, en müreffeh ve ticari açıdan gelişmiş yerler olduğunu eklemektedir. Muhafazakâr araştırmacı Profesör Karpat, aynı sayıma göre, Ermeni nüfusunuysa l milyon 100 bin olarak saptadıktan sonra, göçlere rağmen, Osmanlı döneminde, Ermeni halkının sürekli olarak arttığına işaret etmektedir. Karpat, Osmanlı topraklarında hemen hemen her yerde Ermeniler’e rastlanmakla birlikte, Ermeniler’in en güçlü yoğunlaşmalarının, "Erzurum, Sivas, Van, Elaziz, Diyarbakır ve Bitlis'ten ibaret altı Doğu vilayetinde olduğunu" ayrıca belirtmektedir. Bunların dışında, Ankara, Trabzon, Kayseri, Adana ve Halep'te de Ermeni halkının yoğunlukla yaşadığını, Karpat'tan öğreniyoruz. Bunlar zengin insanlardır; nitekim Çerkez Ethem de anılarında, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'ya geldiğinde kendisini garda karşılayan Mustafa Kemal Paşa'nın davetine karşın, bir yakının Ermeniler’den aldığı köşkünde kaldığını anlatıyordu.

Osmanlı mülkünde Elen ve Ermeni halkının yoğunlukla yaşadığı yerlerle Çerkez göçünün yerleştirildiği coğrafya arasında bir karşılaştırma yapmak, Profesör Karpat'ın ilgi alanına girmemektedir; ancak Osmanlı nüfus hareketleriyle ilgili elimizdeki en son ve en kapsamlı çalışma olduğu için, bu sonuncu konuda yine Profesör Karpat'ın verdiği bilgileri aktarmayı yararlı görüyoruz. Profesör Karpat, Çerkez göçüklerinin, "Asya'da", Diyarbakır, Mardin, Halep ve Şam'da ve "has anlamda Küçük Asya'da", Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı, Bursa ve Eskişehir'de yerleştirildikleri hususunda bizi aydınlatıyor; bu arada o tarihlerde, İskenderun'un, Halep'in mülki bölümünde olduğunu eklemek durumundayız.

Bütün bu bilgileri bir araya getirdiğimizde, iki saptamayı çok net olarak yapabiliyoruz; Osmanlı yönetenleri, Çerkezler başta olmak üzere, özellikle XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Türkiye'ye gelen ve mevcut nüfusa göre olağanüstü büyük bir ölçüyü bulan göçükleri, öncelikle, Elen ve Ermeni halkının yaşadığı yerlere yerleştirmiş bulunmaktadır. Bunun ötesinde, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerin de ihmal edilmediğini görüyoruz; bunun bir nedeni, Kürtlerin zaman zaman düzen dışı eylemlerden geri kalmamalarıysa, diğeri de aynı yerlerde yoğun bir Ermeni varlığının bulunmasıdır.

Osmanlı yönetiminin göçüklerin coğrafi dağıtımında son derece politik davranmasına bir nokta daha eklenebilir; her coğrafi yerde hem kavim ve hem de aşiret olarak bir güç olmamalarına çok dikkat edilmiştir. Hiçbir yerleşim bölgesine damgalarını vuramıyorlar; hem Türker’le hem de başka kavimlerle karıştırılıyorlar. Böylece bağımsız bir siyasal güç olmamaları için gerekli özen gösterilmiş olmaktadır. Burada başarılı olunmuş mudur ve olunmuşsa ne ölçüdedir? Böyle bir soruyu da ortaya atabiliriz. Ortaya attığımız her soruya cevap bulmak mümkün değildir; yine de cevabın ipuçlarına işaret edebilecek durumdayız. Ancak cevapsızlık bazen ortaya konan soruya bir başka soruyla karşılık vermek olarak da belirmektedir; bu çerçevede şöyle bir soru, "Teşkilat-ı Mahsusa bir Çerkez örgütü müdür?" sorusu akla gelmektedir. Bunu, bir sorudan daha çok, çözümlemeyi sürdürebilmek için gerekli ve reddedilecek bir hipotez kabul etmek daha makul görünmektedir; gerçeklik, ret sürecinden artakalanlardan ibarettir.

Yalnız bu soruyu çözümlemek, formüle etmeye göre çok daha fazla güçlüklerle doludur; güçlüklerin en başında, kuşkusuz Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bilgilerimizin son derece sınırlı olması var. Ayrıca Teşkilat-ı Mahsusa'nın kendisi, sanki bir yasak konudur; tarihçi mesleğinde araştırılması özendirilmemektedir. Bu konuda şimdiye kadar yapılmış tek çalışmanın da, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir doktora tezi olması bunu gösteriyor; yalnız böyle önemli bir konuda bu örtülülük bile bir açıklık anlamındadır.

Açıklığın bir yanında, Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında, Teşkilat-ı Mahsusa'yla Çerkezlere güvensizliğin aynı tarihli olması da var; bu bile, Teşkilat-ı Mahsusa'yla Çerkez siyasi aktivitesini özdeşleştirmeyi telkin etmektedir. Ayrıca, teşkilatın bilinen üç başkanı olmuştur; bunlar, Süleyman Askeri, Eşref Kuşçubaşı ve Hüsamettin Ertürk'tü. Bunlardan birincisi, işin başında ve Irak'ta öldü, üçüncüsü, teşkilatın fiilen olmasa bile resmen lağvedildiği zamanda göreve getirildi ve bu nedenle, Teşkilat-ı Mahsusa'yla Kuşçubaşı'nı birlikte düşünmek zorunluluğu var. Sadece Eşref değil, kardeşleri Kuşçubaşılar da Teşkilat-ı Mahsusa'da çok etkin rol oynuyorlar; Çerkez'dirler. Osmanlı'nın son zamanlarının ve Kurtuluş Savaşı'nın tanınmış silahşorları, Ethem, Reşit, Tevfik Kardeşler de, Teşkilat-ı Mahsusa'da önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir ve kuşkusuz Çerkez olduklarını biliyoruz.

Bilim de, bir açıdan, bir sahne sanatıdır ve ancak bilim adamını, aynı zamanda oyun yazan ve sahneye koyucu, fakat daha da önemlisi sahne ışıkçısı olarak düşünmek zorundayız. Tarih yazıcılığında ise, sahne ışıkçısı-bilim adamı fonksiyonu çok daha ön plana çıkıyor; her yeni yazım, sahnede karartılan ve öncelikle ışık altına alınan aksiyonları değiştiriyor. Projektörleri, şimdiye kadar karartılmış Teşkilat-ı Mahsusa aktivitesine çevirmek, bize, bir de "cumhuriyet" düşüncesinin pek öyle yeni olmadığını ve kesinlikle Kemalist faktörlerle sınırlı kalmadığını da gösteriyor. Önceki çalışmalarımda, Ankara'da kurulan Cumhuriyet'ten çok kısa süre önce, birisi Batı'da ve diğeri Doğu'da ve çok önemli iki "cumhuriyet" kuruluşunu göstermiş bulunuyorum; her ikisi de Teşkilat-ı Mahsusa tarihiyle çok yakından ilgilidir.

Bunlardan ilki "Batı Trakya Cumhuriyeti" olarak da adlandırılabilmektedir, resmi adı Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi ve başbakanıysa Profesör Salih'tir. Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesine denk düşüyor; ayrıca çoğunluğu anı düzeyindeki çok kıt kaynaklardan çıkarabildiğimize göre, Edirne'nin kurtarılışı, bu geçici hükümetin kuruluşuyla Teşkilat-ı Mahsusa'nın tarihi iç içedir ve bu nedenle, Batı Trakya Cumhuriyeti'nin ortaya çıkışını Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluşu olarak da kabul etmek fazla yanıltıcı olmamalıdır.

Bugünkü Cumhuriyet sınırları içinde, ortaya çıkarabildiğimiz ilk cumhuriyet sayılabilecek olan, Batı Trakya Cumhuriyeti'nin başbakanı Müderris Salih görünmekle birlikte, en güçlü adamı Zeynel Abidin kod adıyla Genelkurmay Başkanlığı'nı yürüten Binbaşı Süleyman Askeri'dir. Kısa bir zaman sonra Irak Cephesi'nde ölen Askeri'nin, Teşkilat-ı Mahsusa'nın ilk başkanı olduğuna işaret etmiştim; cumhuriyetin ikinci ismi olarak ise, "Umum Çeteler Kumandanı" veya Kuva-yı Seyyare Müfettişi, bugünkü adıyla gerilla kuvvetleri şefi unvanlarını taşıyan Eşref Kuşçubaşı'yı görüyoruz. Eşrefin kardeşi Hacı Sami ve Çerkez Ethem'in ağabeyi Reşit de ön plandadır. Teşkilat-ı Mahsusa'nın son başkanı Yarbay Hüsamettin, Ethem'i, diğer kardeşi Tevfik’i de bu cumhuriyetin kuruluşu için savaşan gerillalar arasında göstermektedir.

Kemalist Cumhuriyet'ten önce, bugünkü Cumhuriyet sınırları içinde kurulan ve General Harbord Misyonuyla bölgeye gelmiş olan General Moseley'in pek de doğru olmayan bir biçimde, "The South Western Republic of Kars" olarak ifade ettiği ikinci cumhuriyet, "Kars Şura Hükümeti" olarak da bilinmektedir. Bazı kaynaklarda ise, "Güneybatı Kafkasya Şura Hükümeti" olarak geçmektedir; merkezi Kars olmakla birlikte Gümrü ve Batum’a kadar olan toprakları da kendi egemenliği altında görüyordu. Yerel toprak sahipleri, öğretmenler ve Rusya ordusunda görev yapmış Müslüman subaylardan oluşan bu hükümetin, bir de sekiz yüz kişilik ordusu bulunuyordu; Hüsamettin, anılarında Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarıyla Kars Hükümeti arasındaki iyi ilişkilerden söz etmektedir. Hüsamettin, Birinci Dünya Savaşı yenilgiyle biter bitmez, Teşkilat-ı Mahsusa'nın, en deneyimli elemanlarından Yenibahçeli Nail'i Batum’a, Filibeli Hilmi'yi Erzurum'a, Cafer'i Trabzon'a gönderdiklerini anlatmaktadır; daha sonra ilk ikisi İzmir Suikasti gerekçesiyle asılan bu üç kişi, doğudaki ordu komutanlarıyla görüşerek Erzurum, Trabzon ve Kars delegelerinden bir kongre toplamakla görevlendiriliyorlardı. Hüsamettin'in verdiği bilgiye göre Ardahan'da toplanan bu kongreden sonra, Kars'ta Şuralar Hükümeti'nin izniyle ve şûra temsilcilerinin de katılımıyla Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarıyla diğer İttihat ve Terakki militanlarının katıldığı bir kongre yapılmıştır.

Bütün bunlar bize, Teşkilat-ı Mahsusa'nın yenilgiyi kabul etmediğini ve Mücadeleyi sürdürmek istediğini göstermektedir; Teşkilat-ı Mahsusa militanları ya kendileri örgütleniyorlar ya da örgütlere katılıyorlardı. Bu iki örnekten cumhuriyet kurma konusunda bir pratikleri olduğu sonucunu çıkarabiliyoruz. Fakat böyle olmakla birlikte, Teşkilat-ı Mahsusa konusunda bilgilerimizin yok denecek kadar az olması çok şaşırtıcıdır. Kuşkusuz bu şaşırtıcılık, aynı ölçüde bilimsel merakı tahrik etmektedir; Türkoloji'nin zaafları, her zaman yeni gerçekler için keşfi bekleyen hazine durumundadır.

Son başkanı Hüsamettin Ertürk'ün çok geç yayımlanmış anıları, son derece eliptik bir nitelik taşımaktadır; ancak, başka kaynaklarla desteklendiği ölçüde aydınlatabilmektedir. Bu konuda diğer kaynaklarsa çok sınırlıdır. Bu kıtlık ve sınırlılık içinde, P. H. Stoddard'ın 1963 yılında tamamlanan doktora tezi, tek önemli araştırma olarak önümüzde durmaktadır; yalnız, burada da bazı sınırlamalarla karşılaşıyoruz. Doktor Stoddard'ın araştırmasının temel ilgi alanının, Osmanlı-Arap ilişkileri olması ve 1911–1918 tarih kesitine bağlanması, Teşkilat-ı Mahsusa açısından son derece ciddi bir daralma anlamına gelmektedir; çünkü Teşkilat-ı Mahsusa'nın hem buralarda tam başarısız olduğu kesindir ve hem de, bilimsel açıdan asıl araştırmayı tahrik eden, bu tarihten sonraki etkinliğidir. Bu etkinliğin, Osmanlılar’ın güneyine değil, doğusuna doğru açıldığını biliyoruz. Bunun dışında Doktor Stoddard'ın araştırmasının bir açıdan bakıldığında önemini artıran ve diğer açıdan bakıldığında azaltan bir başka özelliği daha var; "tez" önemli ölçüde, belki de Enver Paşa'dan sonra, Teşkilat-ı Mahsusa'yla en çok özdeşleştirilebilecek isim olan Eşref Kuşçubaşı'yla yapılan mülakatlara dayanmaktadır. Bu, başka örneği olmadığı için başlı başına bir zenginliktir; ancak, Eşrefin şu veya bu nedenle, kendi gerçekliğine dürüst kalamaması halinde, yanıltıcı olması ihtimali de vardır.

Ancak ne kadar az dürüst kalırsa kalsın, kalanıyla Eşrefin yaşamı başlı başına bir romandır ve bu kuşaktaki gözü pekliği ve kararlılığı her zaman ve başka yerlerde göremiyoruz. Ailesi, Büyük Çerkez Göçü'yle İstanbul'a geliyor ve Eşref, göçten kısa bir süre sonra İstanbul'da doğuyor; dünyaya geldiğinde, babasının kız kardeşinin saraydan birisiyle evlilik yapmayı başardığını öğreniyoruz. Bir kapıdır; Eşrefin babası Nuri de, kız kardeşinin evliliğiyle açılan kapıdan girerek önce kuşçu ve daha sonra da Abdülhamit'in kuşçubaşısı oluyor; Çok yüksek bir rütbedir ve çocuklarının zamanın en prestijli ve imkânlı okulu olan Harbiye'ye girmeleri artık çok kolay olmuştur. Fakat Eşref’le kardeşi Hacı Sami, ilk kuşaktan geliyorlar ve göçmenin serüven ruhunu içeriyorlar; Hacı Sami, Enver'i iç Asya'da da yalnız bırakmıyor ve "yüz ellilikler" listesi ile yeni cumhuriyete girmesi yasaklanınca, bunu kabul etmeyerek 1927 yılında girmeyi deniyor ve öldürülüyor. Serüvenci Eşref ise, 1937 yılında afla dönüşlerine izin verilinceye kadar, Çerkez Ethem'in yenilgisi üzerine çıktığı sürgünde kalıyor ve bundan sonra da bu ikinci ülkesinde, hep bir sürgün yaşamı sürdürüyor; kendisini anlatmaya başladığı zaman kırk yıllık sürülmüşlüğün ruh hali baskındır.

Çerkez Eşref’in romanesk yaşamı aynı zamanda son derece bilimsel ipuçları sağlıyor; subaylıkla profesyonel devrimciliğin el ele gittiğini anlıyoruz. Yaşamında ne zaman subay ve ne zaman atılmış, ne zaman özgür, ne zaman hapis ve sürgünde, bunları kolaylıkla kestirmek imkânsız görünüyor; ayrıca bir başka nokta da, henüz Türk yönetenlerinin bile sorumluluğu bireyselleştiremediğini ortaya çıkarıyor. Çünkü Sultan Hamit çok zaman Eşref’e uzanamayınca, Kuşçubaşı Nuri'yi, Eşref’in babasını, tutukluyor veya sürüyor; her iki taraf açısından da, yaklaşım aile boyutludur. Buradaki, burjuva anlamda, ilkellik bir yana, sarayda yüksek bürokrat baba Nuri'nin dayanıklılığı da çok dikkat çekicidir.

Hüsamettin, anılarında "Teşkilat-ı Mahsusa'nın bazı zabitleri, İran, Turan, Afganistan ve Hindistan'a gönderilmişti" diye yazıyordu. "Turan", İranilerin, İç Asya'daki Türk yurtlarına verdikleri isimdir ve uzun yıllar, Türkler tarafından da kullanılıyordu. Enver'in, yaşça kendinden küçük amcası Halil Paşa, İran burjuva devrimcilerinin kendilerinden yardım istediğini ve yardım için kendisinin görevlendirildiğini haber vermektedir. Öte yandan, Kabataş Lisesi'nde tarih öğretmenim Galip Vardar -Hüsamettin, Galip Hoca'nın gözüpekligini pek övüyordu- anılarında, İttihat ve Terakki'yi, Yavuz Sultan Selim'in heveslerine bağlı olmakla eleştiriyordu ve "İngiltere'yi, diyorlardı, can alacak yerinden vuracağız, bütün İslam alemini ayaklandıracağız, bunlar Cizvit papazları gibi orada inatla, ısrarla çalışacaklar ve Hindistan'ı, Bülicistan'ı, Afganistan'ı, İran'ı, Afrika'daki Müslüman memleketleri ayaklandıracaklar" sözleriyle eleştirilerini dillendiriyordu. Bir de, "işte Teşkilat-ı Mahsusa adı verilen teşekkül bu fikirler ve gayelerle meydana getirilmişti" diye ekliyordu.

Hindistan'da anti-emperyalist devrim, Enver için ve Teşkilat-ı Mahsusa açısından son derece önemlidir. Çerkez Eşrefin, Stoddard'a anlattıklarından öğreniyoruz; Enver, Eşrefi Belçika'da, Hintli devrimci örgütlerle temasla görevlendiriyor ve bu temasların verimli sonuçlara ulaşması üzerine, Eşref, Hindistan Devrimi'ne katkıda bulunmak üzere Hindistan'a doğru yola çıkarılıyor; ancak, tam bu sırada savaşın patlaması üzerine dönmek zorunda kalmıştır. Eşref’le ilgili bu ayrıntıyı da, Stoddard'ın doktora çalışmasından öğreniyoruz; Stoddard yine de, tarihini netleştirmemekle birlikte, Eşref’in, Hindistan'da, Britanya emperyalizmine karşı İslamist ihtilal çalışmaları yaptığını ve İngiliz ajanlarından korunmak için gizlilikte ustalaştığını kaydediyor. Böyleyken, diğer kaynaklardan yaptığım ve detayı önceki çalışmalarımda bulunan aktarma ve çözümlemelerle birleştirildiğinde, Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bir araştırmayı, Arap dünyasına ve Birinci Dünya Savaşı sonuna bağlamanın çok sınırlayıcı olduğunu düşünmek zorundayız.

Ayrıca Cengeli gerillalarıyla ilgili olarak bu çalışmada geliştirmiş olduğum çözümlemeler, Küçük Han’la Teşkilat-ı Mahsusa arasında bir bağ bulunduğu konusunda hiçbir kuşku bırakmamaktadır. Bu da, Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bu tek sistematik çalışmanın bir başka eksiğine işaret ediyor; ancak bütün bunları makul karşılamak mümkün olmakla birlikte, Stoddard'ın, Teşkilat-ı Mahsusa kadroları arasına, başka hiçbir yerde rastlamadığımız Mustafa Kemal'in adını koyarken, diğer bütün anılarda bulduğumuz Çerkez Ethem'i ihmal etmesi ayrıca şaşırtıcıdır. Bunu, benim kitaplarıma kadar, Türkiye'de Çerkez Ethem'in resmen ve tarihsel olarak "hain" sayılmasına ve Eşref’in de Çerkez halkını korumak istemesine bağlayabiliriz; fakat nereye bağlarsak bağlayalım, çok büyük ölçüde Eşref’in anılarından ibaret olan bu çalışmaya güvenimizi sarsıcı bir durumdur.

Eşref, kardeşi Sami, bütün Doğu'da, sürekli İngilizlere karşı politik ajitasyon içinde oluyorlar; bu nedenle İngilizlerin, Mütareke'yle birlikte, yakaladığı Osmanlı muhaliflerini Malta'ya sürme tertibinden kurtulamıyor; ancak, bundan önce, yakalanıncaya kadar İzmir yöresine çekilerek Elen kuvvetlerine karşı gerilla savaşı başlattığını biliyoruz. Bu hazırlığın liderliği, bir süre sonra, Çerkez Ethem'e geçiyor; ayrıca, Eşref’in bütün kariyeri boyunca, hep Çerkezler’le birlikte olduğu ve bu arada Ethem'in ağabeyi Çerkez Reşit’le birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. Bu da Çerkez Ethem'i ihmal etmesini daha çarpıcı hale getirmektedir.

Ethem'in Teşkilat-ı Mahsusa için çalışmasına karşın mensubu olmadığı ileri sürülebilir; bu, hem Teşkilat-ı Mahsusa'yı ve hem de benzeri örgütlenmeleri bilmemekle özdeştir. Bu "Özel Örgüt", istihbaratla gerilla aktivitesini birlikte ve iç içe sürdürmektedir; zamanında, Osmanlı'da, gerilla sözcüğü için "çeteci" kelimesi kullanılmaktadır. Teşkilat-ı Mahsusa, gözü pek yurtsever çetecilerden oluşan ve örgüt planında, "gevşek" olarak nitelenebilecek bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla Ethem'in veya bir başkasının, Teşkilat-ı Mahsusa için çalıştığı halde mensup olmaması, tanımsal olarak, imkânsızdır. Ayrıca diğer kaynaklar, Ethem'i, Teşkilat-ı Mahsusa içinde gösteriyorlar; ağabeyi Reşit'in subay, kendisininse bugünkü dilde "astsubay" denilen "küçük zabit" olmasına karşın, daha sonra, belkemiğini Çerkez gerillalarının oluşturduğu Kuva-yı Seyyare'nin önderi sayılabilmesi için, Teşkilat-ı Mahsusa içinde sürekli sivrilen bir kariyerinin olması zorunludur.

Özel Örgütün, teşkilat yapısı açısından gevşek olmakla birlikte, ideolojik açıdan, kendisine yeterliliği olduğunu görüyoruz; "Panislamizm" Teşkilat-ı Mahsusa'nın vitrinindeki ideolojik doku olarak ortaya çıkmaktadır. Müslüman halkların yaşadığı tüm iklimlerde, başını Büyük Britanya'nın çektiği garp emperyalizmine karşı başkaldırılar çıkarmak, bu Özel Örgüt gerillalarını ateşleyebilmektedir; yalnız, örgütün ilk denemeleri, Arap halklarında bu alanda fazla bir şans olmadığını göstermeye yetmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yılları, Araplar’da, Osmanlı'dan ayrı bir bilincin oluşmaya başladığını ve Arap şeflerinin ise, bu savaşı Osmanlı federasyonundan ayrılmak için bir imkân olarak gördüklerini ortaya çıkarmıştır; Arap aktivistleri, Teşkilat-ı Mahsusa dirijanlarının aksine, Büyük Britanya ve arkasından Fransa'yla bir işbirliği eğilimini gösteriyorlardı. Bu, İslamist ihtilaller için, coğrafyayı sınırlamış ve Doğu'ya açmıştır.

Teşkilatın bir adının "Umur-u Şarkiye" olması bu yönelimle ilgilidir. Ayrıca, Enver'in, yenilgiyle İstanbul'dan ayrılırken Yarbay Hüsamettin'i çağırarak, "Örgütü resmen lağvediyor, ancak fiilen sürdürüyoruz" demesi ve bunun ötesinde, adını da, "Umuru Alem-i İslam İhtilal Teşkilatı" olarak değiştirdiğini bildirmesi, böyle bir anlayışa uygun düşmektedir. Ancak daha önce de değindim; panislamist kart, zamanında da pek öyle ciddiye alınmıyordu. Teşkilatın, panturanist ideolojisi, örgüte asıl rengini vuruyordu; yakınlaşmalar da uzaklaşmalar da buna göredir. Küçük Han, programında, Türkler’le yakınlaşmayı çok açıklıkla ifade ettiği için, Teşkilat-ı Mahsusa'yla işbirliğinden çekinmemiştir.

Burada bir nokta var; Teşkilat-ı Mahsusa'nın silahlı gerilla örgütü olduğu panislamist ve aslında panturanist bu programda, hem "şark" ve hem de "sınır" sözcükleri, bugünkü netliklerinden çok uzaktaydılar. Kars bölgesinde olduğu gibi, sınırların oldukça sık bir biçimde değişmesi, 1878 yılından itibaren Rusya'nın egemenliği altında "Karskaya Oblast" olarak yaşamış bu bölgenin halkının, Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yeni belirsizlik içinde, Müslüman halktan oluşan Kars Şurası'nı kurması ve İttihat ve Terakki'yle Teşkilat-ı Mahsusa subaylarıyla bağlantıya geçmesi, buradaki siyasal oynaklığın çeşitli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan, Teşkilat-ı Mahsusa gerillalarının, Kars Şurası veya Küçük Han'ın Sovyetiyle işbirliğine başladıklarında, bir sınır ötesi eylem içinde olduklarını akıllarına getirmemiş olmaları mümkündür. Öte yandan millet kavramının netleşmesi ve çok sınırlılığın ortaya çıkmasını da, daha çok, bir Birinci Dünya Savaşı sonrası olgusu olarak algılayabiliriz; bu nedenle, Teşkilat-ı Mahsusa gerillalarının, Ege kıyılarında veya Hazar yakınında eylemliliklerini aynı iklimde saymaları makuldür.

Böyle bir çözümlemenin, yöntemsel açıdan bir uzantısı beliriyor; hem Teşkilat-ı Mahsusa dirijanlarının ve hem de Ankara'da kontrolü eline geçirmek üzere olan paşalar yönetiminin, örnek olsun, Küçük Han liderliğindeki Sovyet Cumhuriyeti'ni dışsal değil önemli ölçüde içsel gördüklerini düşünebiliriz ve böyle bir görüş haksız olmamaktadır. Aynı çerçevede, Kars Şurası'nın, Ermeni-Sovyet araştırmacı Pogosyan'ın yazdığına göre, Daşnaklarla takviye İngiliz birlikleri tarafından dağıtılmasını da bir içsel sorun olarak görmek durumundayız. Pogosyan, bunun üzerine, Karskaya Oblast'ın, ingine Fransız ve İtalya'nın kararlaştırması üzerine Amerikan Mandası'na verildiğini de ileri sürmektedir; herhalde bunu öneri olarak anlamak zorunluluğu var.

Kars Şurası'nın Daşnaklarla işbirliğiyle İngiliz birlikleri tarafından ortadan kaldırıldığı tarih, 1919 Nisan ve Mayıs ayları, Mustafa Kemal Paşa'nın da, net bir biçimde tanımlanan üç görevinden birisi olan doğudaki şûraları ortadan kaldırmak üzere, Şark Vilayetleri'ne bir tür olağanüstü yetkilerle donatılmış guvernör olarak gönderilme kararnamesinin hazırlanmakta olduğu zamana denk düşmektedir. Kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa'nın, İstanbul'dan gemiyle ayrılıp Samsun'a çıkabilmesi, Sultan Vahdettin ve Sadrazam Ferit'in dışında, Büyük Britanya işgal kuvvetlerinin de tasvibini gerektiriyordu; Türk tarihçilerinin, anlaşılması zor nedenlerle, 1920 yılı başındaki İstanbul'un resmen işgalini abartmaları ayrı, İstanbul ve giriş çıkışları, o zaman da, İngilizler tarafından kontrol ediliyordu. Nitekim çıkış kâğıdında, İngiliz işgal kuvvetlerinin damgası vardır.

Bu yan, Türkiye'de Kemalizmin ve Paşa'nın bayağı eleştiricileri tarafından hep abartılmıştır; buradan hareketle, Kemal Paşa'yla Londra arasında organik bağ kuranlar az görünmüyor, bunları, vulgar saymak durumundayız. Bir ittihatçı olmadığı kesin ve teslimiyet imzalanır imzalanmaz, İstanbul'a gelen Kemal Paşa'yı, silah ve cephaneleri muhtemel mukavemetçilere transfer edinceye kadar görevinin başında kalan İttihatçı paşalardan ayırmak, İngilizler açısından zor olmamalıdır; bunun ötesinde, XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın başı, Batı hükümetlerine, iyi veya kötü anlamda Türk paşalarına sonuna kadar güvenilemeyeceğini öğretmiştir. Kemal Paşa'nın kararnamesinde, silah ve cephanelerin reziztans kuvvetlerine verilmesini önlemek de olmakla birlikte, çok kısa zamanda Kemal Paşa'nın var olan mukavemet kuvvetlerinin lideri olması, bu analiz çerçevesindedir.

Enver'in Umur-u Şarkiye'yi çok ciddiye aldığını ve en güvendiği paşa ve subayları buralarda görevlendirdiğini tekrarlamamız gerekiyor; Yakup Şevki, bunlardan birisidir ve bütün anılar, eldeki tüm silah ve cephaneyi muhtemelen Teşkilat-ı Mahsusa dirijanlarının kontrolündeki mukavemet kuvvetlerine aktarmaya özen gösterdiği noktasında birleşmektedir. Hüsamettin, Rusya'dan alınan Ardalan'daki kongrede başkanlığa Yakup Şevki'nin önerildiğini kaydediyordu; Paşa, sağlık nedenleriyle bu görevden uzak kalmıştır. Bu da, böyle bir dönemde sivil-asker arasındaki sınırın da silinmiş olduğuna işarettir; nitekim Kemal Paşa da, bazı muhalefete karşın Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin başkanlığına talip olmuş ve başkan olmuştur.

Bu, Kemal Paşa'nın kişiliğinin bir parçası olan politik esnekliğinin kanıtlarından birisidir. Bundan kısa bir zaman sonra, bu kez Ege kıyılarında, Çerkez Ethem gerillalarının tasfiyesi sırasında sergilediği manevra kabiliyetiyse kişiliğinin başka bir yanını açığa vurmaktadır; 1920 yılının yaz öncesinde, Ethem'i Ankara Garı'nda büyük ihtimam ve saygıyla karşılayan Kemal Paşa, ikinci yarısında olağanüstü sayılacak manevralarla bu gerilla liderine Elen kuvvetlerinin arkasına geçmekten başka, açık bir kapı bırakmamaktadır.

Aslında Ethem'in, gerillalarıyla birlikte tasfiyesini, tek başına almamak gerekiyor; bu, Cumhuriyetin yönetiminde, kuruluşunda çok önemli roller oynamış olan Çerkez kökenlileri tasfiyenin de başlangıcı sayılmalıdır. Anadolu'daki kurtuluş hareketine katılanlar içinde Mustafa Kemal dahil, en ünlüsü hiç kuşkusuz, "Hamidiye Kahramanı" olarak bilinen, sonraki soyadıyla Rauf Orbay, bir Abaza'ydı ve idam olmamak için yirmili yılların ortasında sürgünü seçmek zorunda kalıyordu. Bursa bölgesindeki ilk mukavemeti kuranlardan Bekir Sami, "Zeraho" aşiretinden bir Çerkez'di ve ilk dışişleri bakanlarından, Ankara kuvvetlerini Londra'da temsil eden adaşı Bekir Sami'yse "Kunduh"du. Millet Meclisi'nde öldürülen Deli Halit Paşa, İzmir Suikastı nedeniyle asılan "Hatko" İsmail Canbulat, yirmili yıllardaki komünist harekette önemli yerleri olan Hakkı Behiç, Şeyh Servet hep Çerkezdiler; bunlardan Canbulat, Kemal Paşa'nın, bakan olmak için yazdığı arzuhalde Paşa'nın birlikte bakan olmasını istediği çok yakın arkadaşıydı. Kuşçubaşı kardeşler, Pşivu Ethem, Reşit ve Tevfik Kardeşler de, çok önemli roller oynadıktan sonra hızla tarih sahnesinden uzaklaştırılanlar arasındadır.

Yirmili yıllardaki Çerkez tasfiyesi, belki de tasfiyelerin ilkidir; çünkü daha 1923 yılına gelindiği zaman bile artık, Teşkilat-ı Mahsusa ve Çerkez sözcükleri, öyle her yerde rahatlıkla telaffuz edilecek elfaz olmaktan çıkıyordu. Bunun nedenleri, hiçbir zaman netlikle ortaya konmuş değildir; bununla birlikte, benim, Çerkez Ethem'in ve gerillalarının, Elen kuvvetlerinin arkasına geçmekle birlikte, Türk mukavemet kuvvetlerine bir tek kurşun bile atmadıkları ve Ethem'in, ayrılmadan önce, bazı gerilla liderlerini mukavemeti sürdürmeye özendirdiğini göstermeme kadar, "ihanet" kabul edilmiş ve kuşaktan kuşağa tekrarlanmıştır. Ancak teknik çalışmalara inildiğinde, Ethem kuvvetlerinin nerede ve nasıl ihanet ettikleri konusunda hiçbir kanıt verilmiyordu; bunun yerine, Ethem'in, kuvvetlerinin yönetiminde ve finansmanında, popülist ve hatta komünizan yöntemlere başvurduğu hep ileri sürülmüştü.

Ethem'in, birisi modern Kürt başkaldırılarından ilkini yöneten Prens Bedirhan'ın torunu Cemal Kutay tarafından ve diğeri, bir günlük gazetede yayımlanan iki anısı bulunmaktadır; Kürt kökenli Kutay, yer yer anıları bükmüş olmanın dışında bir de yazılarını Kemalist çerçeveye uydurma konusunda aşırı gayretli olmakla ünlüdür. Günlük gazetede, Ethem'in ölümünden çok sonra yayımlanan anıları da pek çok soruya cevap verici bir nitelikte olmaktan uzak görünüyor; bununla birlikte, burada da Ethem kuvvetlerinin finansmanını zenginlere yüklediği ve kamulaştırma yoluyla gelir edindiğini doğrulamaktadır. Ancak, söz konusu dönemde, belki de yakındaki Ekim Devrimi'nin etkisiyle, bu tür yöntemler her yerde ve her türlü gerilla eyleminde etkili olabiliyordu. Örnek olabilir, Erzurum Kongresi'yle aynı zamanda Balıkesir'de toplanan, Hacim Muhittin Çarıklı'nın önderliğindeki "Hareketi Milliye Kongresi", alay komutanlarının, kongre tarafından seçileceğini ve seçimi kabul etmenin zorunlu olduğunu, politik komutanların yanında askeri bir komutan yardımcısı olacağını şarta bağlıyordu. Adana çevresindeki gerillalar ise, daha sonra Çin'de Mao'nun moda haline getireceği yöntemlerin benzerlerini icat ediyorlardı; bunlar normaldir.

Normal olmakla birlikte, Ethem kuvvetleriyle Moskova arasında herhangi bir temasın olup olmadığı sorusu önemlidir; Sovyet kaynaklarının tamamını incelememiş olmakla birlikte, incelenenlere bakarak, böyle bir temas olduğunu ileri sürmek mümkün görünmemektedir. Bunun ötesinde, Çerkez kuvvetlerinin tasfiyesinden sonraki karalamalar esas alınacak olursa, tam tersini düşünmeye zorlanabiliriz; ancak, bunları önemsememeyi öğrenmiş durumdayız. Çünkü Sovyet siyasi yazınında, daha önce çok umut bağlansa bile, yenilgiye karşı acımasız bir davranış söz konusudur; daha önce çok övülmüş, ancak sonra kaybeden tarafı karalamak bir Sovyet siyasi yazı ahlakı olmuştur. Bu nedenle böyle bir soruya doğrudan cevap yetiştirecek durumda olmadığımı kabul ediyorum.

Buna karşılık, 1920 yılı Eskişehir'inin, Ethem'in siyasi merkezi olduğunu düşünmek mümkündür; çok büyük ölçüde Tatar ve daha az ölçüde Çerkez göçmenlerinin barındığı Eskişehir'de yayımlanan Seyyare-i Yeni Dünya gazetesi, "Milli Kahramanımız Ethem Yoldaş" olarak adlandırdığı Ethem'in ve gerillalarının başarılarının övgüsüyle doluydu. Bu da bir rastlantı olarak ortaya çıkmıyor; Eskişehir, 1920 Türkiyesi'nde en önemli komünizan merkez durumdadır ve çok aktif olmuştur. Bazı kaynaklar, Ethem’le aynı zamanda tasfiye edilen Türkiye Komünist Partisi'nin ikinci adamı sayılan ve Suphi'yle birlikte Karadeniz'de boğulan, anne tarafından Çerkez, Ethem Nejat'ın buralarda etkili olduğunu ileri sürüyorlar; zamanındaki Sovyet kaynaklarıysa, Eskişehir'de Bolşeviklerin etkili olduğunu ileri sürmekten geri kalmıyorlardı.

Ethem'in kendisiyse, yayımlanan anılarında, bu konuda suskunluğu seçmiş bulunmaktadır; kuvvetleri içinde adı "Bolşevik taburu" olan bir birliği haber vermekle birlikte, ilişkileri konusunda aydınlatıcı olmamayı tercih ettiğini görüyoruz. Aslında anılarında vermeye çalıştığı izlenime göre, politikadan daha çok savaş örgütlemeyi bilen bir gerilla lideridir; bunu olduğu gibi kabul etmede güçlüklerimiz var. Kemal Paşa çevresinin kendisini tasfiye etmek istediğini sezmesi ve manevraları çok iyi görmesi, üstelik daha sonra kendisine yapıştırılacak "hain" sıfatını sanki bilmişçesine, bunu haklı çıkaracak adımlardan ısrarla kaçınması, politik yanının da ihmal edilemeyeceğinin ipuçları durumundadır. Eğer kaybetmişse, kaybetmesi kaçınılmaz olduğu içindir.

İslam Ansiklopedisi'nde, Ethem hakkında çok kısa bilgi veren Türkolog Rustow, Atina'dan 1923 yılında ayrılarak, çeşitli duraklardan sonra Ürdün'e yerleştiğinde, 1935 yılında birkaç kez Mustafa Kemal'e karşı komplo nedeniyle tutuklandığını kaydediyor. Aynı kaynak, Irak'taki Ali Raşit hareketini desteklediği için de başının derde girdiğini ilave ediyor; bunlar her sürgünün başına gelebilecek abartmalı polis gözetiminin etkisini taşısa da, yaşamının sonuna kadar politikayla ilgisini kesmediğini de düşündürmektedir.

Ethem'in Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Anadolu'da gerilla faaliyetlerine, 1919 yazında Anzavur liderliğinde ve izinde başladığını biliyoruz; Anzavur da, Kuşçubaşı Kardeşler ve Ethem Kardeşler türünden Çerkez'dir. Ancak Anzavur, daha sonra Ankara-İstanbul polarizasyonunda, İstanbul yanında yer alarak mukavemetçilere çok büyük güçlükler verdiriyordu; bu haliyle, mukavemetin ilk zamanlarında çatışmaların bir bölümü de Çerkezler arası bir nitelik kazanıyordu. Bunun başka örneklerini de biliyoruz. Çerkez Ethem'in, kurtuluş savaşında ünlenmesinde, reziztansa karşı Düzce İsyanı’nı bastırması ve içlerinde Berzeg Sefer'in de bulunduğu pek çok Çerkez ileri gelenini astırması da var. Sefer'in yakınları daha sonraki yıllar da, Sefer Bey'in gericilere katılmasının zorunluluktan doğduğunu ve asılmadan önce dört bin Çerkez gerillasıyla, reziztansa katılmak üzere olduğunu ileri sürüyorlar; burada önemli olan kaydedilen rakamdır. Rustow da, Ethem'in, Elen hattının gerisine geçerken yanında birkaç yüz Çerkez gerillası olduğuna işaret ediyordu; ne kadar abartmalı olursa olsun, bunlar 1920 yılında büyük sayılardır.

Peki neden? 1920 yılında, Çerkez Ethem'in gerillaları hariç, hiçbir başarılı askeri harekete tanıklık etmiyoruz; bu durumda Kemal Paşa gibi temkinli ve beklemesini bilen bir liderin, bu kadar erken bir tasfiyeye başvurmasının nedenini sormak durumundayız. Bunu, 1920 yazında, Gilan'da olanlara ve sonbahardaki Bakû gelişmelerine bağlamak zorunluluğu var. Ayrıca Ethem'in buradaki gelişmelerle bağlantılı olmasa bile haberdar olduğunu düşünmek gerekmektedir; Rauf, anılarında Ethem için, "İran'ın Kürt aşiretleriyle olan çarpışmalarda hizmeti ve yararlılığı görülmüştür" diye yazıyordu. Örgüt çerçevesi bir yana, kişisel düzeyde de, İran coğrafyasındaki gelişmelerin içine girmiş olduğunu görüyoruz. Gerçekten böyle mi? Bu aslında göründüğü kadar önemli değildir; önemli olan, mukavemeti yönetimi altına almak isteyen, Kemal Paşa liderliğindeki yüksek Osmanlı bürokratlarının değerlendirmesinin bu yönde olduğundan kuşku duymamamız gerekmektedir.

Daha önceki bölümlerdeki çözümlemelerden hatırlanacaktır; Çerkez gerillalarına benzer, Cengeli gerillalarına dayanılarak ve Hazar sahillerine çıkan Kızıl Ordu'ya güvenilerek, İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilanı, 1920 yaz başıdır. Eylül ayındaysa Bakü'de Doğu Halkları Kurultayı, Cengeli gerillalarının lideri Küçük Han'ı desteklediğini bir karar haline getiriyordu ve Bakû Kurultayı devam ederken, hırslı, Paris'te eğitim görmüş bir valinin oğlu olan Mustafa Suphi'nin liderliğinde bir komünist partisi kuruluyordu. Böyle bir durumda, kendisini şekillendirmeye başlayan Kemalist yönetimin, Çerkez Ethem gerillalarını tasfiye etmeyi kararlaştırması, siyasi analiz çerçevesinde, son derece anlaşılabilir olmaktadır.

Burada şaşırtıcı olan kararın kendisinden daha çok, henüz kendisini kabul ettirmemiş bir liderliğin bu kadar riskli bir kararı böylesine bir cüretle alabilmesidir. Bu karar tek kalmıyor; Kemalist yönetim, aynı zamanda, kendi kontrolünde bir komünist parti kurulmasını da kararlaştırıyor ve böylece, 1920 sonbaharında, "resmi" komünist partisi ilan ediliyordu. Çerkez gerillalarının tasfiyesiyle "resmi" komünist partisinin kurulmasının kararlaştırılması, Kemalist politika kurallarının önemlilerinden birisini, "kontrol" kabiliyetine verilen ağırlığı da ortaya çıkarıyor. Gerçekten de, 1920 sonbaharında Mustafa Suphi'ye karşı davetkâr bir tutum alındığına ve legal komünistlerin oto likidasyona zorlanmasına da tanıklık ediyoruz; 1921 Şubat ayına girdiğimizde, Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadeniz'de boğulmuş ve Çerkez Ethem'le kardeşleri, seçkin gerillalarıyla birlikte savaş alanını terk etmiş durumdadırlar.

Aynı tarihte, Tahran'da da, İngiliz siyasetine sıkı sıkıya bağlı Seyit Ziya’yla Sovyetlerle daha pozitif bir denge politikasına yatkın Albay Rıza'nın darbesi de sahneleniyordu. Çerkez Ethem, anılarında, 2 Şubat 1921 tarihindeki derin hüznünü, kısa bir süre önce Elen kuvvetlerinden aldığı Susurluk'ta Elen kuvvetlerine teslim olmak olarak özetliyordu. Aynı yılın aynı ayının yirmi birinde ise, Tahranlılar, ateş ve postal sesleriyle uyanıyorlardı; bir darbe var. Önde görülen, daha sonraki politik eylemlerinin ve İngiliz arşivlerinin net bir biçimde kanıtladığı gibi, tam bir İngiliz adamı olan Ziya'dır, ancak yine de, darbe, toplumda büyük tepkiler çekmiş ve Sovyetler’i son derece rahatsız etmiş, kapitüler nitelikteki İran-Britanik Antlaşma'yı ilga ediyordu. Başbakan Ziya, bunu, Büyük Britanya'nın Tahran temsilcilerine, halkın gözünü boyamak için gerekli bir adım olarak anlatmıştır; Londra'nın da hoşgörüyle karşıladığını biliyoruz. Tarihi gelişmeler, bu darbede kuvvetli adamın Rıza olduğunu göstermiştir ve Rıza, darbeden hemen sonra, Cengeli gerillalarını dağıtarak ve yer yer patlayan benzeri ayaklanmaları kırarak, hem gücünü ve hem de prestijini artırmayı bilmiştir. Bu arada, Ziya'nın hızla tasfiye edildiğini ve Tahran'ın, bölgede birbirine rakip, Londra ve Moskova arasında daha dengeli bir politik çizgiyi benimsediğini hatırlıyoruz.

Çerkez gerillalarıyla Cengeli gerillaları arasındaki ilişki hangi ölçüdeydi. Bunu, daha sonraki araştırmalar ortaya koyacaktır. Ancak Teşkilat-ı Mahsusa'nın elinin her ikisine kadar uzandığı konusunda hiçbir kuşkumuz bulunmuyor. Panislamist ideolojinin ikisini de etkilediğini düşünebiliriz; en azından Küçük Han'ın programında, Türkiye'ye yakınlığın çok önemli bir yer tuttuğunu kaydetmiş bulunuyorum.

Ortadan kaldırılmaları aynı yıldadır ve benzer mekanizmalar çerçevesinde gerçekleşiyor. Miralay Rıza'nın bu tasfiyeden sonra "kurtarıcı" rolünü açıklıkla öne çıkardığı ve yolunun açıldığı kesindir; "reis-i cumhur" olmak istiyordu İran'da dinasti değiştirmenin tradisyonu bulunduğu için, eski İrancanın adlarından birisi olan "Pehlevi" sözcüğüyle, yeni bir haneden kurmasına ve Şah olmasına müsaade ediliyordu. Osmanlı düzeninde ise, çok şaşırtıcıdır, hanedan değiştirilmiyor ve nedenini pek bilemiyoruz, ancak belki de bir başka çalışmamda bir bölüm başlığı yaparak ileri sürdüğüm "Osmanoğlu Cumhuriyeti" nitelemesi bir ipucudur ve Osmanlı düzeni, sanıldığından daha çok bir cumhuriyet niteliği taşıyordu. Bu nedenle, Albay Rıza'nın şah olurken Kemal Paşa'nın "reis-i cumhur" olması fazla şaşırtıcı sayılmayabilir; her ikisinin de, düzenlerini kurmaya başlamaları için, 1925 ve 1926 yılını beklemek zorunluluğu var.

İki gelişmeye daha işaret etmek durumundayız; Küçük Han, Cengeli gerillalarıyla birlikte tasfiye edilirken, yeni düzen çağrışımı yapan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni ilan etmişti ve Çerkez Ethem'in kariyerinde bunu görmüyoruz. Gerçi, Türkiye tarihinin bu kesitiyle ilgili olarak ve her yorumcunun kendi tarafına çektiği bir "Yeşil Ordu" sözü veya efsanesi bulunmaktadır; benim değerlendirmem, Çerkez gerillaları dışında ve Ankara yakınında Ali Fuat Paşa'nın komutasındaki kolorduyla Erzurum'daki Kazım Karabekir komutasındaki kuvvetlerinden başka, bir silahlı gücün olmadığıdır. Bunların da ne ölçüde güç oldukları tartışmalıdır; çünkü Osmanlı-Türk kuvvetlerinin son zamanlardaki temel özelliği, son derece yaygın ölçüde, cepheden kaçışların görülmesidir. Bu, Anadolu mukavemeti zamanında da geçerliydi; daha sonra, ittihatçıları, komünistleri ve Kürtleri cezalandırmak için kullanılan "İstiklal Mahkemeleri" sisteminin, tümüyle savaştan kaçan askerler için kurulduğu kesindir; dolayısıyla, Çerkez gerillalarının, hem ayrı bir siyasi örgütlenme olmadan ve hem de güçlü bir alternatif mukavemet ordusu yaratmadan üzerine gidildiği netlikle ortaya çıkmaktadır. Tarih yazıcısı, tarihsel olayların açılımını, tarihsel aktörlerden çok daha ciddiye almak zorundadır;

Bu açıdan bakıldığında, 1920 yılı sonu ve 1921 yılı başlarında, Çerkez gerillalarının tasfiyesinin iki bölmeli bir boşluğa yol açmasını beklemek durumundayız. Bu bölmelerin birisinde "karalama" ve diğerinde "övünme" var. Çerkez Ethem'i, hain olmasa bile hain ilan etmek kaçınılmazdır. Bunun ötesinde, reziztansın başında elde ettiği başarılarla savaş için gerekli psikolojik üstünlüğe imkân veren bu popülist gerillaların dağıtıldığı bir zamanda ve ayrıca, Sovyetler'den bir savaşçı alayla gelmeyi vaat eden Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz'de öldürüldükleri bir tarih noktasında, özellikle yenikçi bir psikoza sahip halka güven vermek zorunluluğu vardır, işte tam bu sırada ilan edilen ve aşırı törenlerle kutlanan, Elen kuvvetlerine karşı "Birinci İnönü Zaferi", kendi halinde, büyük kuşkuları davet etmektedir; tanrı lütfü niteliğindedir, ancak bilim dünyasında, tanrısal oluşumları soğukkanlı bir kuşkuculuk süzgecinden geçirmek, zaman zaman verimli sonuçlar verebiliyor.

Benim yaptığım da bu olmuştur; önceki çalışmalarımın yayımlanmasından sonra, bugün, "ihanet" ve birinci "zafer" artık inandırıcılığını, çok önemli ölçüde yitirmiş durumdadır. Aslında Türk Kurtuluş Savaşı'na soğukkanlı olarak bakacak olursak, gerilla savaşı ve iç savaş çarpışmaları çıkarıldığında, düzenli orduların karşılaşması planında, çok fazla abartmaya elverişli olmadığını görebiliyoruz. Hepsi, Elen kuvvetlerinin Ankara önlerine kadar gelen ilerleyişi, Sakarya kenarında durdurulduktan sonra, bir de karşı taarruzdan ibaretti; Sakarya Müdafaası, diğer politik gelişmelerle birlikte bir dönüş noktasıdır.

Askeri açıdan anlamı şudur: Eğer, Britiş emperyalizmi, Anadolu'ya çıkışını özendirdiği Elen kuvvetlerinin lojistik desteğini sağlamazsa, bu kuvvetlerin Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemeleri ve buraları ellerinde tutmaları mümkün değildir. Bu çok önemli bir mesajdır, ancak, anlamının kavranabilmesi için başka işaretlere de ihtiyaç duyuluyordu; ünlü "Harbord Raporu” işte burada, tarihsel rolünü bulmuş olmaktadır.

General Harbord başkanlığındaki Amerikan misyonunun, Doğu Anadolu ve Transkafkasya'da incelemeleri, 1919 sonbaharına denk geliyor ve Sivas Kongresi sırasında bazı temaslar da yapmış olduğunu, Türk tarihinin tartışmalarından biliyoruz. Harbord Misyonu'nun temel amacı, Washington açısından, önerilen Ermeni Mandası'nın kabule değer olup olmadığını araştırmaktı; raporun 1919 yılı sonrasında, Amerikan resmi makamlarına teslim edilmesine karşın, mesajının daha sonraki tarihte anlaşıldığını kabul etmemiz gerekmektedir. Amerikan Senatosu'nun l Haziran 1920 tarihinde, iki ay sonra açıklanacak Sevr Sözleşmesi'nde açıkça ifadesini bulan, Ermeni Mandası'nı reddetmesini, General Harbord Misyonu'nun değerlendirme ve tavsiyelerine bağlamak zorunludur.

Amerikan Senatosu'nun, tarihsel olarak İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilan edildiği haftaya rastlayan bu ret kararı, aslında Sevr Sözleşmesi'nin de ölü doğmasının en önemli nedenlerinden biridir; Harbord Misyonu bulguları çerçevesine giriyordu. Harbord, bu bölgeyi, ne Ermeniler’in ve ne de Kürtler’in tutamayacağını, ayrıca Amerikan mandasının katkısının zahmetini çok aşacağını ve yine de bu bölgeyi, tarihsel deneyimleriyle sadece Türkler’in düzen altında tutabileceğini bildiriyordu. Raporun, çeşitli kançılaryalarda okunmasını izleyen bir tarihteki Sakarya Savunması, General Harbord'un tavsiyelerini destekliyordu.

Bu saptama, bizi yukarıda sözünü ettiğim gelişmelerden ikincisine getirmektedir; Anadolu'da, Çerkez gerillalarının, Suphi ve arkadaşlarının, legal komünizan politikacıların tasfiye edildiği ve Sovyetlerle "resmi" komünist kuruluşlar çerçevesinde ilişkilerin ön plana çıktığı ve daha da önemlisi, Sovyet-İran, Sovyet-Türkiye dostluk ve Sovyet-Britiş ticaret antlaşmalarının imzalandığı, Ankara'nın Çerkez halkından Dışişleri Bakanı Bekir Sami'nin Londra'da, barış görüşmeleri yaptığı bir zamanda, bir de, Enver Kaygısı'nın hakim olduğunu görüyoruz.

Kazım, Fevzi ve Kemal Paşalar, Enver'in Anadolu'ya geçiş yapmak üzere olduğu yollu istihbaratını çok ciddiye alıyorlar ve görüldüğü yerde, en azından tutuklanması için önlemler geliştiriyorlardı. Bunun, Enver'e ulaştırıldığından kuşku duymamız için pek az neden var; ayrıca, bütün bu tasfiyeler sırasında, Ankara'yı tutan kuvvetlerin komutanı, Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı ve ayrıca sınıf birincisi, komünist şair Nâzım Hikmet’in dayısı Ali Fuat Paşa’nın da, Moskova'ya büyükelçi yapıldığını görüyoruz. 1925–1926 tasfiyelerde, hayatını ancak köşeye çekilmeye razı olarak kurtarabilen bu ünlü komutan, anılarında, Moskova'da Enver'le görüştüğünü ve Ankara'daki aleyhte havayı yansıttığını kaydetmektedir. Bu nedenle, Moskova'yı Sovyetler Almanya'yı Ermeniler ve Anadolu'yu da Kemalistler tarafından tehlikelerle doldurulmuş gören Enver'in, iç Asya'da serüvene açılmasının da bir zorunluluk olduğunu kabul etmek durumundayız. Şartlar, artık Enver'in siyasi ömrünü doldurduğuna işaret ediyordu.

Şimdi, ortaya çıkan politik vektörleri özetleyebilecek durumdayız. Bir Kemalistler, Ön-Kafkasya'nın bolşevize edilmesinde, kızıl kuvvetlere çok büyük ölçüde yardımcı oldular. Başkaları bir yana, eğer Kemalist katkı olmasa, Azerbaycan'ın Sovyetize edilmesinin güç olacağı ileri sürülebilir ve Azeriler, bunu hep ileri sürmüşlerdir. Bu, Moskova açısından son derece dostane bir yaklaşımdır, ittihatçılar, ittihatçı komutanlar ve Teşkilat-ı Mahsusa, bu politikaya karşıdır ve bunların hızla tasfiyesine tanıklık ediyoruz. İki: Kemalizm, kendisini, panturanizmi ve Osmanlı emperyal heveslerini, tümüyle terk düşüncesine dayayarak formüle etmektedir. Bu, Büyük Britanya emperyalizmi için son derece cazip bir gelişmedir. Üç: Londra'nın, o tarihte, olayların gelişmesine Moskova'dan daha titiz bir sınıfsal-politik açıdan baktığını söyleyebiliriz;

Islahı mümkün olmayan bir İngiliz karşıtı olan Enver ve taraftarlarına Anadolu’nun kapatılması ve rüşeym halindeki anti-emperyalist sol odakların tasfiyesi, Londra açısından ayrı bir tanrısal lütuf oluyordu. Dört: Sovyetler, Anadolu'daki genç komünist hareketin feda edilmesi karşısında, Anadolu ve İran platolarında -buna Afganistan da eklenebilir- bir no man's land bulmaktan ve daha sonraki sözlerle, cordon sanitaire sağlanmasından ayrıca hoşnutluk duyuyordu
Çok ayrıntılı ve ince bir siyasal mimariyle karşı karşıya duruyoruz.
Yalçın KÜÇÜK: Sırlar - Çerkes

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Kars’ta Çerkes Mezarlığı https://t.co/huSx2CBZAv
RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı