İLKÇAĞ

Kafkas Dağları’nın yalçın dorukları, Hazar, Karadeniz ve büyük bozkırın uçsuz genişliğiyle dünya medeniyet merkezlerinden tarihin daha ilk çağlarında ayrı düşen Kuzey Kafkasya, antik kültürün en göz alıcı mekanlarından biri olmuştur.
Elverişli iklim koşulları, bereketli doğal kaynakları ve müthiş verimli toprağıyla ilkçağ ekonomisinin gelişme kaydetmesi için gerekli olan tüm imkanları sunmuştur.

Doğu Avrupa’da M.ö. 8. yüzyıl, Rusya ve Ukrayna’nın güney Avrupa kısımlarındaki ilk devlet oluşumlarını ve güçlü kabile birliklerinin yerleşme alanlarını, eski çağın ilkel ilişkilerinden tamamen ayrı tutan çok önemli tarihsel bir sınır çizgisi olmuştur.

Pek çok bozkır insanı göçebelik yaparak elde ettikleri ile ekonomik yaşantısını değiştirmiş, bu şekilde geniş çapta göçler ve uzun mesafeli yolculuklar başlamıştır. Bozkırın, o dağınık olma özelliğinin dışında sınırsız uzantısı, birleştirici bir özelliğe dönüşmüştür.


KİMMERLER, İSKİTLER, MEOTLAR, SARMATLAR

Savaşçı kabileler Kimmerler ve İskitler M.ö. II. binin başları ve M.ö. VII. yüzyıllar arasında dünya tarih arenasında görünmüşlerdir. Onların güçlü etkileri, tüm Yakın Doğu medeni dünyasını sarsıntıya uğratmıştır. Kafkasya’nın kuzey düzlüğü, göçmen savaşçı birliklerin, zengin güneye yağmalama yolculukları yapmaları için iyi bir geçiş alanı olmuştur. Tarihçiler, İskitlerin Kafkasya üzerinden Yakın Doğu ülkelerine yaptıkları yağmalama seferleri için dört rota belirlerler. Bunlar, Meot-Kolkhis yolu, Mamison geçidi ile Derbent ve Daryal çıkışlarıdır. En son zikredilen asıl rota olarak bilinmektedir. Tam burada, M.ö. 7. yüzyıl’ın ikinci yarısına rastlayan tarihlerde, Orta Kafkasya’nın bozkır bölgelerinde Kuzey Kafkasya’daki İskit Kültürü’nün antik arkeolojik yapıtları bulunmuştur.

Kuzey-Batı Kafkasya’da Meot öncesi kabileleri, ilk olarak Kimmerler ve sonrasında da İskitler ile yakın ilişkiler kurmuşlardır. Şüphesiz Meot öncesi dönem nüfusundan bireysel grupların Yakın Doğu seferlerine katılmaları Kuban Bozkırı’na savaş ganimeti getirmiştir. Bu sadece M.ö. 7-8. yüzyıllarda Kimmerler ve İskitler gibi Meot öncesi dönem silah ve koşum takımlarının bulunmasıyla değil, aynı zamanda Urartu ve Asyalı sanatçıların yapmış oldukları çalışmaların da bulunmasıyla kanıtlanmaktadır.

Kafkasya’da Maden çağı’nın başlangıcı, Mezopotamya ve Kuzey İran ile aynı anda M.ö. 6. yüzyıla rastlamaktadır. Kuzey Karadeniz sahil bölgelerinin antik merkezleri ile yakın ticari ve politik temaslar kurulmuş, özellikle Bosphorus Krallığı zamanında kültürel ve ekonomik bağlar kuvvetlendirilerek şekillendirilmiştir (M.ö. 5.yy). Zengin mezar alanlarında bulunan pek çok antik ithal mallar ve mezhep tapınakları bunu kanıtlamaktadır.

M.ö. 6.yüzyılda Kuzey-Batı Kafkasya’da, iki farklı etnik kültür birikiminin- Farsça konuşan göçebe İskitler ve hayvancılık yapan yerlilerin - etkileşimi sonucunda eşsiz sanatsal geleneklere sahip Meot Kültürü oluşmuştur. Bu kültürün taşıyıcıları, Azak Denizi’nin kuzey sahil bölgeleri, Kuban ve Trans-Kuban Bozkırlarını da kapsayan geniş alanları işgal eden, yazılı antik kaynaklardan öğrenildiği kadarıyla, Meot kabilelerinden Dandar, Kerket, Sindi, Psesi ve Thatei’dir.

M.ö. 4. yüzyıl’da Don Deltası, Trans-Don ve Volga’ya kadar olan bölgede yaşayan İskitlerin izleyicisi olan Sarmatlar, Ural bölgesinden benzer kabilelerin teşvikiyle birleşmiş ve güçlü bir kabile birliği oluşturmuşlardır. 2. ve 3. yüzyıllarda güneyde Kafkasya’nın bozkır kısımlarını ve Kafkas Sıra Dağları’nın eteklerine kadar olan yerleri; batıda ise Dinyeper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz sahil bölgesinin bozkırlarını işgal etmişlerdir. Sarmatların geniş alanlara yerleşmeleri Sarmat Kültürü’nün yayılması ve önemli bir yerel nüfusun “Sarmatlaştırılması” ile sonuçlanmıştır.


KOBAN, MAYKOP, KOLKHİS VE KUBAN KÜLTÜRLERİ

Koban kültürü M.ö 12. ve 7. yy’lar arasında yaşanmıştır. Bu dönem bronz devrinin sonu ve demir devrinin ilk zamanlarına tekabül etmektedir. Bu dönemin ana karakterlerinden biri bronzdan yapılma araç gereç, eşya ve silahların oldukça yüksek bir ustalıkla işlenmesidir. Arkeologlar ilk çalışmalarını günümüzün Kuzey Osetya’sında yaptılar. Bu buluntuların çıkarıldığı yer bir Oset köyü olan Koban’a yakındı. Bu yüzden Koban Kültürü adı verildi.

Buradaki buluntulardan anlaşıldığına göre, bu eşyaları yapan insanlar bronz işçiliğinin son aşamasına gelmiş usta insanlardı. Koban Kültürü halkları yerleşik bir karaktere sahipti. Arkeolojik olarak, Koban kültürüne ait 400 kadar yerleşim yeri ve eşya üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Ukrayna, Kırım ve Don-Volga kıyılarında bile bu kültürün izlerine rastlamak mümkündür.

Profesör Veselovsky N.I tarafından 1897’de Adıgey Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’ta bulunan “Bereketli Kurgan” denilen gömülü bir tepecikten ismini alan Bronz çağı Maykop Kültürü, Kuzey-Batı’daki Taman Yarımadasından Güney-Doğu’daki Dağıstan’a kadar Kuzey Kafkasya’nın gözde bölgelerine yayılmıştır. Bu kültürün en parlak döneminde demir dışındaki tüm metallerin işlendiği anlaşılmaktadır. Bu kültürün ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi Yakın Doğu’dan Trans - Kuban bozkırları ve tepelerine kadar olan bölgede yaşayan grupların bu kültürün içine sızmalarıyla yakından bağlantılıdır ki, bu gruplar gelirken yukarıda da belirttiğimiz gibi Yakın-Doğu’nun teknolojik gelişmelerini ve kültürünü yanlarında getirmişlerdir.

İlerleyen zamanlarda Maykop Kültürü bu bölgede, Kuzey Kafkas Kültürü’nün ve yerel farklılıkları da kapsayan tek bir tarihin gelişimine temel oluşturmuştur. Milattan önce 3 bin yıllarında hükümran olan Maykop kültürünün merkezi de ön Kuban idi.Maykop Taşı

1970'li yıllara kadar bilim adamları, 'Maykop kültürü'nün sadece Karadeniz sahillerinde yaşadığı kanaatindeydi. Bu kanaatin dayandığı bir temel ise yoktu. Daha sonra Nalçik'te açılan kurganın yapılış şekli ve muhteviyatının Maykop kurganlarının aynısı olduğu görüldü.

Kolhide Kültürü, Koban Kültürü’nden çok az bir zaman sonra ortaya çıktı. Bu kültür bir öncekine o kadar çok benzemektedir ki, ikincisinden ayrıca söz etmeyi adeta gereksiz kılmaktadır. Kolhide Kültürünün elimizdeki ilk buluntuları Abhazya’da ortaya çıkarıldı. Bu iki kültürün de temeli Maykop Kültürü’dür. Aynı şekilde bugünkü Abhazya bölgesinde yaşayan Kolkhis kültürü de Maykop kültürüne çok yakındı. Bronzdan demire geçiş döneminde "Kolkhis Kültürü" çok gelişmişti ve Kuzey Kafkasya, halklarının bronzdan demire geçişini temsil eden bugünkü Kuzey Osetya merkezli "Koban Kültürü" ve sonraki Maykop kültürü ile zaman ve kaynak bakımından büyük benzerlik taşıyordu.

Nitekim 1934 yılında Abhazya bölgesinde Achi Vadisinde ve Krasnoya Aleksandrofskaya köyünde yapılan hafriyatta iki kültürü ihtiva eden iki tabakada megalitik devrine ait dolmenlere, üst tabakada ise daha sonraki devirlere ait eserler bulunmuştur. Her iki tabakada da bakır ve bronz eşyaya tesadüf edilmiştir. Bunların Koban kültürüne çok benzediği görülmüştür.

Kuban Kültürü ise Kuzey Batı Kafkasya’da M.ö. 2. milenyumun sonlarına doğru doğmuş, demir çağına kadar (M.ö. 1200) devam etmiştir. Bronz çağı’nın sürdüğü bu dönemde, Kuzey Kafkasya, en geniş metal üretim merkezlerinden biriydi. Arkeolojik bulgular da bu tezi güçlendirmektedir. Bronz parçacıklarından yapılan göz alıcı sanat eserleriyle ünlü Kuban Kültürü’nün asıl çıkış noktası Kafkas Sıra Dağları’nın meyilli etekleri ve bu eteklerin kuzey bölümleridir. Bronz çağı’nın sonlarına doğru bronz işlemeciliğinde gelinen nokta, demirden araç-gereç ve silah yapım işini kolaylaştırmıştır.

Kuban kültürüne ait birçok arkeolojik materyalin çıkarıldığı yerler, Kolkhide (Abhazya), Soçi, Gelincik, Tuapse, Ts’emez (Novorosisk) ve Maykop’tur.

Buralarda bulunan arkeolojik bulgularla, Koban kültürüne ait bulguların birbirinden ayırt edilmesi oldukça zordur. Kuban ve Koban kültürü üretimleri birbirine benzemekle beraber, Kuban kültürününkiler form bakımından farklılık göstermektedir. Kuban kültürünün sınırı Karadeniz ve Kuban nehrinin arasındaki bölgedir.

Yine Terek Havzasında Kabartay Bölgesinde 1924’te yapılmış hafriyatlarda seramik, bakır ve tunç devrine ait eserler bulunmuştur.

Terek’in Kuban’a yakın bölgelerinde o kadar çok malzeme bulunmuştur ki, buranın adeta bir bronz işleme merkezi olduğuna hükmedilmiştir.

1936’da İnguş çeçen bölgesinin Terek ve Argun nehirleri havzasında yapılan hafriyatlarda da bronz devrine ait iskan bölgeleri, Kabardey bölgesindekilere benzer süslü seramikler, bronzdan süs eşyası bulundu. Haraçoy Köyü’nde taş tabutlarda ölüler bulundu. çeçenler Meot camiasını vücuda getiren kabilelerden Dosklar’ın devamıdır.

Yerleşim Alanları Meotlarla kesişen Gimri ve/veya Hazar Denizi kenarındaki Kas’ların bakiyesi kabul edilen Kafkasya’nın en eski sakinlerinden Mağarul, Lezgi ve Lak’ların yaşadığı Dağıstan’da, Hazar kıyılarında iki tekerlekli araba ve parmaklı tekerlek resimleri, el değirmenleri bulunmuştur.

Kafkasya’nın muhtelif bölgelerinde bulunmuş olan bütün eserler birbirine benzemekte ve bir birlik ve bütünlük arz etmektedir. Bütün bunlar, Kafkasya’da doğmuş, gelişmiş ve etrafa yayılmış bir "Kafkas arkeolojik kültürünün" ve "yerleşik insan dokusunun" mevcut olduğunun delilleridir.


ÖN KAFKASYALILAR

Eski Kuzey Kafkasya halkları ve kabilelerinin adlarının bugün bilinmesini, komşuları tarafında bırakılan yazılı anıtlara borçluyuz. Bu yazılı belgelerde adı geçen boylar; Kimmer, İskit, Sarmat, Tauri, Sind, Gimri, Kas, Meot, Kerket, Zikhi, Henioch, Zanig, Pses, Psil ve Kolkhi'dir.

M.ö. 1. yüzyılda ve Hıristiyanlık döneminin ilk yıllarında Kuzey Kafkasya nüfusunu Meotlar ile diğer Kuzey Kafkasya'lı dağlı kabileler oluşturmaktaydı. Meotlar Azak Denizi'nin doğu kıyıları, Kuban nehrinin alt ve orta havzalarında yaşıyordu. Nehrin sağ yakasında kalan toprakları, bugünkü Tamizbekskaya yerleşim bölgesine kadar uzanıyordu. Gimriler Azak Denizi’nin Kuzey ve şarkında, Kaslar Kaspi Denizi çevresinde yaşıyorlardı.

öte yandan Meotların M.ö. 8. ve 7. yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönemde, kökü Tunç çağı'na kadar uzanan bir kültüre şekil verdikleri gerçeği de arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır.

"Meot" sözcüğü bir çok küçük kabileyi kapsayan kollektif bir isimdir. Hıristiyanlığın baslangıç döneminde yaşamış olan eski Grek coğrafyacısı Strabo, "Meotların, Sind, Dandari, Toreates, Ayres, Arreches, Torpotes, Obicliakenes, Doskhi ve diger bir çok kabileden olustugunu" yazar. Yanlızca antik edebiyat kaynaklarında değil, bu konuyu isleyen Bosphor Krallığı topraklarından çıkartılan taş tabletlerde de Azak Denizi'nin güney kıyıları ve Kuban havzası antik kabilelerinin isimleri açıklanmaktadır. Bu isimler Meot kabilelerini oluşturan ve Bosphor Krallığının da unsurları olan Sind, Dandari, Toreatesi Pses ve Sarmat kabileleridir. Bu topluluklar daha kuzeylerde, Don ve Volga ırmakları arasındaki, daha önce Meotlara ait olan toprakları işgal etmiş görünmektedir (özellikle Sarmatlar). Don ve Kuban nehirleri arasında doğal bir sınırın bulunmaması ve Sarmatların göçebe bir topluluk olması nedeniyle, bu topluluğu kah kuzeyde, kah güneyde Kuban Havzası'nda görebilmekteyiz.
M.ö. 5. yüzyıldan itibaren Kafkasya'yı gezip gören ve eserlerinde buradan bahseden Heredot, Hellenikus, F. Arrivan, Strabon, Romalı Pliny gibi antik dönem seyyah ve tarihçilerin ile Ruslar, Gürcüler, Tatarlar ve Araplar; Kuzey Kafkasya'nın otokhton (yerli) hakları için Kas, Kask, Kasog, Kasogi, Sirkas, Kerkes, Kerakes gibi isimler kullanmışlardır. Bu tanımlamalar, zamanla batı söylemi ile Cirkas, Cirkassi, Cirkasyen ve nihayet Arapların kullandığı Şerakise, çerakise gibi ifadelerinden hareketle çerkes sözcüğüne dönüşmüş ve literatüre geçmiştir. çerkes kavramı, Kafkasya'da yaşamakta olan haklardan herhangi birisinin doğrudan adı değildir. Bölge halklarına dışarıdan verilmiş bir isimdir. Orada her halk, kendi tarihi adıyla yaşar.

Bugünkü çerkeslerin ataları olan ve M.ö. 1000 yıllarının ilk yarısında etnik konsolidasyon (pekişme) sürecini tamamlamış olan Kuban bozkırının bu sahipleri incelendiğinde, devamlı bir yer değişiminin yaşandığı görülmektedir. örneğin İskitlerin, bu bozkırda yasayan kabileleri geride bırakarak, bozkırı geçtikleri ve Kafkas Dağları'ndaki geçitleri de aşıp Transkafkasya'ya (bugünkü Gürcüstan, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları) gittikleri, bu yöreleri yağmaladıkları, M.ö. 6. yüzyılın başlarında ise tersine bir akın başlatarak eski topraklarına döndükleri bilinmektedir.

Göçler, yer değiştirmeler uzun yıllar sürmüştür. örneğin Strabon'a göre bir Sarmat kabilesi olan Sirakisler, M.ö. 2. yüzyılda Kuban bölgesine gizlice sızarak Kafkas Dağları'nın güneyine kadar inmişlerdir. Güçlü göçebe kabilelerden oluşan Sarmatların yasam biçimi, üstün tarım yaşamı ve yöntemleri bilen Meotlarin etkisiyle değişmiştir. Strabo Sirakisleri tanımlarken, "kimi grupların çadırda yaşayıp toprağı sürdüklerini" anlatmaktadır. Bu tür kültürel değişim, Kuzey Kafkasya'da yerleşik tarım nüfusunun artmasına neden olmuştur. M.ö. 1. yüzyılın sonlarına doğru Sarmat sızmaları arttığı için bölgede güçlü bir "Sarmatlaşma" olayı görülmektedir. Ancak kültürel yaşamda bir değişme olmamıştır. Sarmat çoğunluğuna karşın Meot kültürü, dil ve geleneksel, yasam tarzını sürdürerek genişlemiş, yeni gelenleri kendi kültürü içinde asimile etmiştir. Sayıca daha az olan Meot kültürü bu gücünü M.S. 3. yüzyıla kadar sürdürmüş, bu yüzyılda Alan saldırısıyla topraklarından (Kuban nehrinin sağ yakasından) sürülmüşlerdir. Yeni gelen Alanlar da aslında Sarmat kökenliydi. Sarmat kabilelerinin bir kolu olan Alanların farklılığı İran dili konuşmalarıydı. İran dili konuşan Sarmat kabilelerinden, yani Alanlardan söz eden kaynaklara M.S. 1. yüzyıla ait belgeler arasında rastlamaktayız. Alanlar doğu Kuban bölgesine 1. ve 2. yüzyıl arasında gelmişlerdir. Kuzey Kafkasya ve Don bölgelerinde, çoğunluğunu Sarmatyan Kabilelerinin oluşturduğu Alani isminde yeni büyük bir göçebe birlik belirmiştir. M.S. 4. yüzyıla kadar Kafkasya düzlüğünün esas nüfusunu onlar oluşturmuşlardır.

Diğer kabilelerle yakın bağlar kuran Alanlar, Daryal Geçidi ve Hazar Kapısı yolu ile Trans-Kafkasya ve Asya'ya geçmişlerdir.

M.S. 3. yüzyılda Alanlarla Sarmat boyları birleşerek Alan - Sarmat kabile birliğini oluşturmuşlardır. Giderek güçlenen Alan baskısına dayanamayan yerli kabileler Kuban'ın sol yakasına geçip akraba oldukları diğer Meot kabilelerine sığınmıstır. Böylece daha az verimli olan topraklara salt güvenlik nedeniyle yerleşmişlerdir. Bu kabileler Kuban'ın sol yakasindaki orman-bozkır alanlarına, Kuban ırmağının taşkın bataklıklar ile kaplı ova ve ağaçlık bölgelerine yerleşmiştir.

Alan-Sarmat kabile birliği uzun süre yaşamadı, M.S. 375'de Asya'dan Batı'ya yürüyüşe geçen Hun dalgaları, Kuban bozkırını aşarak Taman'a doğru ilerlerken, arkalarında harabe, yangın, açlık ve ölüm bırakarak Alan-Sarmat kabile birliğinin yıkılmasına neden olmuştur. Yağmalanıp yıkılan, güçsüz bırakılan Kuban'in sağ yakası bundan böyle göçebe boylarının yerleşim yeri olmaya başlamıştır. Meotlar ve akrabaları olan Zikhi'ler etnik anlamda pekismelerini tamamlayarak bugünkü çerkes toplumunun ataları olarak tarih sahnesinde güçlenmeye başlamıştır.

Bu olay, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan “Büyük Göç” devrinin de başlangıcıdır. Asya derinliklerinden sel gibi akıtılan sayısız Türk kabilesi ve insanı, Kuzey Kafkas nüfusunun etnik oluşumunda, daha sonra bu bölgede yer alacak kültürel ve etnik sürece de yansıyacak olan gözle görülür pek çok değişiklikler getirmiştir.

 

ORTAÇAĞ

Orta çağ’ın başlangıcı, Kuzey Kafkasya için karışıklıklarla doludur. Hazarlar, Hazar Denizi’nin Kuzey-Doğu sahil bölgesinde güçlerini artırmış, Orta Kafkasya İran-Bizans savaşlarında bağımsız güç olarak dünya arenasına tekrar çıkan Alanlar’ın egemenliğine geçmiş, Kuzey-Doğu Kuban bozkırlarında Bulgarlar “Büyük Bulgarya” Krallığı’nı oluşturmuş ve eski Adıge-Zihi kabileleri Kuzey Karadeniz sahil bölgesinde birleşmişlerdi. Hazar Hanlığı’nın oluşumu, Kuzey Kafkasya Toplulukları’nın sosyal ve ekonomik alanda yeniden yapılanmaları için güçlü bir etki yaratmıştır. Ortak sınırlar, Hazar hanlarının merkezileştirilmiş politikaları, özünde Alan-Bulgar olan Hazar Kültürü’nün başarı ile gelişmesini sağlamıştır. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hazarya nüfusunun geleneksel pagan anlayışına önemli değişiklikler getirmiştir.

Bu arada, 2. yy’da Egrisi Krallığının hakim olduğu Kolkhide, Romalılar’ın eline geçmişti .

ön Abhazlar olan Misimyanılılar, Apsilyalılar ve Abazgialıları da yönetiminde tutan Egrisi Krallığı, 4. yy.’da Bizans kontrolüne girdi. Ardından 5. yy sonunda Abazgialılar Egrisi hükümranlığından ayrılıp yine Bizans kontrolünde ama statüsü Egrisilerle eşit yeni bir yönetim kurdular. Bu gelişme Abhaz halklarının konsolidasyonunun başlangıcıdır.

8. yy.'ın 70'li yıllarında bağımsız bir yönetim olarak Abhaz Krallığı doğdu. Abhaz krallığı, bugünkü Batı Gürcistan'ın tamamını, Egrisi'yi (Lazika) ve kuzey-batı Kafkasya'nın büyük bir bölümünü kapsıyordu. Abhaz Krallığı'nın kurucu unsurları olan Abazga, Apsila, Sanıga, Misimyana, Mısıma gibi topluluklar, etnik konsalidasyona girmiş ve ortak ad olan APSUWA (Abhaz) adını kullanmaya başlamışlardır. Abhazlar bu dönemin en büyük politik ve askeri güçlerinden biri olan Hazarlar'la iyi ilişkiler içerisinde idiler. Zaten ekonomik, kültürel ve politik yapılarında da büyük benzerlikler vardı. Abhaz Krallığı’nın yönetimi 10. yy’da evlilik yoluyla Gürcülere geçmiştir.

Asya ve Avrupa’yı bağlayan muhteşem İpek Yolu, Kuzey Kafkasya’nın uluslar arası ticaret ve ekonomide ortaklıklar kurmasını kolaylaştırmış ve yeni kültürel, ideolojik düşüncelerin merkezi yapmıştır.

Kuzey Kafkasya’nın politik ve ekonomik durumundaki derin değişiklikler Hazar Hanlığın çöküşünden sonra gerçekleşmiştir. Moğol öncesi dönem, ortaçağ kültürünün altın çağı olan Kafkas Kültürü’nün oluşumu için final dönemidir. Bu dönem, bölgenin pek çok genel ve özel özellikleriyle birlikte oluşturduğu genel imajının şekillendiği dönemdir. Madencilik, maden işlemeciliği, çömlekçilik ve mücevher zanaatı, ev yapımı ve tarımcılık Kafkas milletine ait asıl alanlardır.

Tatar-Moğol istilası, ekonomik temeli yıkarak Kuzey Kafkasya eyaletleri ve insanının gelişimini uzunca bir süre sekteye uğratmıştır. Altınordu hanlarının acımasız yok edici baskınları ve daha sonrasında Timur’un seferleri, Kuzey Kafkasya bölgesinde büyük çapta yıkımla sonuçlanmış ve 13. yüzyılın başında oluşan etnik sınırlar değişikliğe uğramıştır. Bu süreç özellikle Kuzey-Doğu ve Orta Kafkasya’da Adıgelerin Alan birliklerini bozguna uğrattıkları ve Alan nüfusunu çıkardıkları ve daha sonra da güneydoğu içlerine doğru hareket ederek sırasıyla bugünkü Kabardey - Balkar ve Karaçay - çerkes topraklarını işgal ettikleri yerlerde görülmektedir. Bu dönem, Meotlardaki zengin bulgulara dayanarak “Beloreçerkesya” ismi verilen ortaçağ Adıge Kültürü için altın bir çağdır. çeşitli silah parçaları, mücevher ve kemer setleri, gümüş fıçılar ve Venedik camı bu kültürün refahı ve zenginliğini Batı ve Doğu dünyalarıyla olan kültürel ve ticari ilişkilerinin genişliğini göstermektedir.

Otokhton ve göçebe kavimlerin yüzyıllar boyunca harman olduğu Kafkasya ,fiziki coğrafya bakımından bütünlük göstermesine karşılık tarihi gelişmeler neticesinde beşeri coğrafya bakımından bir mozaik olarak günümüze kadar gelmiştir. Etnolojik olarak, özellikle Kuzey Kafkasya dünya yüzeyinde bu kadar küçük bir alan üzerinde en çok etnik grubun ve farklı dillerin barındığı bölgedir.
----------------------------------

 

 

 

Başlıca Kaynaklar:

Prof. Dr. Nabatçikov, Kuzey Kafkasya’ya 5000 Yıllık Tarihsel Bakış, Moskova
özdemir öZBAY, Nart Dergisi, Mart-Nisan 1997
Gerg AMIçBA, "Ortaçagda Abhazlar ve Lazlar", çeviren: Hayri ERSOY

Kaynak: kafkasevi.com

Rusya’nın Kafkasya yargısı nereden geliyor? Susan Layton’ın “Rus Edebiyatı ve İmparatorluğu: Puşkin’den Tolstoy'a Kafkasya’nın Fethi” adlı kitabı cevabın bir kısmını veriyor. Kitap eleştirmenler tarafından '19. yy imparatorluk inşası sırasında Rusların Kafkasya ile ilgili yazılı eserlerinin sentezini yapan’ ilk eser olarak tanımlanıyor. Layton'ın kitabı Rusya’nın Kafkasya ile olan uzun ve karmaşık, politik ve edebi ilişkilerine ışık tutuyor. Rus yazarlar Kafkasya’yı nasıl hayal ediyor ve resmediyorlardı? Edebiyat, imparatorluğun inşasına ne ölçüde katkıda bulunmuştu? İmparatorluk genişlerken Rusya’nın kendi kimliği nasıl şekillendi? Bunlar, Layton’ın RFE/RL Gürcistan servisinden Salome Asatiani ile uzun sohbetinde anlattıklarından bazıları.

Kafkasya’nın fethinin Rusya’nın kimliğini oluşturmasında nasıl bir rolü oldu?

Susan Layton: Rusların ulusal bilinci, uluslaşmamış yabancı gruplarla temasları ile 18. yüzyılda gelişmeye başladı. Muhteşem Petro (Deli Petro) zamanından itibaren Batı Avrupa, 'Ruslaştırıcı' bir rol oynadı. Rusya İmparatorluğu’nun Asya sınırları imparatorluk bilincine ve Rus ulusunun bu yapısına katkıda bulundu. 18 yy’dan itibaren Kafkasya, Kırım, Sibirya ve diğer yerlere yapılan etnografik seferler sınırlı sayıda okuyanı olan büyük bir bilgi birikimi oluşturdu. Her sefer imparatorluk bilincinin büyüdüğünü gösteriyordu. Rus elitleri, bir çok farklı halk, kültür ve bölgeden oluşan bu küme bir araya gelirken, çok uluslu imparatorluğun zihinsel haritasını oluşturmaya başlamışlardı. Ve Rusların bu zihinsel haritasında Kafkasya ‘Şark’ın bir versiyonu olarak özel bir önem üstlendi.

Bu nasıl odu? Bence cevap Kafkasya’nın (ciddi olarak 1818’de, Batı Avrupa’nın Müslüman Doğu hayranlığını taklit eden toplumsal bir fenomen olan Rus Romantizmi’nin yükselişine denk gelen General Yermolov zamanında başlayan) askeri fethinde yatıyor. Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma”sı ve Byron’un sözde Şark Masalları gibi etkili eserlerden bahsedilebilir. Dahası, askeri fethin ve Romantizmin yükselişinin çakışmasına ek olarak, 19. yüzyılın başlarında imparatorluğun inşası daha önce olduğundan çok daha fazla Rus’u Kafkasya'ya getirdi. Sivil uşaklar, gezginler, sürgün edilenler ve askerler olarak geldiler. Bu yeni bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda, Batılıların Oryantalizminden ve Avrupa’nın Asya’daki emperyal tutmundan haberdar olan Ruslar, Kafkasya’yı, tabiri caizse, kendi Şarkları olarak idrak ettiler. Ve burayı ulusal kimliklerini netleştirmek için bir referans yaptılar.

Rusların ve Avrupa’nın imparatorluk inşasındaki tecrübeleri arasındaki paralellikleri aydınlatmak için Edward Said’in öncü niteliğindeki kitabı “Oryantalizm”den faydalandınız. Said batılı romancılar, şairler, seyyahlar ve akademisyenler tarafından yaratılan ve ‘Şark’ın klişelerini ve görüntülerini resmeden bir betimleme sistemini yazıyor. Said “Şark irrasyonel, bozulmuş (düşmüş), çocuksu, ‘farklı’; yani Avrupa rasyonel, erdemli, olgun, ‘normal’ ” diye yazıyor. Said’e göre, bu betimleme tutumu meydana gelmeden önce bile kolonizasyonu haklı göstermek için kullanıldı. Kafkasya’ya yönelik Rus Oryantalizmi Batı’nınkinden farklı mıydı? Eğer öyleyse, nasıl farklılıklar vardı?

Kesinlikle benzerlikler bulabiliriz. Ama benim görüşüme göre, Rus Oryantalizmi Said’in ortaya koyduğundan oldukça farklı. Kafkasya’yı ‘Şark’ olarak hayal ederek Ruslar, şüphesiz Avrupalı oldukları iddialarını destekliyorlardı. Ama Rusya ‘Şark’ını, Batı Avrupalıların yaptıkları kadar kolay bir şekilde izole edemedi. Çünkü Asya, her şeyden önce, Rus topraklarının ve tarihinin organik bir parçasını oluşturuyordu. Asya, Rusya için hem ‘kendi’ hem de ‘diğeri’ idi.

Bir tarihçi şöyle yazmış: “İngilitere’nin bir imparatorluğu vardı, ama Rusya bir İmparatorluktu.” İmparatorlukların organize oluş yöntemlerinde farklılıklar var mı?

Elbette. Rusya’nın çok uluslu ve kıtasal bir imparatorluk olması büyük bir fark yaratıyor. Rusya’nın melez, yarı-Asyalı bir kimliği var. Ve bu, Kuzey Kafkasya insanlarının Puşkin, Bestujev-Marlinsky ve Lermantov tarafından romantikleştirilmesinde ifadesini buldu. Rusya’nın kültürel heterojenliği, romantikleri tamamen ait olmadıklarını bildikleri Batı medeniyeti ile Asya’yı sürekli ve yanlızca tanımlamak yerine, öyle ya da böyle, Asya’yı geliştirmeye hazırladı. Yani bu daha karmaşık ve kararsız bir girişim. Rus Oryantalizmini Said’in örnekleri ile kıyaslama meselesi giderek artan bir şekilde bilim adamlarının dikkatini çekiyor. Yakın zamanda David Schimmelpenninck van der Oye’nin "Russian Orientalism: Asia in the Russian Mind from Peter the Great to the Emigration" (Rus Oryantalizmi: Muhteşem Petro’dan Göçe Rus zihninde Asya) adlı kitabı konuya büyük katkıda bulundu. Çok hoş bir kitap. 

Sizinde belirttiğiniz gibi Avrupa’nın konsepti, Rusya’nın kimliğinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bazı düşünürler ‘Avrupa’nın Rusya fikrinin belirlenmesinde temel ‘öteki’ olduğunu söylüyor – Ruslar Avrupa’dan söz ederken aynı zamanda kendilerinden de söz ediyorlar. Bu, Slavofiller (Avrupa tarzı gelişime karşı çıkan romantik milliyetçiler) ve Avrupa yönlü liberal perspektifler arasındaki gerginlikler açısından özellikle önemli. Bu gerginlikler 1840’ların sonlarında kristallaşti ve bugüne kadar, bir nebze de olsa, devam ediyor. Bununla birlikte bu ‘ötekileştirme’ çift yönlü idi; Doğu Avrupa (ve onunla birlikte Rusya) 18. yüzyılın Batılı düşünürleri tarafından “doğulaştırıldı” (Orientalization) Ya da tarihçi Larry Wollf’un etkili kitabında "Inventing Eastern Europe: The Map of Civilization on the Mind of the Enlightenment" (Doğu Avrupa’yı Bulmak: Aydınlanma Düşüncesinde Medeniyetin Haritası) söylendiği gibi kısmen doğulaştırıldı. Onun sözlerinde bu, eş zamanlıydı, ‘Avrupa ama, Avrupa değil’. Avrupa ve Şark arasında aracılık eden bir bölge. O halde, Avrupa’nın konseptiyle olan bu sorunlu ilişki ele geçirilen Kafkasya ile ilgili Rus metinlerinde ne derece yer alıyor?

Sanırım bu tamamen merkezi. Ve tüm bu meselenin baş açıklayıcısı olarak Wolff’tan söz etmekte kesinlikle haklısınız. Rusya’nın doğulaştırılması geleneği, tabiki de, Rusya’nın Kafkasya’yı inşasında görülmüyor. Meselenin kalbi, Dostoyevski’nin hayatının son günlerinde, Orta Asya’nın fethinin sırası geldiği bir zamanda söylediği ünlü sözünde bulunuyor. Dostoyevski “Avrupa’da izleyiciler ve kölelerdik ama Asya’da efendiler olmalıyız. Avrupa’da Tatardık, ama Asya’da fazlasıyla Avrupalıyız. Asya’daki medenileştirme görevimiz ruhlarımızı ayartacak ve bizi oraya götürecek” demişti. Diğer bir deyişle, Asya’da bir imparatorluk kurmak Rusların ‘Avrupalı’ oldukları algılarını destekleyen Avrupa tarzı bir projeydi. Bu, tarihçiler Peter Holquist ve Alexander Martin’in ‘imparatorluğun diyalektikleri’ (Rusların ‘Doğu’yu hayal etme ve Doğu’ya muamele etme şekilleriyle, ‘Batı’ ile olan problemli ilişkileri arasındaki geçişler) adını verdikleri dinamikti. Bu tamamen merkezi. 

Kitabınızda ‘Kafkasya Edebiyatı” yapan dört temel yazarı ele alıyorsunuz. Aleksandr Puşkin’in 1822 tarihli şiiri “Kafkas Tutsağı”dan başlayarak 1896-1904 yılları arasında yazılan ve ilk defa 1912’de ciddi şekilde sansürlenerek yayınlanan Lev Tolstoy’un “Hacı Murat” eseriyle sona eriyor. Bu ikisi arasında ise 1830’lardan 1940’lara kadar Aleksandr Bestujev-Marlinski ve Mihail Lermantov var. Sizce, bu yazarlardan hangisi emperyal Rus yönetiminin rasyonalleştirilmesinde ve/veya haklı gösterilmesinde yararlıydı?

Bence bu sorunun cevaplanması çok zor, belki de imkansız. Çünkü içerik yazarların nasıl okunduğuna göre değişiyor. Bir taraftan Kuzey Kafkasyalı adamın bir özgürlük savaşçısı, savaş faziletlerinin vücut bulmuş hali ya da Rusların kendileri ile ilişkilendirmeyi sevdikleri her tür şey olarak değerlendirmesini bulabilirsiniz. Ek olarak, özellikle Lermantov’da, fethin gaddarlığı ve vahşiliği konusunda ip uçları bulabilirsiniz. Lermantov’un “İsmail Bey” adlı şiirinde Rus ordusu ‘yırtıcı hayvan’a benzetiliyor. Ruslar bir köyü yok ederken, bebekleri öldürürken ve benzeri şekillerde gösteriliyor.

Bence, özellikle Lermantov’da savaştaki karşılıklı muamelelerle ilgili ip uçları bulabilir ve bunlardan çeşitli senaryolar ve değerler çıkarabilirsiniz. Mesela, 1990’larda Kafkaskaya’daki kargaşa yükselirken Çeçenler, “zloy Chechen” (zalim Çeçen) şiirindeki bir sahne (Ahlaksız Çeçen bankın etrafında sinsice dolaşmaktadır) nedeniyle Lemantov’un Caharkale’deki heykelini yıktılar. Bu bağlamda, Sovyet sonrası dönem bağlamında Lermantov oldukça emperyalist bir yazar olarak değerlendiriliyordu. Ve hala bu oldukça saptırılmış bir okuma.

Gerçeği söylemek gerekirse, Lermantov’un üç büyük romantik arasında savaşın ahlaki meşruluğu konusunda en çok şüpheye neden olan kişi olduğunu söyleyebilirim. Tabiki de Tolstoy’un “Hacı Murat”ı tek başına Kafkasya savaşını açık bir şekilde soykırımsal bir saldırı olarak kınamıştı. Ama, benim görüşüme göre, Rus askerlerin bebek katili olarak gösterilmesinin de dahil olduğu Romantik edebiyatın motifleri, Tolstoy’un yaşlılığında açık bir şekilde ortaya koyduğu antiemperyaslist tutum için hayati önem taşıyan öncülerdi. 

Dini farklılıklar Oryantalist söylevde çok önemli bir rol oynuyor. Yine Said’den bir alıntı yaparsak özellikle Batı Avrupa’ya bir tehdit olduğu yönündeki tarihi algıdan dolayı İslam, “bütün Avrupa medeniyetinin orta çağlardan beri üzerine kurulduğu temellere karşı olan bir yabancıya çevrildi”. Rusların bağlamında, Kafkasya’nın Doğulaştırılması, Rusya’nın Kafkasya Müslüamanları ile kızışan savaşı ile bağlantılı olarak nasıl gelişti? Kuzey Kafkasya’nın Müslümanlarını ve İslami kültürlerini temsil eden dominant biçim ne idi?

Bu çok ilginç bir soru. Rusların Kuzey Kafkasya halklarını ve Gürcüleri hayal etme biçimleri arasında ilgi çekici uyuşmazlıklar vardı. Rusların Kuzey Kafkasya dağlıları ile ilgili kurdukları romantik imaj ‘asil barbar’ tarzındaydı. Rusların kendi ulusal erkek profillerine atfetmeye eğilimli oldukları savaş meziyetleri, cesaret, özgürlük aşkı gibi özellikleri barındırıyordu. 

Bu ‘asil barbar’ tiplemesinin benzerleri tabiki Batı edebiyatında da bulunabilir, en çok da Byron’un eserlerinde. 

Kesinlikle. Ve dağlılarla ilgili. Byron’un "Childe Harold's Pilgrimage" adlı eserinde Arnavutluk’u ele alış şekli tam olarak buna uygundur. Ama ilk olarak Puşkin’in "Kavkazski Plennik" yada "gortsy" de modellendiği üzere dağlılar, ciddi bir şekilde Müslüman olarak etiketlenmemişti. İslam’dan bahsedilmesi, aslında, çok marjinal. Bunun yerine esere hakim olan konu dağ ortamı. Görkemli dağlar arasında yerleşmiş küçük bir Çerkes köyü var. Bu tür sahneler yakın zaman sonra (1820’lerde) Rusların Kafkasya dağlarını kendi Alpleri olarak algılamalarına yol açtı, “Kavkazskie Alpi” (Kafkas Alpleri). Ek olarak, Puşkin’in şiirinde ‘Circassian narod’ (Çerkes halkı) bütün gün tarlalarda çalıştıktan sonra köylerine dönerken resmediliyor. Bu küçük, ama önemli bir detaydır ve bence, bu insanların bir tarım temeli olduğunu ve sadece haydut olmadıklarını akla getiriyor. Özellikle ‘narod’ kelimesinin kullanımı Puşkin’in Çerkeslerine köylülerle bir benzerlik veriyor.

Bu bağlamda Puşkin “Kavkazskii Plennik” eserini yazdığı zaman General Yermalov’un Kafkasya’yı zaptettiği yönündeki yaygın Rus inanışını paylaştığını hatırlamak önemli. Bir Rus gazeteci 1823’de “Kafkasya Rus tahtının ayaklarına düşmüştür” diye yazmıştı. Savaş bitmiş gibi görünüyordu. Halbuki bu sadece geçici bir durulmaydı. 1820’lerin sonlarında, ilk Kafkasya İmamı Gazi Muhammed’in liderliğinde Çeçenya ve Dağıstan’da Ruslara karşı cihad başladı. Ve bildiğiniz gibi, bu direniş hareketi ancak 1859’da Rusya’ya teslim olan İmam Şamil dönemine kadar devam edecekti. İşte şimdi cihad ve Rus askeri saldırısının başlaması bağlamında “gotrsi”lerin vahşi ve barbar Müslümanlar olduğu edebi imajının yaygınlaştığını görüyoruz. İslami element dile getiriliyor. Ve tabiat da, benzer bir şekilde ,1830’lu yılların yazılarında belli bir oranda doğulaştırıldı. Mesela, dağlar “Alpler” yerine “Aulous dağları” oldu.

(Çoğunlukla Said’in bahsettiği yapıdaki) Bu doğulaştırma süreçleri temelde uzun zaman önce unutulan yazarların çalışmalarında gerçekleşti. Kitabımın “küçük doğulaştırıcılar” diye adlandırdığı yazarlar. Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve asker-yazar Aleksandr Polezhaev eserlerinde İslami kültür, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’dan çokça bahsedildiği doğru. Bununla birlikte onların hikayeleri, belirsiz ve kısa ömürlü küçük doğulaştırıcılar tarafından yazılan eserlerden daha karmaşık ve ikirciklidir. Bu eserleri daha karmaşık hale getiren büyük etken ise, Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve Polezhaev’in savaşları ahlaken rahatsız edici, hatta miğde bulandırıcı teşebbüsler olarak sunmalarıdır. Ve bu, 19. yüzyılda Rusların Kafkasya’nın fethinin hırslı generallerin yararsız ve zararlı çılgınlıkları olduğu yönündeki algılarında yankı bulan bir temadır.

Şimdi özellikle Gürcistan hakkında soru sormak istiyorum. Bence kitabınızda etkileyici bulgulara ulaşmışsınız. Kuzey Kafkasya’nın metinlerde tasvir edilişinden oldukça farklı olan bu çok özgün sunum biçimini tanımlıyorsunuz. En önemlisi Gürcistan’ın sürekli olarak doğulaştırıldığını ve Batılı özelliklerinin sistematik bir şekilde gözardı edildiğini iddia ediyorsunuz. Bize bunun hakkında daha çok şey anlatabilir misiniz? Ve eğer kesin bir şekilde belirtebilirseniz, Rus yazarlar Gürcistan’ı ne derece yanlış anlatıyorlar? O zamanlar Türk ve Pers kültürlerinin etkisi çok büyüktü. Diğer bir değişle, Gürcistan doğulaştırmak için kolay bir ‘hedef’ti. Bir çok tarihçi hala Rusya’nın Gürcistan’ın Avrupalılaştırılmasında kilit rolü oynadığına inanıyor. O halde, Rusya’nın emperyal genişlemesi sırasında Gürcistan nasıl Avrupalı idi? Rus yazarlar ne kadar şeyi göz ardı etmek zorunda kaldılar?

Evet. Karşılaştırma gerçekten çarpıcı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, İran ve Türkiye’nin etkileri yüzünden Gürcistan, doğulaştırmak için kolay bir hedefti. Dikkate değer bir etki bıraktılar. Ama asıl nokta, bence, Rusların Gürcistan’ın tarihi ve kültürünün idrakı konusunda seçici davranmaları. Onlar, Gürcistan’ın antik Hristiyan temellerini görmezden geldiler ve Gürcistan’ı oldukça hafiflettiler. Herşey, Rusya’nın ülkeyi ele geçirişini haklı çıkaracak bir tarzda yapıldı. Kuzey Kafkasya insanlarının biçimlendirilmesine dahil olan oryantal özellikler, imparatorluğa karşı silahlı direnişin çevresinde kümelendi. Diğer yandan Ruslar Gürcistan’ı ayyaş, nefsi ve tembel Doğu olarak gösterdiler, onu sık sık Rusya ile birleşmek için yanıp tutuşan bir kadın olarak semblize ettiler. Ve sonra bu emperyal efsaneyi gerçekleştirmek için Gürcü erkekleri tembel, zayıf, korkak, çoğu zaman sarhoş, aceleci, çabuk sinirlenen ama hep başarısız olan kişiler olarak basmakalıp bir kategoriye sokuldular.

Mesela, Lermantov’un savaş alanından kaçan “korkak Gürcüler” hakkındaki ünlü sözünde de belirtildiği gibi mi?

Kesinlikle evet. O sıralar akrabalarından biri “Lermantov ordudaydı, Gürcülerin korkak olmadıklarını biliyor. Bunu neden yazdı?” demişti. Ama bütün bunlar efsanenin bir parçası.

Peki ne oldu? Neden Kuzey Kafkasya’da yiğit figürler (Ammalat Bek, Hacı Murat, Şamil) varken Gürcistan hakkındaki metinlerde zayıf erkek ana karakterler var?

Aslında bu, belki de, cevaplanması imkansız bir soru. Muhteşem tarihçi Mark Raeff bir keresinde bana en iyi tarihin ‘neden’ değil ‘nasıl’ sorusu araştırılırken ortaya çıkarıldığını söylemişti. ‘Nasıl’ sorusu sıklıkla bir çok spekülasyona yol açabilir. Kesin bir biçimde yapabileceğimiz şey, sadece bir şeyin nasıl olduğunu gözlemlemek ve belki sonra bunun arkasında neler olabileceği hakkında tahminlerde bulunmak. Rusya meselesine gelince, Gürcistan hakkındaki Rus efsaneleri açıkça emperyal işgali meşrulaştırma amaçlı. Ve sanırım, Rus İmparatorluğu’nun büyüklüğü ile kıyaslanınca bir tür maçoluğa çekici gelen Gürcistan’ın çok küçük olması ile ilgili bir şeyde var.

Geride kalan ilgi çekici bir şey, Rusların Gürcü betimlemeleri, Gürcü kültürünün karmaşık gerçeklikleri ve Gürcülerin Ruslarla etkileşimleri temalarının kesişim noktaları. Sadece Gürcistan’ın Hristiyanlığı Rusya’dan altı asır önce kabul etmesi söz konusu değil. Ayrıca (1801’de başlayan) Rusya’nın Gürcistan’ı topraklarına katmasından sonra bir çok Gürcü Çarlık ordusunda hizmet etti, Napolyon savaşlarında, Çeçenlere karşı ve benzeri durumlarda savaştılar. Ek olarak, Ruslar ve Gürcüler arasında profesyonel ve şahsi ilişkiler ağı vardı. Mesela, Aleksandr Griboyedov'un kayınbabası Prens Aleksandr Çavçavadze konukseverliği ve Rusya ile Gürcistan’dan eğitimli edebiyat adamlarını bir araya toplaması ile ünlenmişti. Ve tabiki Ruslar ve Gürcüler arasındaki edebi ve kültürel temaslar Sovyet döneminde de gelişmeye devam etti. Ancak, Hristiyan erkekliğinin pozitif özellikleri ve Rus ve Gürcü erkekleri arasındaki benzerlik manifestoları, Gürcistan üzerindeki Rusya hakimiyetini garantileyen kültürel mitoloji lehine Rus metinlerinde sansürlendi. 

Burada özellikle hangi metinlerden söz ediyorsunuz?

Lermantov’un “İblis” adlı eseri korkak Gürcü erkeği imajını gördüğümüz iyi bir örnek. Bu sürecin daha da etkili olan kısmı ise Rusların hem Hristiyanlığı hem de Gürcistan’ın Rusya’nın boyunduruğu altına alınışını ve Rus yönetimine karşı Gürcü direnişini göz ardı eden Rus metinleridir. Bunlardan en bilineni, 1803’de tahttan indirilen Gürcü kraliçesi Mariam’ı tahttan indirme emri ile gelen çarlık generalinin kraliçe tarafından bıçaklanarak öldürmesidir. Bu, zamanın Rus belgelerinde acımasız ve bir kadının işleyeceği akıl almayan zalimce bir hareket olarak tanımlanan harikulade bir davranıştır. Ve bu cinayet, ben öyle inanıyorum, Rus edebiyatında tehlikeli Gürcü kadını olarak izlerini bırakır. Lermantov’un şiirinde ahlaksız Kraliçe Tamara imajı vardır, Puşkin’in "Bahçesaray Çeşmesi” eserinde Zarema bir katildir ve Griboedov’un “Gürcistan Geceleri” eserinde Midia’ya (Yunan mitolojisinde Kolhis Laz kralı Aetes'in kızı) benzeyen bir kadın figürü vardır. Kısaca, bu acımasız kadınlar da, onları kontrol altında tutmak için güçlü erkeklere ihtiyaç olduğu ortaya atılarak, imparatorluğun inşasının garantilenmesine yardım ederler. Ve Gürcü erkekleri, hatırladığımız gibi, zayıftırlar. 

Burada görülen bir çelişki var, politik olarak Gürcistan’ın Rusya’ya katılışı Hristayanlığın ve Avrupa’nın kültürel değerlerinin İslam’a karşı korunması olarak çoğunlukla haklı gösterildi. Ve hala Gürcistan’ın Hristayanlık mirası Rus edebi metinlerinde göz ardı ediliyor.

Evet, bu oldukça iyi bir nokta. Ama efsane yapmak, çözülemez görünen çelişkileri çözmekte iyi olmayı gerektirir. Sanırım dişilik sembolü bunu açıklamada yardımcı olur. Bir yandan Rusya’nın koruyucu olduğu ve dindaş olduğunuz fikri var. Ama ayrıca Rusların bilinç altlarında Hristayanlık bağı olmasına rağmen, Gürcistan’da her sınıfın ya da toplumun zaman zaman Rus yönetimine karşı ayaklandıkları gerçeği var. Yani işgal gerçekten istenmiyor. Ve bu gerçek, bu acımasız kadınlarda somutlaştırılıyor. Yani hem koruma ihtiyacı, hem de bir tehlike (bir tür zebaniye dönüşebilecek bir kadın) olduğu hissine kapılıyorsunuz. Meselenin her iki yönü baskın Rus (Rus damat) figüründe çözümleniyor ve böyle devam ediyor. www.circassiandiaspora.com

 

13 Kasım'da Radio Free Europe/Radio Liberty'de yayımlanan bu röportaj Cavit Yılmaz tarafından Ajans Kafkas için Türkçe'ye çevrildi.

Kaynak: ajanskafkas

Rus Expert yayın kuruluşunun KBC başkanı Kanokov ile yaptığı geniş röportajı okuyacaksınız. Röportaj, terörizm sorunu toprak problemi ve halklar arası ilişkiler, ekonomik meseleler gibi pek çok güncel konuyu içeriyor. E.Y.

Röportaj: Nikolay Protsenko
Çeviri : E. Yıldız

Biz, kimsenin oyun sahası haline gelmeyeceğiz.

KBC’de şu anda olan bitenler Kuzey Kafkasya’yı yeniden canlandırmaya çalışanlar için pek çok dersler içeriyor.

Cumhuriyette terörizmin tırmanması, sadece ekonomiyi geliştirmekle sorunların çözülemeyeceği gerçeğini cumhuriyetin başındaki kişiye de kavratmış görünüyor.

2010 yılında, cumhuriyette durum güvenlik açısından kötüye gidiyor.

Kavkaz Uzel haber ajansının verdiği rakamlara göre, geçen yıl içinde güvenlik görevlilerinden 23 kişi öldürüldü, 35 kişi de bu saldırılarda yaralandı.

Nalçik hipodromunun bombalanması, Baksan hidroelektrik santralinin bombalanması gibi olayları dahi bir kenara koysanız, güvenlik açısından eldeki verilerin vahameti açısından kıyaslanabileceği bölgedeki tek cumhuriyet Dağıstan cumhuriyetidir.

Terörizmin en çok tırmanış gösterdiği dönem, Kanokov’un ikinci kez göreve başlayacağı zamana denk geldi.

Fakat o ikinci dönem görevine başladıktan sonra da olayların arkası kesilmedi.

Yılın sonlarında cumhuriyette çok tanınan birkaç insan öldürüldü. Üstelik tüm cinayetlerin işleniş biçimi birbirinin aynı idi.

Kasım ayının sonlarında “Elbruz teleferik” yatırım firmasının finans müdürü Yusuf Tawuçenov, aralık ayının 15’inde cumhuriyetin müftüsü Anas Pşihaçev ve yeni yıla üç gün kala da tanınmış etnograf ve bilimadamı Aslan Tsipinov öldürüldü.

Yine aynı günler içerisinde Stavropol’dan bölgeye avlanmaya gelen 7 avcı öldürüldü.

(2005 olaylarını saymazsak) Bu cumhuriyette hiçbir zaman böylesine kanlı bir dönem söz konusu olmamıştı ve bir yıl öncesinde bu gün gelinen durumu hiç kimse hayal bile edemezdi.

Oysa ekonomik krizin her tarafı sardığı 2009 döneminde bile, cumhuriyet tüm Rusya’nın en başarılı bölgeleri arasında yer almış, bu durum Ekspert reyting ajansının anketleriyle de belirlenerek duyurulmuştu.

Bu şu anlama geliyordu o zaman, Kuzey Kafkasya bölgesinde yatırımcıların ekonomik kayıplara uğrama riskinin olmadığı tek bölge KBC idi.

Sadece makroekonomik verilere bakmaksızın konuyu bütün yönleri ile ele aldığınızda cumhuriyette bu gün yaşananların sebepleri anlaşılabilir hale geliyor.

Bu gün KBC’deki durum, diğer Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri için de bir ölçü olabilecek özellikler taşıyor.

Diğer bir deyişle, sadece ekonomik açıdan sorunlara yaklaşmanın bütün meseleleri çözmek için yeterli olmadığı bu örnekte net bir şekilde görülebiliyor.

Ekonominin dışında halklar arasındaki ilişkiler, din ve geleneğe bağlı inanışlar, toprak sorunları, klan ilişkileri de ayrı ayrı ele alınması gereken problemler olarak ortaya çıkıyor sorunların çözümünde.

Cumhuriyetin başkanının ikinci görev döneminde ilgilenmesi gereken sorunlar, yukarıda da söylediğimiz gibi sadece ekonomik problemlerden ibaret değil.

Aksi halde diğer problemler zaman içerisinde baş edilemez bir biçimde kontrolden çıkabilir.

TERÖRİZMİN BAŞLANGICI

Soru : Bir yıl önce sizinle röportaj yaptığımızda, terörizm konusunda konuşmamak üzere anlaşmıştık. Çünkü o dönemde bunun için bir neden yoktu ve en önemli problem cumhuriyetin ekonomisini yeniden ayağa kaldırabilmekti.

Fakat bu gün, bir yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bir noktadayız.

Cumhuriyetin müftüsü öldürüldü, 7 tane avcı öldürüldü. Bize söyler misiniz, şu anda cumhuriyetteki gerçek durum nedir?

1 Mayıs tarihinden başlamak üzere, cumhuriyette meydana gelen bombalama olaylarının ve cinayetlerin planlanmış özel bir amacı olmadığına inanmıyorum ben. Cumhuriyetteki durumu birileri özellikle bozmaya çalışıyordu, aynı tarihler benim de ikinci dönemimin yaklaştığı zamana denk geldi.

Bir yıl önce kim bize söyleyebilirdi Moskova’da Manej meydanında yaşanan olayların olabileceğini veya kim söyleyebilirdi bir yıl içerisinde RF halkları arasındaki ilişkilerin bu kadar hızlı bozulabileceğini.

Demek ki birileri RF’da durumu de stabilize etmek için özellikle çalışıyorlar.

Ben bu olaylarda Rusya’da ve cumhuriyetimizde istikrarı bozmak isteyen yabancı güçlerin parmağı olduğunu düşünüyorum.

Elbette bu durumda da anlaşılması güç noktalar var, tabii ki Moskova’da olan bitenle cumhuriyetimizde olan olayları direkt olarak birbiri ile ilişkilendirmiyorum.

Fakat bütün bunlardan benim çıkarttığım sonuç, tüm ülkedeki durumu ve halkların arasındaki ilişkileri bozmak için birilerinin özel çaba gösterdikleri yönündedir.

Şimdiye kadar barış içerisinde yaşayan KBC,bu amaç için seçilmiş görünüyor ve yapılan her şey cumhuriyette huzuru bozmak için  yapılıyor.

Peki, Stavropol’dan gelmiş avcıların özel bir amaç için öldürüldüğünü söyleyebilmek için ne tür bir dayanağınız var elinizde?

Bu tür bir amaç olması ihtimalini hiçbir şekilde göz ardı etmiyorum.

O avcılar hiçbir zaman KBC’ne avlanmak için gelmediler bu güne kadar, gelmek gibi bir niyetleri olduğunu da sanmıyorum.

Onlar sürekli Stavropol bölgesinin Mineralovodski ilçesindeki alanlarda avlanan kişilerdi, üstelik her gidişlerinde de nerede olacaklarına dair ailelerini önceden bilgilendirirlerdi. Fakat bu kez, birisi onları özellikle buraya davet etti. Üstelik en güvenliksiz bölgeye en karışık zamanda geldiler.

Biz insanları özellikle uyarıyoruz Baksan bölgesinde avlanmaya gitmemeleri konusunda. Ben kendim dahi gitmem bu koşullarda, fakat bunlar geldiler ve o cinayetin kurbanları oldular.

İşte bu nedenle, avcıların öldürülmesi ile Manej meydanında olan olayları birbiri ile ilişkilendiriyorum. Birilerinin halklar arasında çatışma çıkartmak istediğini düşünüyorum açıkçası.

Yıl içerisinde cumhuriyetin içişleri bakanı değiştirildi. Bununla ilgili olarak ne söylemek istersiniz?

Bunu talep edenlerden birisi de benim, şimdi olmayan kişinin arkasından onun kötü çalıştığını, başarısız olduğunu söylemek istemiyorum ama, nisan ayından bu yana olaylarda gözle görülür bir tırmanış varsa, stratejik önemi olan yerler korunamamışsa demek ki görevini tam olarak yapmamış.

Baksan’daki santralin basılması olayından sonra, cumhuriyetin kritik tesislerinin yeterli korunmasının sağlanmadığı anlaşılınca, sadece içişleri bakan yardımcısının değil, içişleri bakanının da görevden el çektirilmesi gerektiğini ben Medvedev’e söyledim bu konu ile ilgili toplantıda.

Aynı toplantıda RF içişleri bakanı Raşid Nurgaliyev’de vardı ki o daha sonra bizim talebimize uygun davranarak içişleri bakanını görevden aldı.

Biz, yeni içişleri bakanının bu tür terör olayları ile daha aktif mücadele edecek birisi olmasını talep ettik ve onun üzerine bize operasyonel tecrübesi olan ve aynı zamanda Afganistan savaşı gazisi olan şimdiki içişleri bakanı gönderildi.

Yeni içişleri bakanının güvenlik organlarındaki disiplini sağlamak üzere yaptığı çalışmalardan, bizde önümüzdeki dönem içerisinde onun duruma hakim olacağı ve gidişatı kontrol altına alabileceği kanaati oluştu.

Tabii ki bunun için de bir zaman gerekiyor. Önümüzde birçok problem olduğu için tam olarak bir süre veremiyorum, ama bu yıl içerisinde durumun kontrol altına alınabileceğini düşünüyorum.

Terörist faaliyetleri önlemek için cumhuriyetin başkanı olarak sizin elinizde ne tür olanaklar var. Siz kendiniz ne yapabilirsiniz?

Öncelikle söylemek isterim ki benim görev dönemimde terörist faaliyetlerde bir azalma oldu. Fakat öte yandan insanların yaşamına direkt etki eden faaliyetlerde bir artış söz konusu.

Bunu çözmek için ne gibi imkanlarım var derseniz; benim yapabileceklerim güvenlik güçlerinin daha iyi çalışmalarını sağlamaya çalışmak ve sivil toplum örgütlerini meseleye sahip çıkmaya yönlendirmektir. 

Şu anda biz, tüm bölgelerde yaşlıların, gençlerin, entelektüellerin ve bölge sakinlerinin dahil olacakları komiteler oluşturmaya çalışıyoruz.

Terörizmin ve ekstremizmin bize getireceği felaketleri insanlara daha iyi anlatmak ve halkın desteğini arkamıza almak zorundayız.

Problemlerin çok olduğu bölgelerde özel çalışmalar yürüteceğiz, hepsinden fazla da Baksan bölgesinde.

Mesela niçin Baksan bölgesinde bu tür terörist faaliyetler daha çok oluyor?

Burada ekonomik kaynakların fazla oluşundan kaynaklanıyor olmalı.

Mesela siz yeni işletmelerin büyük bir kısmını bu bölgede kurdunuz.

Bütün nedenin ekonomik olduğunu zannetmiyorum, başkaca sebepleri de olabilir bunun. Mesela 2005 yılındaki Nalçik olaylarında, bu tür faaliyetlere karışanların büyük bir kısmı öldürüldü.

Fakat o dönemde Baksan ve Oshamahue (Elbrus) bölgelerindeki cemaatler o olaylara karışmadılar. Dolayısıyla bu bölgelerdeki kadrolar varlığını devam ettirdi bu güne kadar.

Evet, ekonomik durumun da önemli bir rolü var bazı meselelerde. Fakat konuya öyle yaklaştığımızda bahsetmemiz gereken dini ekstremizm değil, hırsızlık, eşkiyalık ve çeteciliktir. Bu tür gruplar dini sadece bir araç olarak kullanarak maddi çıkar peşinde koşuyorlar.

Sizden önce görev yapan Koko Valera, 1992 yılında olağanüstü durum ilan ederek halklar arasındaki sürtüşmeyi güç ile bastırdı ve duruma hakim oldu. 

Eğer gerek olursa siz bu şekilde  sert önlemler alabilecek misiniz?

Bu hiç tereddütsüz çok doğru bir adımdı.

Eğer ben yönetici olarak görev yaptığım süre içerisinde 1992 yılındaki gibi bir durum ortaya çıkarda 100 – 200 adam bir araya gelip ayrı bir cumhuriyet kurmaya kalkışırlarsa, hiç tereddütsüz gereken en sert kararı alırım.

İnsanların çiğneyemeyecekleri bazı kesin sınırlar vardır. Eğer biz çok gelişmiş bir ekonomisi ve demokrasisi olan bir ülkede yaşıyor olsaydık, belki bu tür aşırılıkları görmezden gelebilirdik.

Bu gün Dağıstan, Çeçenya ve İnguşetya’nın yanı sıra KBC’i bölgede en zayıf nokta olarak görüldü. Bunun nedenleri var elbette, hala çözemediğimiz problemlerden bir tanesi halklar arasındaki ilişkilerdir ve bu sorun kullanılarak cumhuriyette huzursuzluk yaratılabilir. Eğer bu tür bir sorun ortaya çıkarsa, yönetimin gerek gördüğünde sert kararlar da alabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

EKONOMiK DURUM

2010 yılında yürütülen çalışmalarla bağlantılı olarak, cumhuriyetin önündeki ekonomik açıdan stratejik adımların atılmasını, görev döneminizin tümünü kapsayacak şekilde mi planlıyorsunuz, yoksa yıllık planlama mı düşünüyorsunuz?

Bizim büyük planlarımız var. Ben hiçbir zaman anlamsız ve sonuçsuz işlere saplanıp kalmadım, zaten öyle bir durumda bu makamı işgal etmenin de bir manası yok.

Kanaatimce önümüzdeki görev süresi, amaçlarımızı gerçekleştirmek için yeterli bir zaman.

Biz yeniden ekonomik canlanmayı sağlayacağız, işletmelerin faaliyetlerini büyütmelerine ve inovasyon konusuna özel önem vereceğiz.

Bölge valisi Hloponin’in bu konudaki desteği ve çabası, başarılı olacağımız konusundaki ümidimizi daha da artırıyor.

Bu gün en önemli sorunumuz kredi kaynaklarının temininde yaşanan sıkıntıdır. İnovasyon projelerine kaynak bulmakta zorlanıyoruz, çünkü Rus firmalarını cumhuriyette yatırıma ikna etmek oldukça zorlaştı.

Bizim ekonomik kaynaklarımızın gelişimi bu projeleri hayata geçirmek için yeterli değil.

Bu nedenle, yeni yatırım projelerinin Kuzey Kafkasya federal bölge merkezinden desteklenmesi için çalışmalar yapıldı ve bu amaçla 50 milyar rublelik bir kaynak ayrıldı federal bütçeden, bu doğru bir adımdır.

Bu yatırım programı dış ekonomik kalkınma bankasının kontrolünde finanse edilecek ve federal bölge merkezinden onaylanacak. O nedenle ekonomik yatırım projelerinin detaylı bir şekilde en kısa sürede hazırlanarak sunulması için hükümete talimat verdim.

2011 yılı sanıyorum bu projelerin hazırlanması ile geçecek. Ben bizzat bu yatırımlara kaynak sağlayacak bankalarla görüştüm, tahmini olarak hangi bankanın ne kadar kaynak sağlayabileceği konusunu netleştirmek için.

Eğer iyi bir çalışma yürütebilirsek önümüzdeki yıl 10-20 milyar ruble civarında bir yatırım kaynağı sağlayabileceğiz. Şu anda bile elimizde uygulamaya hazır çok güzel projeler var.

Madem öyle, kuzey Kafkasya federal bölgesi stratejik kalkınma planının üretim yatırımları içerisinde KBC niçin sadece tek bir proje ile yer alıyor.

Diğer alanlarda da cumhuriyetin proje sayısı oldukça az görünüyor.

Ben bu konuyu çok da önemli görmüyorum, doğrusunu söylemek gerekirse.

Biz bu plana aklımıza esen her projeyi “mutlaka uygulanması gereken projeler” olarak ekletmedik.

Strateji stratejidir, gelişmenin temel çizgisini belirleyen budur, dolayısıyla her alanda proje ekleyebilirsiniz eğer istiyorsanız.

Ben hemen şimdi size çimento fabrikası, otomobil fabrikası ve benzer kaç tane istiyorsanız proje sıralayabilirim, fakat bunu kim gerçekleştirecek ?

Ben ekonomi ve kalkınma bakanlığıma da  söylüyorum getirip önüme 300 milyar rublelik yatırım projelerini koydukları zaman; bu yatırımı kim yapacak ?

Küçük ölçekli hidroelektrik santralleri için şu anda ben size 100 milyar rublelik yatırım sıralayabilirim. Fakat ekonomik planlara baktığınızda bu alana yatırım yapanlar ancak 20 yılda koydukları parayı geri kazanabilecekler.

Hiçbir yatırımcı, hatta “Rus Hidro” devlet kuruluşu dahi böylesi bir yatırıma girmez, büyük devlet şirketleri de biliyorlar para saymasını.

Bu işin nasıl döndüğü konusunda bilgi sahibiyim ve ben bu nedenle anlıyorum ki ekonomi ve kalkınma bakanlığının gösterdiği uzun vadeli projeler bu kalkınma planına girecek projeler değil.

Bunun yerine, gerçekten uygulanabilirliği olan projeler hazırlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bizim şu anda kimya sektöründe bir projemiz var 12 milyar ruble değerinde.

Bu kuruluş polietilen teraftalat üretecek ve şu anda RF yatırım bankasından kredi almak üzere.

Bu proje ayrıca Birleşik Rusya Partisi kalkınma projeleri arasında da yer alıyor. Yine aynı şekilde 5 milyar ruble maliyetli modern kümes hayvanı üretim ve kesim tesisi projemiz var. Bunun gibi bir çok başka proje var  elimizde.

Biz her yıl onlarca işyeri açıyoruz, bunların arasında en son açtığımız alçı panelleri, kartonpiyer, zemin döşeme taşları üreten 4 milyar ruble değerindeki tesisi söyleyebilirim.

Cumhuriyetin federal bütçeden sağladığı yardımın oranını % 50’den aşağıya çekmeye çalışıyoruz bu yıl.

Kuzey Kafkasya federal bölgesinde bunun bir benzerini daha bulamazsınız.

Bunun nasıl yaptık peki, biz her yıl yeni işyerleri açıyoruz, vergiyi doğru dürüst topluyoruz, idari kontrolü gerektirdiği şekilde yapıyoruz.

Tabii bunlardan pek fazla bahsedilmiyor.

Rosneft’in üretim tesislerini KBC yerine Çeçenistan’da kurmaya karar vermesine nasıl bakıyorsunuz, bunun cumhuriyetiniz için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyor musunuz?

Cumhuriyetimizden bu fabrikayı aldıkları haberi yayıldığında da söylemiştim ben.

Petrol çıkartıldığı yerde işlenir, ekolojimizi bozmasından başka ne bekliyoruz biz bu fabrikadan.

Açıkçası biz bu tesise asılmıyoruz. Çeçenistan’da kurulması için aldıkları kararı da yerinde buluyorum. Bizim cumhuriyetimiz doğası ve yeraltı kaynaklarının  temizliği nedeniyle kaplıcalar ve doğal kaynaklar bölgesi, o nedenle burada petrol işleme tesisi açılmasını doğru bulmuyorum.

Ben hammaddesi Dzelique ve Baksan bölgelerinde mevcut olmasına rağmen burada çimento fabrikası kurulmasına izin vermedim. Ben gördüm çimento fabrikalarının bulundukları yerlerde neden oldukları ekolojik felaketleri.

Öylesi bir üretimi burada yapmaktansa çimentoyu satın almayı tercih ederim.

Biz Nalçik şehrini kirleten bir metalürji tesisine sahibiz ve bunu da şehir dışına taşımak gerektiğini düşünüyorum, fakat KBC’de bütün cumhuriyetin ekolojik dengesini bozacak etkileyecek nitelikte tek bir tesis bulamazsınız.

Size ait olan Sindika holding ne gibi faaliyetler gösteriyor KBC ekonomisinin canlandırılması konusunda?

Benim makamımı kullanarak kazanç sağladığımı iddia etmemeleri için, şirketin faaliyetlerinin çok sosyal projelerde yer almak, hayır işleri yapmak ve cumhuriyetin ihtiyaç duyduğu fakat geri dönüşü uzun zaman alan projeleri üstlenmekten öteye taşınmasını istemiyorum.

Hayır işlerine her yıl 300 ila 500 milyon ruble civarında para harcıyorum. Buna Nalçik spor kulübünün finanse edilmesi de dahildir.

Bunların dışında başka yatırımcılara cazip gelmeyen ve yatırımcı bulamadığımız bazı projeleri biz kendimiz üstleniyoruz. Buna bir örnek Nalçik’te geçen yıl faaliyete geçen büyük alışveriş merkezidir. Yine buna benzer bir Aquapark ve buz pateni pisti yapmak ihtiyacı var Nalçik şehrinde, sanırım bunu da bizim holdingin üstlenmesini isteyeceğim.

….

HALKLAR ARASI İLİŞKİLER

Köyler arası toprak sorununa nasıl bakıyorsunuz, bu konu cumhuriyette halklar arasındaki ilişkileri bozan önemli bir etken.

Bu mesele çok dikkatli ele alınması gereken bir mesele.

Ben en başından beri şunu söylüyorum; 131 numaralı federal yasayı merkezde hazırlandığı şekli ile aynen KBC’de uygulamaya kalkışırsanız, bu halklar arasındaki ilişkileri bozar, geçmişten bu güne devam eden ve köyler arası arazilerin kullanılmasında mevcut olan geleneksel uygulamaya ters düşer.

Cumhuriyetimizde üç farklı etnik grup yaşıyor çoğunluk nüfus olarak. Bunlardan Ruslar iki bölgede, Adığeler beş bölgede, ve Balkarlar üç bölgede yaşıyorlar yoğun olarak.

Fakat dağlık bölgelerde yaşayan insan sayısı ile ovalarda yaşayan insan sayısı aynı değil. Örneğin Elbrus bölgesinin tüm nüfusu 30 000 kişiden oluşuyor ve üstelik bunların da bir kısmı hala ovalardaki yerleşim alanlarına göç ediyorlar.

Oysa aşağılara inildiğinde nüfus yoğun ve toprak yetersiz durumda.

Bu bölgelerde çoğunlukla Balkarlar ve Adığeler yaşıyorlar. Cumhuriyetimiz zaten toprakları yetersiz bir bölge, 900 000 civarında nüfusu olan cumhuriyetin tüm toprakları 12.500 kilometrekare.

Anlaşılacağı üzere, dağlarda tarım yapılmıyor topraklar sürülmüyor.

Sovyet döneminde bu durum göz önüne alınarak, otlaklar cumhuriyetteki kolhoz ve Sovhozların eşit kullanabileceği şekilde paylaştırılmıştı, uzun yıllar da bu uygulama böyle devam etti.

Şimdi, söz gelimi biz 131. federal yasaya göre toprakları paylaştırırsak, 1000 kişiden başka insan yaşamayan bir köye 30 000 hektar arazi düşüyor.

Böylesi bir paylaşım ovalarda yaşayanların ayaklanması demektir.

Görülen o ki dağlarda yaşayanlar yasadan istifade ile bu arazileri ele geçirip onu cumhuriyetin diğer insanlarına kiralayacaklar.

Böylesi bir paylaşım adil midir sorarım size?

Anlıyorsunuz değil mi ne istediklerini. Şimdi bir kısım insan yasayı uygulayın ve bu arazileri bize verin diye diretiyorlar. Diğer bir kısım ise, köşeye çekilmiş bizim böylesi bir yanlış yapmamızı bekliyorlar tetikte. Ama aynı insanlar omuzlarında yamçıları başlarında kalpakları ile Manej meydanında miting yapamıyorlar.

Peki sizce bunun çözüm yolu nedir ?

Doğrusu şudur; cumhuriyetin otlakları devletin arazileri olarak kalmalıdır.

Bu topraklar, ihtiyaçları oranında bölgelere adil bir şekilde devlet tarafından verilmeli ve kullandırılmalıdır.

Eğer verimli bir biçimde amaca uygun kullanılıyorsa bu arazilerden biz kira falan da almayız.

Fakat bu iş artık politik bir araç haline getirildi. İnsanlar yaşadıkları bölgelerde sınırlar çizmeye başladılar. Balkarlar kendi sınırlarının Nalçik şehrinin ortasına kadar, Adığeler sınırlarının Gürcistan sınırına kadar olduğunu iddia ediyorlar.

Devletin görevi adil karar almaktır. Ben bu meseleyi RF başkanlık idaresine defalarca götürdüm ve tartıştım. Moskova’da idarecilerin kendilerine de, eğer yasa bu şekilde uygulanmak istenirse bunu imzalamayacağımı bildirdim.

Bunun üzerine anayasa mahkemesi de bu konuda bize destek vererek, uzlaştırma komisyonları vasıtasıyla soruna daha önce olduğu gibi adil bir çözüm bulmamız yönünde karar aldı.

Biz de bu sorunun çözümü için bir çalışma grafiği hazırladık ve RF başkanlık danışmanı Vladislav Surkov ile irtibat halinde adil bir yasa çıkartmaya  ve soruna çözüm bulmaya çalışıyoruz.

Bu federal bir yasa mı olacak?

Hayır yerel bir yasa.

Şu anda cumhuriyetteki üç halktan eşit sayıda temsilcilerin ve eşit eş başkanların olduğu bir uzlaştırma komitesi kurduk ve soruna çözüm bulmaya çalışıyorlar, fakat biraz da uzadı açıkçası bu mesele.

Bir süre daha bekleyip, bir çözüm bulamazlarsa devlet başkanlığı danışma kuruluna konuyu götüreceğim ve orada bir çözüm bulacağız bu meseleye, bu da son ve nihai çözüm olacak.

Başka türlü söylersek, bu sorunu yasaya uygun olarak çözebileceğinize siz kendiniz inanıyor musunuz?

  1. yasa çıkmamış olsaydı böyle bir sorun da çıkmayacaktı ortaya.

Uzun zamandır geçerli olan bir uzlaşma vardı bölgeler arasında, bu yasa pek çok eksiklik içeriyor bizim açımızdan.

Çünkü Rusya’nın her bölgesinde durum aynı değil, yasa hazırlanırken bölgemizde uzun süredir mevcut olan uzlaşmanın göz önünde bulundurulması gerekirdi.

30 000 insanın cumhuriyetin yarısını ele geçirmeye ve kendi menfaatleri yönünde bu yasayı kullanmaya çalışması, bizi de ister istemez yasanın gerçek amacını sorgulamak zorunda bırakıyor.

RF anayasasına uymadığımızı iddia ederek bizi suçlamaya kalkışıyor, kötülemeye çalışıyorlar. Fakat bizim “yumurtadan tüy çıkartan” dostlarımız!  olduğunu hiç unutmamamız gerekiyor.

Sözgelimi Balkarlar bu kadar gürültü çıkarttılar, kremline yakın noktada ve başka yerlerde mitingler yaptılar. Artık onların yüzüne ve vicdanına kalmış.

Dağlara sıkıştırıldıklarını iddia ediyorlar, mezarlarının bile ellerinden alındığını iddia ediyorlar, hayvanlarını otlatamaz, sınır çizilen yoldan öte yana geçiremez olduklarını söylüyorlar.

Gözünü kırpmadan böylesi yalanları söyleyebilenlere karşı ne yapılabilir ki ?

Hiç kimse, hiçbir yerde hiçbir sınır çizmiş değil, herkes istediği şekilde toprağı kullanıyor ve kimse kimseyi sınırlamıyor, şu anda gerçek durum budur.

Nalçik şehrinde miting düzenleyecek olsalar bunu yapabilirler mi?

Bununla ilgili federal yasalar vardır, miting veya toplantı yapacak olan gider ilgili birimlere başvuruda bulunur yasaların öngördüğü şekilde.

Yakın zaman önce Balkarlar Nalçikte miting yaptılar zaten ve hiç kimse de onlara engel olmadı.

İnsanlar art niyetsiz olarak bir sorunlarını dile getiriyorlarsa yönetim onlara elinden gelen her yardımı yapar, sorunlarını çözmeye çalışır.

Yakın zaman önce Elbrusta kaybolan üç kişi ile ilgili olarak görüşmek üzere akrabaları geldiler.

Bizzat ben kendilerini kabul ettim ve iki saat görüştüm onlarla,

Beni istemiyorlar, benimle görüşmek ilişki kurmak istemiyorlar, sorunu çözmek de istemiyorlar aslında. Ama Moskova’ya gidip oralarda sağa sola dilekçeler vermek, kendilerini bir yerlerde pazarlamak istiyorlar. Asıl amaçları bu.

Ama ne ben, ne de cumhuriyetin diğer idarecileri böylesi adamların boynumuza ipi takıp bizi ortalıklarda dolaştırmalarına izin vermeyeceğiz. Bu cumhuriyetin insanları da hepsi aptal değil, aramızda gerçeği gören pek çok akıllı insanlar da var.

Balkar halkının liderlerinden olan, Duma milletvekili ve akademisyen Zalihanov’un faaliyetleri hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Biz onu, Moskova’da bizi aşağılasın, cumhuriyeti kötülesin ve cumhuriyetin yurttaşlarını birbirine düşürsün diye seçmedik.

Ama o bizleri kötüledi, kendisini aşağıladı faaliyetleri ile halkların arasındaki barışı bozdu. O nedenle biz onun bu faaliyetlerinin çok katı bir şekilde karşısında olacağız.

Adığeler ve Çerkeslerin , Karaçaylar ve Balkarların ayrı cumhuriyetlerde parçalanmış halde yaşamaları, halklar arasındaki ilişkilerin de bozulmasına neden oluyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ?

Ruslarla Çerkeslerin arasını bozmaya çalışanlar bunu başaramayacaklar.

 “Çerkes sorunu” diye gürültü kopartanlar da aklı normal olmayan birkaç kişiden ibaret.

Evet Kafkas Rus savaşları oldu ve bundan etkilenmeyen de hiç kimse kalmadı. Fakat bu gün insanlar geleceğe bakıyorlar. Çıkın sokağa insanlara sorun bakalım, geçmişte olanlar kendilerini söylendiği kadar huzursuz ediyor mu gerçekten?

Peki neden merkezi basın ve bir kısım analistler meseleyi bu kadar gündemde tutmaya çalışıyorlar?

Bunu ben anlayabiliyorum, kullandıkları yöntemleri de anlıyorum. Bu özellikle düşünülmüş bir gündem, amacı da huzuru bozmak ve halkları birbirine düşürmektir.

Sözgelimi Gürcüler neden bu kadar dert edindiler Çerkes meselesini?

Onlar bu konuyu kullanarak Rusya’yı sıkıştırmak için gündeme taşıdılar Çerkes meselesini. Biz Gürcülerin de, büyük Çerkesyayı kurup Rusya’dan ayrılacağımızı iddia eden analistlerin de oyun alanı değiliz ve olmayacağız.

Bütün bunlar aptalca şeyler, ama yine de bir şekilde birileri basında bu tür haberlerin yer almasını sağlayabiliyorlar nasıl oluyorsa.

Kuzey Kafkasya’daki birlik hareketleri ve diaspora özellikle Doğu Avrupa’daki Kafkas kökenli hareketler üzerine çalışmalarıyla tanınan Aydın Turan, Ajans Kafkas'tan Hüseyin Tok ve Mevdudi Bayçora'nın sorularını yanıtladı. Turan'ın Çerkes kültürünü besleyen ve koruyan asıl kaynağın köy olduğu yönündeki yaygın kanaate ciddi itirazları var.

Turan, "Temel problem, kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. İlerleyen teknoloji iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi" diyor. İşte Aydın Turan'la ufuk turu:

Çerkeslerde en temel sorun köylülük

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Her insanda birçok yön bulunduğuna göre, bunların hepsiyle veya bazılarıyla kendilerini tanımlamaları mümkün. Ben durduğum noktadan kendimi satış-pazarlama alanında profesyonel yönetici, ekonomik ve sosyal gelişmelere ilgisini yüksek tutmaya çalışan dikkatli bir gözlemci, politika ve iktisat tarihine meraklı bir araştırmacı; Kuzey Kafkasya emigrasyonuna mensup bir birey olarak tanımlıyorum. 

Özellikle 20. yüzyılda hız kazanan Kuzey Kafkasya siyasal hareketleriyle yakından ilgileniyorsunuz. “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”, Avrupa’da merkezli “Kafkasya Dağlıları Birliği”, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” ve Osmanlı dönemindeki “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” ile “Şimali Kafkas Cemiyeti” gibi oluşumlar ilgi alanınızda. Bu oluşumlar üzerinde yoğunlaşmanın özel bir sebebi var mı?
Doğru, bunlar yirmi yılı aşkın süredir ilgi alanımda duruyor. Her biri, gelecek perspektifleriyle, verili toplumsal-siyasal gerçekliklerin farklılaştırılmasına yönelik faaliyetleriyle dikkat çekiyor. Tanımladıkları milli çıkarlar, bu çıkarlar doğrultusunda kurgulanan projelerin ve tasarımların hayata taşınması önemli. Kuzey Kafkasya tarihinin bence en önemli “siyasal yapı”ları olarak tümü, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın “bağımsızlığını” politik ideal olarak benimsemiş; ırk, dil, din farkı gözetmeksizin Kuzey Kafkasyalıların “milletleşme” sürecine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla bu oluşumları “milletleşme”, “devletleşme” ve hele hele “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” mefhumlarından yalıtıp sadece “kültürel” eksende değerlendirmeye kalkmak büyük eksiklik ve çarpıtma olur. Gerçek şu ki, 20. yüzyıl başından itibaren, toplumsal değişimi yönlendirmeye çalışan, “planlı değişim projeleri” üretenlerin nihai hedefi vatanın bağımsızlığıdır. Bunların üzerinde yoğunlaşmamın sebebi, önemli siyasal birikime duyduğum sempati olsa gerek.

Bu oluşumları bugünkü diaspora hareketleriyle karşılaştırırsak gerek mantalite, gerek hedefler açısından farklar nelerdir? Geçmişle kıyasladığımızda bugün neredeyiz?
Devirleri kendi içlerinde değerlendirmek gerek. Ama tarih aynı zamanda farklı dönemlerden oluşan bir “süreç”. Diaspora denilen kesitte, ne yazık ki, siyasi literatürdeki şekliyle “hareket” olarak nitelendirilebilecek çoklu bir manzara gözükmüyor. Böylesi güce sahip olan, az önce bahsedilen yapıların vücuda getirdiği “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” çizgisi dışında bir “hareket” mevcut değildir. Gerisi hem “hareket” özelliği taşımadığından; hem vizyon, milli kök ve derinliğe sahip bulunmadığından, dönemsel karşılaştırmalara konu teşkil edilebilecek totaliteler değil. Beyaz Orducuların “kaderimiz Rusya’ya bağlıdır” söylemini veya üç-beş Bolşevik yardakçının “Rusya ile ilelebet” sloganını tekrarlayan, günümüzde de “Rusya’ya gönüllü katılışın 450. yılı” şaklabanlığı ile tarihsel haklılık zeminlerini Moskova’ya peşkeş çeken marjinaliteler siyasi-kültürel değerlendirmelerin değil, ancak psikolojik etütlerin konusu. Dolayısıyla, geçmiş-bugün hattında, nihai hedef ve “motto”su değişmeyen, büyük birikim ve tecrübeye sahip tek “hareket” vardır. Bu hareket de devraldığı mirası değişik koşullarda, farklı siyasal atmosferlerde geliştirerek “geleceğe” yürüyüşünü sürdürmektedir. 

Dünya değişiyor ve bunun Türkiye’ye etkileri söz konusu, Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı kitleler de hızlı bir şehirleşme sürecindeler. Geleneksel değerler ve kültür, oluştuğu şartları kaybediyor ve işlevsiz hale geliyor. Bu, dışardan, şartların dayattığı bir değişim mi?
Değişmek kötü mü? İnsanlık serüveni değişimlerin ta kendisi. Kitlelerin gündelik yaşamını etkileyen üç büyük dönüşüm yaşadı yeryüzü. Bunlardan ilki organize tarım, sonra sanayileşme ve nihayet şimdiki bilgi ekonomisi dönüşümleri. Türkiye’de köylerden şehirlere kitlesel akış, yani şehirleşme süreci, sanayileşme hamleleriyle başladı, 1940’lardan sonra hız kazandı. Cumhuriyetin kuruluşundan beri köylüye verilen destekler bile bunu yavaşlatmadı. Vergi vermeyen, verimlilik, rekabet, piyasa mefhumlarından uzak bu kesim, düşük faizli kredilerden, destekleme alımlarından, taban fiyat uygulamalarından, ucuz elektrik ve sudan, karşılıksız zırai mücadele ve veteriner hizmetlerinden, ucuz gübre ile tohum tahsisinden, küçük çiftçi muafiyetinden; işçi, memur, küçük esnaf ve müteşebbisin cebinden pompalanan başka birçok destekten yararlanmasına rağmen, köyler kendine yeterli birimler olmaktan çıktı ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kol gücüne yataklık etti. Şehirler bedeli ağır olsa da, köylerden daha fazla gelir sunuyor. Sanayileşme sürecinde böylesi mobilite kaçınılmaz. Aslında sorunun içinde cevap var. Yani “geleneksel değerler ve kültür oluştuğu vasatları” yitirerek işlevsiz hale dönüştü. Bunun anlamı, o değerlerin ve kültürün yaratıcısı “geleneksel toplum modeli”nin miadını doldurup sahneden çekilmesidir. Bilinen tarihi faktörlerle, Kuzey Kafkasyalıların gelişim çizgisi hem Kuzey Kafkasya’da, hem diasporada “sanayi toplumu”na dönüşümden uzak kaldı. Sosyal yapısını dünyanın yönelimlerine göre içinden şekillendiremeyip başka orijinlere eklemlendi. Ama artık gündelik yaşama ağırlığını koyan “bilgi çağı”, klasik emek faktörünü de, “sanayi toplumu”nu da tasfiye ederek kendine özgü yapıları kuruyor. Dünyanın rotası bu ve “durdurun iniyoruz” demenin alemi yok. Durmayacak, kapı açılmayacak, inilemeyecek. Olgulara bakışta radikal değişikliğe gitmek, figüratif başlıklar yerine uygun kavramlar üzerinden konuşmak gerekli. “Değişim”in kendisini ve şehirleşmeyi “milli facia” halinde algılamaktan kurtulmak lazım. Facianın büyüğü genel trendleri kavrayamamak, kullanılabilecek enstrümanların varlığından habersiz kalmak ve geleneksel toplum yapısıyla var oluşun mümkün olabileceğini sanmaktır.

Bu süreçlerde, kültürel bakımdan köylerin şehirlere nazaran daha avantajlı olduğuna dair iddia ve inançlar için ne diyorsunuz? 
O çeşit iddialar halüsinasyondan kaynaklanabilir. Anakronik gözükse de, sosyolojik kategori olarak “köylülük”, hala sosyo-politik analizlerin anahtar kavramlarından biri. Önce bazı kritik soruları sormak lazım. Acaba, göreli kapalı sosyal birimler olarak “köy/köylülük” denilen alan nedir, ne boyutlara sahiptir? Değerlerin üretimine katkısı var mıdır? Buraların kognitif (aynı kökten gelen) yetenekleri ve sosyal organizasyon tarzıyla bu mümkün müdür? Bir model teşkil eder mi? Ya da herhangi bir kültürel, siyasi veya iktisadi hareket buraları merkez kabul ederek ivme kazanabilir mi? Bu bağlamdaki sorulara verilecek pozitif karşılıkların sorunlu olacağı düşüncesindeyim. Sosyal organizasyonu, zaman algıları, artı-değer üretimi, bilgi kaynakları ve bilgilenme metodu yetersiz, dünya ile asenkronize, ritmi düşük sosyal birimlere özel misyonlar yüklemeye kalkmak, oralarda “direniş destanı” yazıldığını sanmak abestir. (Oswald) Spengler, tarihteki mühim sosyal hareketlerin birer “kent hareketi” olduğunu söyler. Çünkü felsefe, fikir, ideoloji ve sanat akımları olsun, bilimsel ve teknolojik buluşlar olsun, hiçbiri köylerden çıkmış değil. Hem ampirik hem de tarihi olarak şurası son derece net, çığır açan tüm oluşumların başlangıç noktası kentler, bitiş noktası köylerdir. Bunu organizmacı metaforla açıklayıp, köyleri parmak uçlarına benzetenler var. Nasıl ki kan, en geç parmak uçlarına ulaşıyorsa, pozitif ve negatif yönlü sosyal değişmeler de en geç köylere ulaşıyor. Son sığınak arayanlar oraya koşabilir. Ama bu nostaljik atak, musalla taşına koşmaktan başka şey olmaz. Yok eğer bir “yaşayan toplum” kaygımız varsa, gecikmişliklerden kaynaklanan travmalardan kurtulmak için özel çaba gerekiyor ki, bunun ve “zihni uyanışın” doğal platformu kentlerdir. 

Bir olumlu “dönüşüm” projesinin gereğinden bahsediyorsunuz; ama Kuzey Kafkasya toplumu muhafazakâr yönüyle birlikte yapılması gerekenlerle ilgili birçok şeyden yakınıyor. Bunların bazılarının sebeplerini kültürel kodlarımızda aramalı mıyız? Bağlı olarak, olumlu dönüşüm projelerinin odağında neler yer alabilir ve kurumlar ile kanaat önderlerinin üstüne düşen nedir?
Doğrusu, Kuzey Kafkasya toplumuna “muhafazakarlık” atfetmek iddialı konumlandırma olur. “Muhafazakarlık” büyük siyasi doktrinlerden biri. Burada bahsedilen şey bir fikir disiplini olamaz. Kuzey Kafkasyalı kitleler de bu manada “muhafazakar” falan değil. Zaten toplum üzerine konuşurken “yekparelik”ten bahsetmek pek anlamlı gözükmüyor; zira “toplum” kategorize edilebilen, “puzzle” gibi birleştirilebilen, farklı özelliklerde parçalardan müteşekkil. Yakınanlara bakıp herkesin yakındığını veya yakınıyormuş pozundakilerin gerçekten yakındığını sanmak yanılgı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu kategoriler mevcut, büyük kısmı da “zihinsel kapalılık” içinde reflekslerle hayatını sürdürüyor. Buna karşılık son derecede iyi donanımlı kesimler var. “Kültürel kodlar” yenilenebildiği, dünyanın gelişim çizgisine doğru toplumu taşıyabildiği sürece önemli. Fakat, zamanın ruhundan koptuğunda, yeni ve üstün formlar doğurabilme yeteneğini yitirdiğinde, potansiyel dinamizmi öldürücü atalete sürükleyerek toplumu antropolojik yığın haline çevirmeye başladığında, süratle tasfiyesi gereken kötü yazılım haline gelir. Temel problem, nerede olursa olsun Kuzey Kafkasyalı kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. Transformasyon gerekli mi? Evet, hem de çok acil. Olağanüstü koşullar içinde olağanüstü duyarlılık göstermek, olağanüstü çözümler üretmek ve olağanüstü hızla davranmak durumundasınız. Toplumsal alanla ilişkili hiçbir şey “kutsal” ve “dokunulamaz” değil. Sadece maziye bakılarak bir yere varılabilir mi? Değişim süreçleri okunarak, “kritik rekabet alanları” takip edilerek, bir “gelecek algısı” üzerinden adaptasyonlar yapılmak zorunda. Fırsatlara veya tehditlere veya bunların bileşimlerine göre dönüşüm programları uygulanmak durumundadır. İlerleyen teknoloji ve gelişkin iletişim araçları iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken, yüksek devinimler yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “De facto” bir “devlet başkanı”nı bir düşünce kuruluşuna veya birkaç kalburüstü yazarın masasına götürmektense, bilmem hangi köye sürükleyen kafa yapısının pozitif süreçlerle irtibatlanması mümkün mü? “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi. Lakin, yeni dünyalar kolay oluşmaz; dönüşümler de bilgi esaslı uzmanlıklara ve ilgilere yönelik formel veya informel organizasyonlarla ivme kazanacak.

O halde kültür ve ilişkili alanlara bakışta bir problem mi var?
Gerçekten fazlasıyla var. Hatta işin doğrusu bir “bakış” olduğunu da sanmıyorum. Tanımlamada başlayan problem zaten silsile takip ederek sorunlu modellemelere dek sürüyor. Bakıyorsunuz ki, son derece dinamik bir kavram “cemaatleşme” ve “gettolaşma” gibi düşük profilli sosyal eğilimlerin amentüsü haline dönüşmüş. İzahını yapamadıkları, tanımlayamadıkları bir kelimeye yaslanarak başlığında “kültürümüzle varız” sloganı bulunan birkaç sayfalık mecmua çıkarabilen insanlardaki “iyi niyet”, sadece “iyi niyet” olarak kalıyor. Oysa “iyi niyet”, “doğru” şeyler yapmak için başlı başına ne gereklilik, ne de yeterliliktir. Ciddi antolojilerde “kültür” üzerine 1600 farklı tanıma rastlanırken, bizim dar kalıba sıkıştırılmış bu kavrama vurulan zincirleri kırmamız gerekiyor. “Kültür”ü Şerif Mardin’in önerdiği gibi “sosyal yaşamın öğrenmeye dayanan bütün yönleri ile ilgili” şeklinde kullanmak daha açıklayıcı, daha elverişli. Bu konumlandırma “kültür”ü, “toplumsal değerler”i ve “normlar”ı arkeolojik malzeme olmaktan çıkarır, üzerilerine giydirilen “antik giysiler”den kurtarır, yanılgılardan sıyrılmaya yardımcı olur. “Üstünlük” vehimlerinin yerine, “göreli bütünlükler” algısı yerleşir. “Kültür”ün bir donukluktan ibaret olmadığı, kültürel sistemlerin sosyal ve iktisadi sistemlerle karşılıklı etkileşimlerle birbirini tetikledikleri tartışma platformlarında yer alır. Böylelikle, “Çerkes kültürünün muhteşemliği”nden dem vururken Kazanoko Cabağı’ya gönderme yapmayı ihmal etmeyen böbürlenmenin, ondaki reformcu bilge ruhu görememesine veya “adet uygun olandır”, “geçmiş ders alınması gereken, geri gelmeyecek eskimiş bir değerdir”, “soyluluk kanda değil, tavırdadır” sözlerini bilmemesine hayıflanmazsınız. Müziğin üniversal bir ses sistemi olduğundan habersiz nice insanın “kültürü muhafaza etme” adına gitar, org, saz ya da klarnet gibi aletlere burun kıvırıp, Avrupa’da geliştirilen Çin kökenli körüklüleri, Scandali, Weltmeister ve Hohner amblemli akordeonları “milli çalgı” kabullenişine acı acı tebessüm etmezsiniz. Şamil’i muharebe kahramanı halinde portreleyenlerin, onun aynı zamanda “nizam kurucu” derinliğinden bihaber oluşlarına sinirlenmesiniz. Kuzey Kafkasya ile ilgili egzotik tasvirli folklorik öğeleri yaşamın ve var oluşun kaynağı görenlerin dil hususunda sergilediği duyarsızlığa üzülmezsiniz. Kısacası, kültür ve ilişkili sahalara dair ciddi bakış geliştirilmesi, anlamsız debelenişlere yön vererek enerji kayıplarını minimize edecektir.

 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Destandır

Ajans Kafkas'ın ufuk turuna konuk olan Aydın Turan, röportajın ikinci bölümünde geçen yüzyılın başında Kafkasya'daki siyasal birliğin yegâne örneği olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin başarısız bir deneyim olduğu eleştirisine yanıt veriyor. Turan etnik temel, din ve dil farklılıklarına bakmaksızın Kafkasya'yı ortak bir siyasal geleceğe yönlendiren projenin henüz bitmemiş bir mücadele olduğunun altını çiziyor.


Kimi zaman Polonya direnişini örnek göstermenizin özel bir sebebi var mı?

Direnişin tek yolu, sadece öldürücü silahlar kuşanmak değil. Çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, Polonya direnişinin özellikle “uçan üniversite” diye bilinen uygulamaları enteresan örnektir. Entellektüel ve moral gücü geliştirmeye yönelik informel eğitim sistemiyle Ruslaştırma çabalarına karşı muazzam bir direniş öyküsü yazıldı. Başta Madam Curie ve Frederic Chopin olmak üzere, birçok tanınmış sanatçı ve bilim adamı yetiştiren “uçan üniversite”lerde Polonya’nın istikbali şekillendi. Dönemler, koşullar, araçlar farklı olmasına rağmen, toplum vicdanında bir şuurun uyanmasına vesile olan, belki de en önemlisi insanın önce kendine karşı sorumlu olduğunu gösteren bu öykünün tekrar tekrar okunmasında yarar var. Nerede yaşarsa yaşasın her Kuzey Kafkasyalı, bu öyküden bazı toplumsal organizasyonların nasıl kurgulanabileceğine, insan iradesinin nelere muktedir olduğuna dair çıkarımlar yapabilecektir.

Tekrar tarihe dönecek olursak, bazı çevrelerin polemik konusu yaptığı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Birleşik Kafkasya’nın başarısızlık öyküsü müdür? 

Laf kalabalıkları kenara bırakıldığında, ciddi polemiklerin ortaya çıkarabileceği farklı ve ilginç perspektiflerin yararına inanıyorum. Ne var ki, bugüne dek sarf edilen birkaç tansiyon yükseltici söz, zihni şahikalardan sayılan “polemik” kategorisine giremediğinden, fayda doğuracak açılımları da beraberinde getiremedi. Belki, fikir hayatımızdaki kifayetsizliğin göstergelerindendir. Ama, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, hem kurucu aktörlerinin, hem üzerinde çalışanların vurguladığı gibi, tüm paradokslarıyla birlikte Birleşik Kafkasya hareketinin çok özel bir etabıdır. (Charles) Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi”ndeki “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi; umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı” tasviriyle örtüşen bir dönemde beliren bu yapı belki de en güzel öykülerimizdendir. Neden? Çünkü iki yüzyıl boyu sistematik katliama uğrayan, toprakları tarumar edilen, halkının büyük kısmı vatanında yaşama hakkından mahrum bırakılan bir coğrafyanın diriliş öyküsüdür. Neden? Çünkü fiziki parçalanma altında “milletleşme” süreci darbelenen bir ülkenin “ortak değerler ve geçmişi”ni ve en önemlisi “gelecek düşüncesi ve hayali”ni harmanlayarak yeni varoluş konsepti ortaya çıkardığı için. Neden? Çünkü kan, etnik temel, dil, din farklarına bakmaksızın Kuzey Kafkasya halklarının politik bir birlik oluşturduğunu; insanlarının “anayasal kontrat” çerçevesinde modern bir devletin vatandaşları olarak görülmeleri gerektiğini seslendirdiği için. Neden? Çünkü siyasi bağımsızlığını eline alamayan toplumların kendi geleceğini reel olarak dokuyamayacağını anımsattığı için. Neden? Çünkü birbirinden farklı toplumsal kesitlerin bir coğrafyaya ilişkin “ortak menfaat algısına”, “ortak aklına” dayandığı için. Neden? Çünkü devasa problemlerin risklerini paylaşanları “hür irade” ile bir ideal etrafında toplanmaya çağırdığı için… Hasılı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kendisine hayat veren düşünce sistematiği ile bizatihi bir destandır. Pratikte karşılaşılan konjonktürel dertler, siyasi kadro ve organizasyon sorunları, askeri kuvvet ve donanım meseleleri, kaynakların denetimine ilişkin problemler, uluslararası sistemdeki farklılaşmadan kaynaklanan yalıtılmışlıklar bir başarısızlık öyküsünü değil; tam tersine, tüm bunlara rağmen sergilenen direncin, kararlılığın ve iradenin öyküsünü anlatır. Azgın emperyalist sürüler karşısında kaybedilen bir savaş ne yenilgiye işaret eder, ne de başarısızlığa… Üstelik bu henüz bitmemiş bir mücadeledir.

Yine bu bağlamda, 11 Mayıs’ın diasporayla kopuk olduğu, Avar-Çeçen merkezli diskurla tabuya dönüştüğü, temsil sorunu yaşadığı, bağımsızlık taraflılarının Kuban meselesi, asimilasyon ve dönüş gibi aktüel sorunlara duyarsız kaldığı, Sovyet kazanımlarını görmezden geldiği şeklindeki eleştiriler bir gerçeği yansıtıyor mu?

Tarihin her “an”ına bakılır; en azından bazı analizler için lüzumludur. Ama alacakaranlık içindeyseniz ve üstelik durduğunuz yer görüş ufkunuzu alabildiğine daraltıyorsa, bu sınırlar kuşatıcı bakışa imkân tanımaz. Hatta birkaç adım sonra “zeka tutulması”na da yol açabilir. Mesela Sovyet tarihçiliğinin yaşadığı dram, böylesi atmosferin ürünü. En “doğru”yu, en “mükemmel”i kendisinin bildiğini iddia ve dikte eden bir tek parti, Marksizm’in farklı yorumlarına dahi tahammülsüzdü. İnsanı ve ortamı hem karanlığa, hem de ufuksuzluğa mahkûm bırakmıştı. Bazı batılı entellektüellerin ihtilalle kararan gözlerini açan, yine Sovyet sistemi oldu. Andre Gide kendisini “zekâ tutulması”ndan kurtaran SSCB gezisi sonrasında lafını esirgemeden Hitler Almanya’sının bile fikir özgürlüğü bakımından Sovyetlerden ileri olduğunu söyleyiverdi. Şimdi, bu aktardığınız şekilde kendini belli eden bir söylem, öncelikle ışığı doğru yerden alamaması dolayısıyla ciddi problematikleri bünyesinde taşır. Sayılanlar bir “gerçeği” yansıtır mı? Evet, sadece kendi “gerçeğini” yansıtır. Fakat “doğru” diye bir mefhumumuz olmayacak mı? Çünkü bu ifadeler birer “doğru”yu yansıtmıyor.

Yani bu eleştirilerin somut zemine dayanmadığını mı söylüyorsunuz?

Hiç kuşkusuz. Hem somut zeminden uzak, hem de doğru değil. Öncelikle 11 Mayıs 1918’de deklare edilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti anavatan ve diasporasıyla Kuzey Kafkasya dünyasının ileri bir adımıdır. Ortak çalışmanın ürünüdür. Hatta “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” kadrolarının formatlayarak, 1916’da Lozan’daki “III. Milliyetler Konferansı”nda açığa vurdukları projenin geliştirilmiş versiyonudur. Müşir Fuad’ın ve Muhammed Kamil’in diasporadaki kitleleri anavatana yerleştirme çabalarını nasıl görmezden gelebiliriz? Bu bakımdan diasporayla kopukluk iddiası son derece şaibelidir. Öte yandan, bırakınız sıradan insanları, o dönem kadrolarının kavramsal düzleminde bile olmayan, hatta dönemsel hiçbir geçerliliği bulunmayan terminoloji ve “kimlik”ler üzerinden bir diskurun merkezini belirlemeye kalkmak galiba “taşra siyasetçiliği”ne ve biraz da “toplumsal amigo”luğa giden yolun gereği olmalı. Ağustos 1908’de “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin kuruluşunun, kimilerinin şimdilerde cari kılmaya çalıştığı ayrıma denk tasnifle “bir Avar olan” İmam Şamil’in Koska’daki konağında yapıldığını unutabilir miyiz? Ülke tanımını Kuzey Kafkasya’nın “Rus imparatorluğuna dahil edildiği zaman sahip olduğu tarihsel sınırlar”la örtüştüren bir hareketin Kuban’ı nasıl konumlandırdığı açıkken, figüratif tartışmalar üstünden tersi çağrışımlar yaptırmaya yeltenen söylem bir “kasıt” değilse nedir? Slavlaştırma politikalarını göz önüne alarak “Kuban mevzuunda efkârı umûmiyeyi hazırlamak herkesten fazla bize düşer” sözü Said Şamil’in miydi, yoksa Brejnev’in ya da Valeri Kokov’un mu? Adıyaman büyüklüğündeki 7.600 km2’lik sahayı “vatan parçası” değil de “anavatan” sayan kafa yapısının hadi bırakalım Kuzey Kafkasya sorununu, “Kuban meselesi” diye bir problemi dert edip gündeme taşıdığını kim görmüş? 1918-1922 arasında yaşamını yitiren binlerce Kuzey Kafkasyalı, ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan yüzlerce parlak dimağ, 1930’lu yıllardaki “kolektivizasyon”da açlıktan ölüme terk edilen büyük kitleler, sovyet askeri harcamalarını finanse etmek üzere müsadere edilen kişisel ve milli varlıklar, aralarında yerel KP yetkililerinin de bulunduğu binlerce kişinin “karşı-devrimcilik, pan-türkizm, pan-islamizm, ekonomik sabotaj” gibi aslı olmayan isnatlarla ortadan kaldırılması, 1943-1944’de olur olmaz suçlamalarla 1 milyon Kuzey Kafkasyalının Sibirya’ya sürgünü, ülkenin nükleer silah deposuna dönüştürülmesi, 1928’den itibaren dünyayla teması sıfırlayan demirperdenin indirilmesi Sovyet “kazanımlar”ı arasında sayılabilir mi? Böylesi büyük bedellere maruz kalmak bir “kazanım” ise, bugün Kuzey Kafkasya’nın her bölgesinde izlenen asgari geçim seviyesinin altındaki yaşam standardını da “kazanım” olarak zikredebilir miyiz? Örneğin Adigey’in %80’i asgari geçim düzeyinin altındayken “iyi ki %85 olmamış” demek gerekir mi? İnguşya için %99, Dağıstan için %60, Kuzey Osetya için %64 seviyesindeki oranlar, “bunlar nasıl olsa Adige ve Abhaz değil” diye içselleştirilmeli midir? “Aktüel sorun” tanımı ne zamandan beri tali başlıklar veya toplam sorunun parçacıkları üzerinden yapılmaktadır? Kuzey Kafkasyalılar açısından uzunca zamandan beri “aktüel sorun” “özgürlük ve bağımsızlık sorunu” iken, bu temel meseleye duyarsız kalanların ve görmezden gelenlerin “bilinç kayması ve bilinç kaydırmasını” acaba “iyi niyet” çerçevesinde görmek mümkün müdür? “Bilgi ve uzantısı durumundaki noktalara” dair yapısal yetersizlikleri bulunan, “bilgi felsefesi”ne ilişkin bir arkaplan göremediğim bu tarz ifadelerin, içerdiği “algılama(ma)/anlama(ma)/yorumlama(ma)” süreçleri dolayısıyla son derece sorunlu olduğu kanaatindeyim. Steril olmayan mutfaklardan sağlıklı yemeklerin çıkması olanaksız. Nihai sözüm; hiç kimse kendi yetersizliklerini ve zihinsel geri düşüşlerini 11 Mayıs üzerinden örtmeye kalkmamalıdır.

Sözleriniz diğer taraftan okunduğunda geri düşüşün sebeplerinden biri olarak “devlet” şeklinde organize olmamayı gösteriyor gibi. Eğer böyleyse, Kuzey Kafkasya’daki mevcut yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz ve nasıl bir devlet tahayyülünüz var?

Elbette. Bunca geri düşüşün sebeplerinden biri bu. Değişik tanımlar yapılabilir ama, temelde “devlet” denilen aygıt toplumların kültürel ve siyasi olarak organize olabilme yeteneğini gösterir. Aynı ırk veya kökenden gelmek “devlet”lerin “olmazsa olmaz”ı olmadığı gibi, yeterli “olması gereken”i de değildir. Kültürel ve siyasi bakımdan organize olmak ortak coğrafyayı, hafızayı, ekonomiyi, siyasal erki gelecek odaklı örgütleyebilmek demek. Kuzey Kafkasya’daki yapılara gelirsek, bunların hepsi, rahmetli Bekir Sami Kundukh’un ifadesiyle “hayali cumhuriyet”. Hepsi, Kuzey Kafkasya’nın Kızıl Ordu tarafından istilasını takiben çizilmeye başlanan kötü karikatürler. “Şekillerin değeri şekil olmaktan öteye gitmez” deyişini haklı çıkarırcasına, Rus vassal sisteminin uzantıları olarak halen mevcutlar. Biliyorsunuz vassallar sadece efendilerine sadakatle hizmet eder. Hizmetkârlar için efendiler epey mana ifade etse de, efendileri onlara herhangi bir değer atfetmez. Hizmetkâr-efendi ilişkisinin mekaniğine dair bilgi sahibi olanlar da, Kuzey Kafkasya’daki yapıları birer “devlet” olarak hiç görmüyor. Zaten adı ne şekilde konulursa konulsun bunlar birer “nominalite” olmaktan öteye gitmiyor. “Nasıl bir devlet olmalı?” sorusuna verebileceğim cevap, liberal teorinin sınırlarıyla örtüşüyor. Meşruiyet zeminini, kolektif ihtiyaçların kolektif iradeyle ve kurumla karşılanmasından alacak devletin faaliyet alanı, son derece dar. Kuruluş sürecinin handikapları ve gereklilikleri bir yana bırakıldığında, olgunluk yolundaki devlet adalet, iç güvenlik ve savunma hizmetlerini hakkıyla yerine getirmeli; bireysel hürriyetlerin en geniş manada kullanılıp geliştirebileceği atmosferi tesis etmeli, bunun ötesinde ne iktisadi, ne de sosyal yaşamın düzenlenmesinde rol yüklenmemeli, yüklenmeye yönelik herhangi adım atmamalıdır. İdeal rejim ve sistem dizaynı ise bu temele uygun yapılmalıdır.

 

En büyük tehdit Avrasyacılıktır

Kafkasya’nın aydın yetiştirmedeki sıkıntılarına vurgu yapan Aydın Turan, Ajans Kafkas’a röportajının üçüncü bölümünde en büyük tehdidin ‘Ortodoks Rus aromalı’ Avrasyacılıktan geldiğini söylüyor. Turan Birleşik Kafkasya’yı da bir medeniyet projesi olarak niteliyor.

Peki diasporada etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasına nasıl bakıyorsunuz?

Kötü, emsal teşkil etmez. Etnik kimlik denilen amorfluk, kazanılmış aidiyet türü olmaması, verili durumdan öteye gitmemesi dolayısıyla en sığ aidiyet alanlarından biri. Özel formasyon ve bilinç içermiyor. Benim nazarımda “siyaset” yüksek bir faaliyet türüdür ve “hemşehricilik” oyununun adı değildir. Kuzey Kafkasya kavramını ve görüntüsünü flu hale getirecek, hele “kapalı toplum” tahkimatına yarayacak bir yaklaşım hiçbir zaman doğru olamaz. En azından “Kuzey Kafkasya” kaygısına sahip biri olarak, hem diasporada, hem de Kuzey Kafkasya’da etnik temelli siyaset şahsen hiç tasvip ettiğim husus değildir.

Entellektüel hayatımız üzerine neler söyleyeceksiniz? Entellektüel kimdir, ne yapar? Yeryüzünde halktan uzaklıkla, halkın içinde olmamakla suçlanan bu kesim bizde nasıl bir serüven izlemiştir? 

O hayat, dalgalar arasında farklı coğrafyalara yelken şişiren kâşiflerin ve takipçilerinin oluşturduğu özel bir vaha. Entellektüel, toplumun açtığı pozisyonları dolduran “görev adamı”, bürokrat, teknokrat, akademisyen, sanatçı, araştırmacı veya siyasetçi, hasılı “aydın” veya “elit” değil; o, bitmeyen meraklarla kendine sorumluluk yükleyerek faaliyetini yürüten bir varlık. Üstelik çoğunlukla, “topluma rağmen” yürüten bir mücadele adamı. Kim ne derse desin, tutarlı bir kavram veya sistem kurgulamaya yönelik zihni faaliyetlerin sürdürüldüğü bu saha tamamen “bireysel”. Zaten doğası kalabalıklara değil, yalnızlığa müsait. Entellektüel farklı kaynaklardan beslenme, kavramsallaştırma boyutu, düşünce sistematiği, değişik ifade biçimleri, retorik gibi ayırt edici vasıflarıyla tahliline konu olan “şeyler”i parçalayacak, ayrıştıracak, bütünleyecek, yorumlayacak, hükümlere ulaşacak, önermelerde bulunacak. Bu “bir şeyler”i hem içinden, hem de yüksekten izlemedir, “birilerine” tepeden bakma ve küçümseme değil. Doğru, bahsettiğiniz o çığlıklar kâh yükselir, kâh durulur; ama “halka yakın veya içinde olmak” da ne demek? Kime konuşur bu çileli yolculuğa katlananlar? Elbette kendisini dinleyebileceklere, sesinin en fazla duyulabileceği noktadan konuşur. Sokağın kelimeleri felsefi, ilmi, edebi, siyasi ve teknik lisanla örtüşmüyor ve böylesi davetler biraz çiğ popülizm kokuyor. Eğer bu çağrı “düz mantık” kullanımına, yaygın davranış kalıplarına veya 150-200 kelimelik ifade sığlığa çağrı ise, diyeceğim şu ki; insanlar zar atmayı, üç-beş akordeon tınısıyla günlerce oynamayı, kaşen muhabbetinin tadını, efsane kahramanlarının isimlerini hıfzetmeyi, “atları bile Çerkesçe konuşan” bir “topluluğun” mensubu olarak traktör kullanmayı öğrendikleri gibi, gerçekten ihtiyaç duyuyorsa, basamak tırmanmayı da öğrenmeli. Birkaç basamak tırmanmanın en azından kendilerine katkısı olacaktır. Entellektüelin popüler okuma-yazma yapmasını ummak ve istemek bir garabet. Popülerliğin kutsanması onun işi değil. Kalemi belki kalem, belki fırça, kimi zaman mikser, belki de bir silah olarak kullanacak bu kesit bizim dünyamızda birçok gecikmeli alan gibi yeni oluşuyor. Nümayişlerini sözcüklerle yapacak, kendi dinamikleriyle büyüyecek ve özgün geleneğini oluşturacak.

Bu entellektüel geleneğin olmadığı anlamına mı geliyor?

Evet. Ama “entelektüel faaliyet” olmadığı manasına gelmiyor. “Entellektüel gelenek” kavramı tarihi derinlikle ilgili ve mahiyeti dolayısıyla kırsal yaşamın dışında bir zemine ihtiyaç duyar. Yani kent hayatına, bu hayatın içindeki dinamiklere. Neden-sonuç ilişkileri üzerine ciddi bir analizin gerektiğine kuşku yok. Bununla birlikte, uygun gözükmeyen vasatlara rağmen, XIX. yüzyıl sonlarında düşünce akımlarıyla cılız biçimde tanışan kırılganlıkların bir çırpıda “entellektüel gelenek” yaratamayacağını kabullenmek gerek. Muhammed Hacetlaşe, Said Gabi, Yelbızdıko Britay, Pşimaho Kosok, Ahmet Tsalıkkatı gibi isimlerin çabaları dönemin hızlı deviniminde koşulların zorlamasıyla, siyasi faaliyetlerin girdabında kesintiye uğradı. Mehmet Fetgerey Şöenu’nun yanı sıra, hayli geç keşfettiğimiz Aytek Kundukh ve Balo Bilatti’yi geleneğin oluşumu için efor sarf eden önemli isimler arasında görüyorum. (Karl August) Wittfogel’in “asyatik despotizm” örneği olarak gösterdiği, dünyanın en büyük terör aygıtını kuran Sovyet rejiminin böylesi geleneğin oluşumuna geçit vermediği tartışma götürmeyecek mevzudur. Yıpratıcı atmosfere rağmen, Fazıl İskender ve Resul Hamzatov’u kullandıkları hiciv enstrümanıyla belki daireye sokmak mümkün. Günümüzde Ahmet Zakayev ile Stanislav Lakoba’yı entellektüel yaşamın mümtaz simaları olarak zikrediyorum.

Kuzey Kafkasya dünyasının bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya bulunduğu en önemli tehdit veya tehlike sizce nedir?

Bana göre büyük resimdeki en büyük tehdit, birçok versiyonu bulunmakla birlikte, merkezinde Rusya’nın yer aldığı emperyal tasavvurları içeren “Avrasyacılık” akımı. Rus politikalarının belirleyicisi bu akım, zihni arkaplanları, perspektifleri, tasarımlarıyla Kuzey Kafkasya dünyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturuyor. Huntington’un Ortodoks Rus versiyonu olan Aleksandre Dugin’in politik, dinsel, felsefi formasyonlarla süslediği; Kremlin’in reel hayatın duvarlarına asmaya çalıştığı tablo, üç dönemin (Çarlık, Sovyet, post-Sovyet) sürekliliğini kabullenen jeopolitik kurgulu bir “kıtasal imparatorluk” hareketidir. Rus halkına da mistik görevler biçen Moskova eksenli bu “gerçeklik” kendi kudretine doğrudan veya dolaylı destek sağlayan her şeyi makbul, buna engel teşkil edeni de kötü kabul ediyor. 

Peki, Avrasyacılık denilen olgu Kuzey Kafkasya’yı ne şekilde algılıyor, nereye oturtuyor? Ve bu algıları nasıl okumamız gerekiyor?

Kullanılan “siyasi lisan”a bakmak yeterli. Ortodoks Rus aromalı o dil, Rusya’nın felsefesinden pratik programına dek bütün süreçleri anlamaya yardımcı. Kuzey Kafkasya, kuruluşundan itibaren kâğıt üzerinde federasyon olan Rusya için sadece “arka bahçe” değil; aynı zamanda “başarılar”ı kutsanan bir “imparatorluğun mirası” ve Rus yayılmacılığın güzergâhıdır. “Gerçekperest”ler Rusya’nın siyasi, kültürel, askeri lisanının, “Kuzey Kafkasyalının bulunmadığı Kuzey Kafkasya” arzusu taşıyan sayısız kelimeyle dolu olduğunu, bu kelimelerle konuştuğunu görmek istemiyor. Bu isteksizlik, post-Sovyet dönemde nüfusun %83’nü Rusların teşkil ettiği sözüm ona federasyonun hızla “ulus-devlet” menzilinde ilerlediğini algılamaya da engel oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki “Rus federalizmi” aldatan ve aldatılanların beraberliğinden ibarettir. Teknik düzeyde algılanan üniterleşme adımları (ki bunun açık göstergelerinden biri, fiktif “cumhuriyetler”in başkanlarının Rusya liderliğince belirlenip karikatür seçimlerle halka onaylatılmasıdır), mekanizmanın “uyumlulaşma”sından ibaret değil. Bu adımlar, başta Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere, Rus olmayan halkları “homojenleştirme” işlevine de sahip. Rusya’nın ruhunu oluşturan Avrasyacılık, siyasal sınırları içinde tuttuğu halkları politik ve kültürel açılardan daha da ayrıştırarak, iç çelişkileri artırarak atomize etmek; yerli unsurlar arasındaki gerilimleri tırmandırmak için her şeyi yapmaya kararlı gözüküyor. Kabardey-Balkar, İnguş-Oset, Abhaz-Gürcü, Oset-Gürcü gerilimlerini maniple eden Moskova; orta ve uzun vadeli amaçlarına erişebilme noktasında, İran’la ittifakta zorlanmıyor, Türkiye’yi Kürt ayrılıkçılığı üzerinden kendisine çevirme gayretini hızlandırıyor. Kuzey Kafkasya’da artış gösteren Kürt ve Ermeni kolonileri bile Avrasyacı projeler kapsamındadır. Özetle, Rusya azgın bir iştah sahibi olarak dünyadaki rant kavgasının taraflarından biridir.

Modern bir siyasi proje olarak Birleşik Kafkasya’yı sizin “Kuzey Kafkasya dünyası” diye tanımladığınız alanda somut temeller üzerine oturtan şey nedir?

Günümüzde farklı birçok yorumu olabilir, fakat yüzyılı aşkın modern derinliği ve anlamıyla Birleşik Kafkasya önce bir “medeniyet projesi”dir. Sadece “siyasi” vasfıyla bu hareketi tanımlamaya kalkmak yetersiz yorumları beraberinde getirebilir. Tabiatıyla aydın hareketi şeklinde beliren Birleşik Kafkasya, sıkıntılı ve yorucu süreçlerde sistemleştirdiği taleplerini kitlelerin doğal talebi haline getirmeye çalışmış, Kuzey Kafkasya’nın kaderinde söz sahibi olma iddiasını da, belli konjonktürde başarmıştır. Birleşik Kafkasya, yeryüzünün birçok bölgesinde yaşayan “Kuzey Kafkasya dünyası”na yönelik, ortak tarihi mirası geliştirme, parçalanmışlığa son verme, geleceği esas alarak “milletleşme”, kendi gerçekliğini ortaya koyma, gasbedilen hak ve özgürlüklerine sahip çıkma, kendi kaderine belirleme, bağımsız ve egemen ülkeyi el birliğiyle oluşturma, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı kamu düzeni kurma çağrısıdır. Yaralı, yetersizlikler içinde kıvranan, çağın gerektirdiği donanıma sahip olamayan, dertlerden muzdarip insanımıza kendine ait yeni bir dünya öneren konsepttir. Yakındığımız, üzülerek eleştirdirdiğimiz her şey istisnasız biçimde Birleşik Kafkasya’nın somut temellerini oluşturur. “Kuzey Kafkasya dünyası”nın son yüzyılda ağır bedeller ödeyerek yaşadığı tüm tecrübeler; politik, ekonomik, kültürel ve sosyolojik göstergelerin hepsi Birleşik Kafkasya’yı gerekli kılar. Benim düşümdeki Kuzey Kafkasya etnisite, dil veya din farklılıklarına bakılmaksızın anayasal düzeninde gelişmesini yapabilecek, iç huzura kavuşmuş, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi dinamikleriyle kaynaklarını rasyonel biçimde kullanabilecek, yetenek ve kuvvetini “gelecek” denen henüz “yaşanmamış zaman”lara göre de ayarlayabilecek, üreten ve servetini değerlendiren bir refah ülkesidir. Zaman alıcı ve zahmetli olsa da, gücü ve saygınlığıyla dünyada kabul gören bir ülkeyi kuramazsak tarih sahnesinden silinmekten kurtulamayız. “Kuzey Kafkasya dünyası”, tüm trajik geçmişine, taşıdığı gerilimlere rağmen, kendi geleceğini belirleyebilme iradesine ve potansiyeline sahiptir. Zaten hâlihazırdaki tehdit ve tehlikeler de bu kader ortaklığını her zamankinden fazla gerekli kılmaktadır.
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. 

MB/HT/FT (Ajans Kafkas)

“Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” makalesinin* yazarı Stephen Shenfield artan Çerkes milliyetçiliğinin Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısı oluşturduğunu düşünmekte. Shenfield, Çerkeslere yönelik Rus politikasında olumlu bir değişim getirebilecek faktörler üzerine düşüncelerini Circassianworld.com ile paylaştı.

CIRCASSIAN WORLD: Sanırım “Tarihte Katliam” (The Massacre in History. Mark Levene, Penny Roberts, 1999) kitabında yayınlanan “Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” adlı makaleniz “Çerkes soykırımı” hakkında batılı bir yazar tarafından yazılan ilk geniş çalışma. Bu konu hakkında yazmaya nasıl karar verdiniz ve gelecekte benzer çalışmalarınızı görecek miyiz?

STEPHEN SHENFIELD: Öncelikle, Çerkes soykırımı hakkında yazı yazan ilk batılı bilim insanı ben değilim. 1995’te Nationalities Papers gazetesinde bu konuda Willis Brooks tarafından yazılmış çok zengin bir makale yayınlandı. Makalemin 8. notunda bunu kaynak göstermiştim. Belki yıllar içinde dikkatleri daha az çekip unutulmaya yüz tutan çalışmalar da olmuştur. Ancak çeşitli batı dillerini kapsayan geniş çaplı bir çalışma kimin ilk olduğunu belirlememize imkan sağlar.

Çerkes tarihine olan ilgimi haritalara olan sevgim dolayısıyla edindim. Çocukluğumda varlıklarını keşfettiğimden bu yana haritalar hep ilgimi çekmiştir. Brown Üniversitesi’ndeki bir arkadaşım ek iş olarak antikacılıkla ilgileniyordu. Bu çalışmasında çok başarılı değildi ve vazgeçerek elindekileri ucuz bir fiyata satmaya karar verdi. Ondan birkaç tane 18. ve 19. yüzyıla ait Avrupa, Rusya ve Ortadoğu haritası satın aldım.

Bu haritaları incelerken Kafkaslarda bir zamanlar oldukça büyükken gitgide küçülerek sonunda ortadan tamamen kaybolan, Rusya tarafından yutulan Çerkesya denilen bir ülkenin varlığını keşfettim. Daha fazlasını öğrenme merakıyla üniversite kütüphanesinde Çerkesya hakkındaki literatürü araştırdım. Kafkasya’da yolculuk yapmış 19. yüzyıl yazarlarına ait birkaç kitap ve Çerkes tarihçi Trakho’ya ait Rusça yayınlanmış bir kitap buldum. En azından Batı’da neredeyse tamamen unutulmuş olduğu görülen bütün bir tarihsel boyuta tesadüf ettiğimi fark ettim.

Gelecekte benzer çalışmalar planlamıyorum. 2000 yılında Brown Üniversitesi’ni bıraktığımdan bu yana serbest olarak çalışıyorum. New York M.E. Sharpe Yayınevi tarafından basılan dergiler için Rusça’dan akademik metinlerin tercümesini yaparak hayatımı kazanıyorum. Dolayısıyla kendimi derin uzmanlık araştırmalarına adayacak kadar iyi konumda hissetmiyorum. Tarihi uzmanlık açısından bakarsak mesele yok, çünkü sahada çalışan birkaç yeni insan var. ÖzellikleHaziran 2009 da Soykırım Araştırması Dergisi’nde (Journal of Genocide Research) makalesi yayınlanan Southampton Üniversitesi’nden Irma Kreiten’in önemli çalışmasına dikkat çekmek isterim. (‘‘A colonial experiment in cleansing: the Russian conquest of Western Caucasus, 1856-65’’ Irma Kreiten, Journal of Genocide Research, Volume 11, Issue 2 & 3 June 2009 , sayfa 213 – 241)

Dolayısıyla “Çerkes soykırımı” ve genel olarak Çerkes tarihi artık eskisi kadar çok göz ardı edilmiyor. Bu konulara olan ilgiyi uyandırmaya katkı konusunda üzerime düşen görevi yerine getirdiğim için memnunum.

CW: Çerkesler 2014 Soçi Olimpiyatları’nı, anavatanları hakkındaki endişelerini dile getirmek ve bunlara dair Rusya Federasyonu ile diyalog yaratmak için bir platform olarak nasıl kullanabilirler?

SS: Ekonomik duruma bakıldığında gerçekleşmesi kesin olmasa da Olimpiyatlar’ın olacağını varsayarsak ben öncesinde bir çok potansiyel protestocunun göz altına alınacağını ve muazzam sayıda bir polis varlığının eşlik edeceğini düşünüyorum. Ayrıca yurtdışından bilinen Çerkes aktivistlerin ülkeye girmesine izin verilmeyeceğini sanıyorum. Dolayısıyla oyunları bir platform olarak kullanmak olağanüstü zor olacaktır. Birkaç kişi içeri sızabilir ve yaka paça götürülmeden önce kısa bir protesto başlatabilir. Olay medyanın dikkatini çekerse Çerkes davası için küçük çaplı bir tanınma söz konusu olabilir. Ama bunun bir diyalog başlatmada ne işe yarayacağını bilemiyorum.

Diyalog hakkında sorulması gereken ilk soru mümkün olup olmadığıdır, ve eğer mümkünse hangi şartlar altında ve tam olarak kiminle olduğudur. Bir ülkeyle değil ancak belirli insanlarla bir diyaloğa girebilirsiniz.

Terör, baskı  ve yıldırma politikasına bel bağlayan ve başka bir şeyi anlamaktan aciz olanlarla diyaloğun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Putin yönetiminde böyle insanlar hüküm  sürüyordu. Şu anki durumun ne olduğu daha da belirsiz.

Medvedev devlet başkanı olarak yönetimi ele aldığında Putin’le aralarında yetki paylaşımı  konusunda bir anlaşma yaptılar. Rus analizciler bu sistemi tandemokrasi olarak adlandırıyorlar (Tandem çift kişilik bisiklet demektir.) Bu anlaşmanın detayları gizlidir ama “güç yapıları” yani polis, silahlı güçler ve güvenlik kuruluşlarının Putin’in yönetiminde olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor. Oysa Rus anayasası bu yapıları başbakanın değil direkt olarak devlet başkanının idaresi altında konumlandırır.

Dolayısıyla Medvedev “gerçek”  bir devlet başkanı değildir. Giderek gerçek başkan olabilir, ama bu sadece uzun süreli bir güç mücadelesinin sonucunda olabilir. Sadakatine güvenebileceği daha fazla memur atadığında gerçek gücü artacaktır. Ama Putin’in başkanlığa geri dönme tehlikesini önleyebilir mi?

Medvedev Putin’e açıkça meydan okumaktan kaçınmaya çalışsa da, ifade ettiği görüşler açısından bakılınca bu iki insanın politikaya oldukça farklı yaklaşımları olduğu açık. Medvedev daha liberal, açık görüşlü ve yatıştırıcı. Rusya’nın karşılaştığı sorunların derinliğini anlama açısından çok daha ağırbaşlı. Ve yakın zamanda Stalin’in itibarını iade etme girişimlerine muhalefetiyle görüldüğü gibi geçmiş konusunda dürüst olmaya daha eğilimli.

Bu yüzden Medvedev ve yakınları ile verimli bir diyalog şansı olduğunu düşünüyorum. Onunla bağlantısı olan düşünce kuruluşlarıyla temas kurularak bir başlangıç yapılabilir. Şüphesiz ki böyle bir diyalog için çabalayanlar Rus koşullarına göre “saygın” olmalıdır. Dahası Rus Federasyonu’nun toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını sürekli vurgulamaları gerekir.

CW: Rusya Çerkes ulusunun 3 ana hedefini hangi şartlar altında çözmelidir? 1-Soykırımın tanınması, 2-Diaspora’nın yeniden vatandaşlığa alınması, 3-Çerkes grupların Rusya’nın belli bir bölgesinde tekrar birleşmesi.

SS: Soykırım sorusuyla ilgili olarak öncelikle şunu söylemeliyim ki Çar hükümetin Çerkesler’e yaptıklarının soykırım olarak nitelendirilmesi gibi kesin bir sonuca asla varmadım. Her iki kategoriye de girebilecek bir durum olarak addediyorum. Çar hükümeti Çerkesler’i, bu olayın yol açacağı acıları dikkate almaksızın anavatanlarından mümkün olduğunca çabuk çıkartma kararı almıştı, ama son erkek, son kadın, son çocuk kalıncaya dek silip süpürmeye değil.

Böylesine belirsiz bir durumda soykırım meselesini öne sürmek sizi sonsuza dek çözümsüz kalabilecek amaçsız tartışmalara götürür. Bu durumu Rus ve Ukraynalı milliyetçilerin 1930’ların başında Ukrayna’daki kıtlığın bir soykırım olup olmadığı konusundaki tartışmalarında görüyoruz. Bu da bir başka belirsiz durum.

Ben Rus yetkililerinden “soykırım”ın değil de Çar hükümetinin Çerkesler’e zalim, merhametsiz ve adaletsiz davrandığı gerçeğinin tanımalarının talep edilmesini öneririm. Çok fazla Rus’un Rusya’nın yanlış idealize edilmiş imparatorluk imgesine bağlılığını düşündüğümüzde bu kadarı bile kolay olmayacaktır.

Diaspora’nın dönüşü ve Çerkes topraklarının birleştirilmesi daha da zor. Mevcut durumda her birini lağvetmekle ilgili yürütülen resmi kampanya karşısında otonom etnik bölgeleri muhafaza etmek bile oldukça büyük bir başarıdır. Pek çok Buryatlar Doğu Sibirya’da var olan üç bölgelerini birleştirmek istediler. Şu anda sadece bir Buryat bölgesi kaldı çünkü diğer ikisi (Ust Orda ve Aga Buryat) lağvedildi.

Diğer bir problem de nispeten daha liberal düşünceli Rusların bile etnik bölgeleri arkaik (eski) ve özünde ayrımcı olarak görmek eğiliminde olmalarıdır. Etnik grupları “uyduruk” ya da “hayali” topluluklar olarak nitelendiren batılı düşünce bu tutumu daha da meşrulaştırmıştır. Bu duruma belirgin bir örnek de arkadaşım ve meslektaşım Rus Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü yöneticisi Valery Tishkov’dur. Son dönem yazılarında bize “ulusu unutun” çağrısında bulunuyor. Etnik azınlık üyelerine yönelik insan hakları ihlallerine karşı şiddetle savaşıyor ancak etnik toplulukların belirli ortak hakları olan politik aktörler olduğunu kabul etmiyor.

CW: Çerkesler Kafkasya’nın yerli halkı olarak haklarının korunmasına yardımcı olmak ve nihayetinde birleşik bir cumhuriyet oluşturmak için Kafkasya’daki diğer etnik azınlıklarla nasıl ortak bir çalışma yapabilir?

SS: Önemli olan ortak amaçların izinde Kafkasya’nın diğer halklarıyla beraber çalışma olmaksızın hiçbir şeyin başarılamayacağını anlamaktır.

Prensipte Çerkesler’in büyük amaçlarına sempati duymuş olanlar bile (ben dahil) Çerkesler’le Karaçay ve Balkarlar gibi diğer etnik komşular arasında uyuşmazlıkların artmasından kaygılıyız. Bu tip uyuşmazlıklar halihazırda zaten var ve Kafkasya’da yaşayan diğer halklarla net bir anlaşmaya varılmadıkça anavatanına dönen Çerkesler’in sayısı arttığında buna bağlı olarak uyuşmazlık mutlaka daha kötü hale gelecek. Toprakların, suyun, diğer yaşamsal kaynakların kullanım ve tahsisatı, ayrıca politik gücün dağılımı konularında bir anlaşma…

İşte bu nedenle tüm diğer etnik grupları temsil eden kuruluşlarla diyalog en az Rus yetkililerle kurulacak diyalog kadar önemlidir.

CW: Başkan Medvedev’e öğüt verecek olsaydınız Kuzeybatı Kafkasya hakkında hangi politikayı tavsiye ederdiniz ve neden?

SS: Rusya’nın; hayatlarını bölgeyi ve sorunlarını araştırarak geçirmiş, tarihini, dillerini, kültürlerini, ekolojisini, ekonomisini ve daha bir çok şeyini bilen gerçek uzmanlara sahip olduğuna dikkatini çekmek dışında ona nasihat etmeye cüret etmezdim. Medvedev ve çalışma arkadaşlarının onların dediklerini dinlemelerine ve söylediklerine kulak asmalarına izin verelim.

Bu arada ben Kafkaslar konusunda gerçek bir uzman değilim, zaman zaman öyle addedildim ama nedenini en sevdiğim Rus atasözünden aktarayım: Balığın olmadığı yerde kerevite balık derler.

CW: Anavatanda ve dışında artan Çerkes milliyetçiliğinin ışığında Rusya’nın Kuzeybatı Kafkasya konusundaki politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

SS: Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısına yol açtığını düşünüyorum.

CW: Kazak ulusal hareketinin doğuşunu, Çerkesler’in yaşam tarzlarını, geleneklerini ve dillerini korumalarını daha da zorlaştıracak bir tehdit olarak görüyor musunuz?

SS: Kazak kostümleri giyip (aslında Çerkes kostümünden taklit edilmiştir), şarkı söyleyip dans etme boyutunun ötesine geçmedikçe Kazak hareketi bir tehdit değildir. Ancak beyni yıkanmış, örgütlenmiş ve silahlanmış paramiliter bir güç olarak Kazak hareketi Slav olmayan bütün azınlıklar için bir tehdittir, üstelik sadece gelenekleri, dilleri için değil fiziki güvenlikleri ve hatta yaşamları için de bir tehdittir. Ahıska Türkleri’ne yapılan Kazak saldırılarında bunu en bariz haliyle görürüz.

Kazak hareketi ayrıca Çarların yönetiminde Çerkesler’e ve Kafkasya’nın diğer dağlı halklarına yapılan zulüm ve haksız muamelenin tanınması konusunda bir engeldir. Dahası bu zulümleri yapanlar Kazaklar’dı. Kazak mirasına duyulan beyni yıkanmışçasına heyecanlı bir sevgi bağı ile tarihsel gerçeklerin dürüstçe kabul edilmesi halinin birbiriyle nasıl birleştirildiğini anlamak zor.

CW: Merkezden Kuzey Kafkasya’daki Cumhuriyetçi elitlere tahsisat şeklinde yapılan finansal yardımdaki eksik, Kuzey Kafkasya’daki şiddeti arttıracak bir katalizör haline gelebilir. Milliyetçiliğin yükselmesi ve dinsel hararetin bu durumla birleşmesi halinde Rusya’nın Kuzey Kafkasya üzerindeki denetimini imkansızlaştırabileceğini düşünüyor musunuz?

SS: Bunun hemen olacak bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum, ama uzun vadede her şeyin olması mümkün.

CW: Abhazya’nın bağımsızlığı Çerkes düşüncesini hem diaspora ve hem de Kuzey Kafkasya’da nasıl etkiler?

SS: Bilmiyorum. Birşey söylemek için çok erken olabilir. Eğer Abhazya Rusya’nın etki alanı içinde kalırsa, Çerkesler RF çatısı altında hedeflerini gerçekleştirmeye daha çok yönelebilirler, sonucunda bu Rusya politikasının Çerkesler’e bakışında olumlu bir değişime yardımcı olur. Abhaz yetkililer bu süreçte yardım bile edebilirler ve Rusya ile Çerkesler arasında arabuluculuk görevi yapabilirler.

CW: Bugünlerde Rusya’daki Çerkes toplumu Çerkes politik varlığını canlandırmak konusunda gitgide daha kararlı hale geliyor ve Moskova buna sıkı bir şekilde karşı görünüyor. Çerkesler ve Abhazlar davalarının birbiriyle ilişkili olduğunu düşündüğüne göre Rusya içinde artan bu gerilim Moskova hükümetinin Abhazya’dan desteğini çekmesine yol açar mı?

SS: Belki. Ama Kremlin’in Abhazya’ya destek vermesi için başka stratejik ve ekonomik motivasyonları var ve örneğinAbhazya’da artan Rus yatırımı ve askeri yayılmanın bir sonucu olarak bunlar zaman içinde daha da artabilir. Bazı uzmanlar Abhazya’nın tanınmasında ihtiyatlı olunması için bir sebep olarak Çerkes problemine işaret etmiş olsalar da Moskova aynı yolda ilerledi. Demek ki Rusya-Abhazya-Çerkesler üçgeni içinde etkileşimin olumlu neticeler verme olasılığı var.

CW: Abhazya’nın RF’na katılmaktansa bağımsız kalmasının daha akıllıca olduğunu düşünüyor musunuz? Abhazya kendi ayakları üzerinde duran bir devlet oluşturacak kaynaklara sahip mi ya da büyük miktarlarda yabancı kaynak girişine gereksinim duyacak mı?

SS: RF’na katılım, eğer Abhazya RF içindeki etnik ve bölgesel özerkliğe güvenebilseydi akıllıca olurdu, ve son bölgesel-merkez ilişkilerinin merkezileştirilmesi deneyimi bunun aksine işaret etmektedir.

Abhazya’nın kaynak girişine ihtiyacı  olduğunu düşünüyorum, fakat bunun mutlaka dış yardım şeklinde olması gerekmiyor. Turizm, tropik tarım gibi Sovyetler Birliği’ne dahilken uzmanlaştığı alanlardaki kapasitesini canlandırmak için Rusya ya da başka bir yerden gelecek yabancı yatırıma gereksinimi var.

CW: Amerika’da Abhazya ve Güney Osetya’nın herhangi bir zamanda Gürcistan hakimiyetine geri döneceğine gerçekten inanan biri var mı?

SS: “Herhangi bir zaman” uzun bir zamandır. Kuzey Kafkasya’da Rus nüfuzu çökerken eğer Amerika Gürcistan askeri gücünü “Kafkasya’nın İsrail’i” olarak inşa ederse neden olmasın? Ama bugünkü ekonomik iklimde Amerika’nın da dış askeri taahhütlerini kısmak ve küçültmek zorunda kalacağını sanıyorum.

CW: Amerika’nın Abhazya (özellikle) ve G. Osetya’nın (ikinci olarak) tanınmasına ilişkin tutumunu değiştirmesi muhtemel mi?

SS: Bu tutum Amerika’nın Gürcistan’a müttefik devlet olarak sağladığı desteğin devamıdır. Bu tutum ya Amerika’nın masrafları kısması ya da Gürcistan’da bir başka karışıklığın çıkması sonucunda değişebilir. (ya da her iki olasılığın kombinasyonuyla).

CW: Mikheil Saakashvili akıl hocası olarak gördüğü Richard Holbrooke’dan çok şey öğrendiğini açıkça belirtti. Holbrooke uzun zamandır Clintonlar’a yakın olduğuna göre olası muhtemel bir değişiklik meydana gelmeden yönetimi bırakmak zorunda kalabilir mi?

SS: Saakashvili Amerika’da güç kimdeyse ona yağcılık yapacaktır. Amerikan siyasetinde bir değişiklik olursa bu esasen kişiliklerin değil durumların değişmesinden kaynaklanır.

CW: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Amerika, Avrupa Birliği’nin söz konusu iki bölgeye dair tutumu konusunda yapmayı tasarladığının tam tersini yaptı. (Bölgeleri Rusya’yla daha sıkı bağlantılara zorlayarak). Bu politikayı sürdürmenin nasıl mantıklı bir savunması olabilir?

SS: O tutumun tam tersi görünüşte yapılması tasarlanandı. Mantık şu: Saakashvili Kafkasya’daki “adamımız”dır. J.F. Kennedy’nin bir keresinde dediği gibi; “O… çocuğu ama bizim o… çocuğumuz” (eğer hafızam beni yanıltmıyorsa)**. Ve onu mutlu etmek için ne gerekirse yapacağız.

CW: Yıllarca Kafkasya içindeki 3 sıcak bölge (Abhazya, G. Osetya, Nagorno-Karabağ) için tek başına çözüm yolu olmadığı zannedildi. Amerika’da hala üçüne eşit şekilde davranılması gerektiği mi düşünülüyor? Abhazya ve G. Osetya’nın Gürcistan hakimiyetine geri dönmesi mümkün olmadığına göre bu durum Karabağ’ı nasıl etkiler?

SS: Amerika’nın muhtelif çatışmalara karşı politikasının tutarlılığı konusunu gerçekten çok fazla umursadığını düşünmüyorum. Aksi takdirde Kosova’yı neden tanıdı? Karabağ bir yandan Azerbaycan petrolü diğer yandan da yerel Ermeni lobisi nedeniyle Amerika için bir baş belasıdır. Belki de Türkiye onlar adına bu sorunu çözer?


(Kasım 2009)
(http://www.circassianworld.com/new/interview/1401-interview-s-shenfield-november-2009.html)
(Not: Bu yazıda ifade edilen görüşler yazarın kendisine aittir ve Circassian World’ün görüşlerini yansıtmayabilir. CW)

Çeviri: Serap Canbek
RF: Rusya Federasyonu

* Makale, gazetemizde Jade Cemre Erciyes çevirisi ile yayınlanmıştı. (Temmuz’2007)
The Circassian “genocide” is no longer as badly neglected as it was. – An interview with Stephen Shenfield
** “O bir o.. çocuğu. Ama o bizim o… çocuğumuz." (ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in (1933-1945), Nikaragua Diktatörü Somoza için söylediği söz.

Stephen D. Shenfield
İlk olarak matematik eğitimi aldığı Britanyalıdır. 1970’lerde Devlet İstatistik Servisi’nde çalıştı. Daha sonra Sovyetler üzerine araştırmalar yaparak Birmingham Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı. 1990’larda Brown Üniversitesi Watson Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olarak görev yapmak üzere Amerika’ya gitti, ayrıca üniversitenin Uluslararası İlişkiler Programı’nda dersler verdi.
2000’den bu yana serbest tercüman ve yazardır. Rusyanın sorunlarına ilişkin bir e-posta dizini olan ‘Johnson’s Russia List’ için ‘Araştırma ve Analitiz Desteği’ hazırlamaktadır. (Son sayılardaki arşivi görmek için: http://www.cdi.org/russia/johnson/jrl-ras.cfm)

İki kitabı vardır.
-Nükleer İkilem: Sovyet İdeolojisi Üzerine İncelemeler (Routledge Yayınevi, 1987)
-Rus Faşizmi: Gelenekler, Eğilimler, Akımlar (M.E. Sharpe Yayınevi, 2001)

Ayrıca pek çok makalenin ve kitap bölümlerinin de yazarıdır. (Politik ve ekonomik konulardaki makalelerinin koleksiyonunu görmek için: http://www.scribd.com/doc/16325984/World-Socialism-40)

Kaynak: Jıneps Aralık 2009

Page 1 of 14

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Dünya Anadil Günü Kutlu olsun #21ŞubatDünyaAnaDilGünü https://t.co/efJvKZ4mWC https://t.co/zWIe3wDT3P
RT @AdigeGorer: Diyasporaya,Kafkasya ve Orta Doğu'da Çerkesler. https://t.co/H28ukEGnrE
#SOSRUKO Çerkeslerin mitolojik kahramanı Sosruko 'mobil oyun' olarak uyarlanmış :) #sosruko #clashofsosruko
RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler