Nature Communications dergisinde yayınlanan makaleye göre, Kafkasya’nın eski halklarıyla ilgili ilk geniş kapsamlı 'nüfus sayımını' yapan paleogenetik uzmanları, bu halkların göç geçmişini ortaya çıkardı ve beklenmedik bir şekilde günümüz Amerika, Sibirya ve Güney Avrupa topraklarındaki akrabalarını buldu.

Berlin Arkeoloji Enstitüsü'nden Sabina Reinhold, bulgularını şöyle özetledi:
"Günümüzden 2-3 bin yıl önce Kuzey Kafkasya'daki bütün halkların kültürleri farklı olsa da genetik olarak birbirlerine çok benzediklerini açığa çıkardık. Anlaşılan bu sırada kültürel ortaklıkları onlar için kan bağlarından daha önemliydi".

KAFKASYA'DA YAŞAYAN HALKLAR 8 BİN YIL ÖNCE BÖLGEYE GELDİLER'

Arkeologlar, günümüzde Kafkasya'da yaşayan halkların atalarının bu bölgeye yaklaşık 8 ila 5 bin yıl önce geldiklerini düşünüyor. Bu bölge oldukça uzun bir süre kavimler göçünün ana yollarından biri olmanın yanı sıra Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinin günümüzdeki sakinlerinin ataları için de ‘Avrupa'ya açılan pencere' idi.

Bu nedenle genetikçiler uzun zamandan beri Kafkas halklarının genetik haritalarında bu göçlerin izini bulmanın mümkün olacağını düşünüyordu. Bu görüşe göre, bazı durumlarda kültürel gelenekler zamanla çok büyük farklılıklar göstermesine rağmen, halkların genlerinde bu tarih yansımış olmalıydı. Bu çerçevede Danimarkalı bilim insanları Güney Kafkasya'nın diğer halklarıyla Ermenilerin atalarının aslında hemen hiç değişmemiş olduklarını da kanıtlamışlardı.

Reinhold ve Rusya'nın önde gelen palegenetik uzmanlarının da aralarında bulunduğu meslektaşları, günümüzden yaklaşık olarak 6 ila 3 bin yıl önce bu bölgede yaşayan dört düzine çiftçi ve avcı-toplayıcının genlerini analiz ederek, Kuzey Kafkasya halklarını Avrupa ve Asya'nın eski insanlarından muhtelif gruplarla ilişkilendiren son derece ilginç ve beklenmedik gizemleri açığa çıkardı.
Farklı tarihi dönemlerde dağlarda yaşayan insanların aralarındaki akrabalık bağlarının izini süren Reinhold ve meslektaşları, Kafkasya'nın eski sakinlerini göçe neyin sevk ettiğini ve Rusya ve komşu cumhuriyetlerin günümüzdeki sakinlerinin DNA'larında ne tür izlerin kalmış olabileceğini anlamayı umut ediyorlardı.

Bu karşılaştırmalar bir takım beklenmedik sonuçlar ortaya koydu. Örneğin, Rusyalı ve başka ülkelerden bilim insanları, taş devrinde Kafkasya halkları arasındaki genetik ‘sınırın' bugün olduğu gibi yüksek dağ sırtlarında değil, Rusya stepleriyle Kafkasya ekosistemini ayıran bir hat boyunca yattığını ortaya çıkardı.

Bunun sonucu olarak Kuzey Kafkasya'da yaşayan ve arkeologların birbirlerine yabancı saydığı birçok halk, aslında yakın akrabaydı. Ayrıca bu hat boyunca yaşayan halklar birbirleriyle neredeyse hiç temas kurmuyordu, ancak dağların diğer tarafında yaşayan çok uzak insan gruplarıyla ilişki içindeydi.

MAYKOP KÜLTÜRÜ

Örneğin, Bronz Çağı'nın başında kuzeybatı Kafkasya'ya yayıldığı düşünülen ünlü Maykop kültürü, buraya, arkeologların bu güne kadar sandığı gibi Mezopotamya'dan gelmemişti. Onlar aslında Avrasya'nın güney halklarıyla ilişkisi olmayan yerel, özgün bir gruptu. Daha ilginci, bunların DNA'larında, Kızılderililerin ve Sibirya'nın günümüzdeki halklarının atalarıyla bağlarını gösteren izler vardı.

Benzer bir şekilde, Kafkasya'nın doğu kıyılarında yaşayan Yamnaya kültürü de, Avrupa'nın eski güney ve güneydoğu halkları ve onların günümüzdeki temsilcileriyle genetik olarak akrabaydı.
Araştırmacılara göre, Bronz Çağı'nın başında güney Rusya ile Avrupa arasındaki benzer temaslar, Avrasya'nın eski sakinleri arasındaki ticari vb. zincirin sanıldığından çok daha uzun olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca, arkeologların görüşünün tersine, Kafkasya'nın bu sırada halkların göçü önünde aşılmaz bir engel olmadığı da ortaya çıkıyor.

''ANADOLU' DİLİ GRUPTAN AYRILAN İLK DİL'

Reinhold ve meslektaşlarına göre Yamnaya kültürünün temsilcileri, günümüz Avrupa halklarının ‘ataları' ve Kafkas halkları arasındaki temasları keşfetmiş olmaları, tarihsel açıdan en ilgi çekici buluş niteliğinde.

Bu ilişkiler, Hint-Avrupa dillerinin doğuşuna dair ‘Hazar' teorisini güçlendiriyor ve bu ilk dilin anavatanının Kafkasya'nın daha güneyinde olabileceğini gösteriyor. Bu da, bu dillerin ortak atalarının günümüzdeki Türkiye topraklarında ortaya çıktığını ileri süren ‘Anadolu' hipotezini kabul etmeye olanak sağlıyor.

Bilim insanlarının vardığı sonuca göre, ‘Anadolu' dili, daha Yamnaya kültürünün ataları kuzeye hareket etmeye başlamadan bu gruptan ilk ayrılan dil oldu.

Kaynak: tr.sputniknews.com

Araftaki Kafkasya

Ocak 27, 2019

Araftaki KafkasyaKafkas halkının özgürlük savaşları, jeo-politik konumu nedeniyle her zaman uluslararası politikaların odak noktası olmuştur. XIX. yüzyılda ise Kafkasya yalnızca bölge güçleri olan Rusya, İran ve Osmanlı Devleti arasında değil o zamanki dünyanın sömürgeci güçleri olan İngiltere ve Fransa arasında da ‘Çerkes meselesi’ adı ile devleteler arası askeri ve siyasi çıkarlar çatışmalarında kilit bir rol

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59) Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Bugünkü az bilinirliklerine rağmen Çerkesler askeri canlılıkları, fiziksel görünümleri ve Rus işgallerine karşı gösterdikleri dirençle ün kazanmıştır.

XIX. Yüzyılda, ``Çerkesliği tanıtma(1)`` düşüncesi, Doğu Karadeniz`deki Dağlılara derin hayranlık beslediklerini dile getiren yazarların yaşadığı Avrupa`dan, Kuzey Amerika`ya kadar yayıldı.

Önde gelen antropologlar; Çerkesler`in beden(özellikler)ini, insan formunun yüksek noktalarından biri olarak saymaktaydılar. Organizatörler ve pazarlamacılar çılgınca ``Çerkes güzelleri`` topluluğu yaratarak, sirklerde gösteriler verdirdi.

Kendi dağlık, izole ve engebeli toprakları(Çerkesya)nın varlığına rağmen Çerkesler, daha geniş bir dünyaya entegre edilmişlerdir.

Karadeniz`de geniş bir kıyı şeridine bitişik olan Çerkesya, eski çağlardan beri birçok tüccar, Yunan dünyası ve ötesinden (farklı ülkelerden Ç.N.) yerleşimcileri, kendisine çekmeyi başarmıştı.

Orta Çağ`ın sonları ve modern zamanın başlarına kadar, Çerkes kıyıları, Ceneviz tüccarlarının ortak yeri haline gelmiştir. Politik olarak bu bölgelerde Çerkesler -istikrarlı biçimde yaşatabilecekleri- kendi devletlerini kuramadılar ve burada politika, durgun bir su olarak tasvir edildi.

Memlük İmparatorluğu

Oysa onlar 1382 – 1517`deki Mısır`ın Memlük İmparatorluğu`nda –kurdukları- devletlerinin önemli erklerinde üstlendikleri görev ve sorumlulukları sebebiyle (yöneticiliğe ve politikaya) hiç de yabancı değillerdi(2).

Osmanlılar`a karşı alınan ağır yenilgiden sonra bile Çerkesler, Mısır`ın siyasi seçkinlerini oluşturmayı sürdürdü. Görünürde güçleri bitmiş görünse bile Muhammed Ali, Memlüklerin çoğunu katletti.

Kadir Natho`nun Çerkes Tarihi`nde savunduğu gibi Çerkesler, hala Mısır`da askeri ve idari pozisyonlarını korumayı başarabildiler. Bu darbenin izleri Kuzey Afrika`da halen görülür. Kaddafi`nin gücü 2011`de sendelerken, onun ajanları Libya`daki rejimi tekrardan ayağa kaldırmak için Misrata Çerkes topluluğunun kalıntılarına kadar ulaştı.

Çerkesler`in güzellik ve cesaretlerine olan hayranlık, Batı`da, Aydınlanma (The Enlightenment) Döneminde çok yaygındı. Voltaire; Çerkesler`in alımlı insanlar olmalarını, çiçek virüsü taşıyan bebeklere yaptıkları aşılar arasında bir bağlantı kurar.

Çerkes Kadını

On dokuzuncu yüzyılda, fiziksel antropolojinin kurucusu olan Johann Friedrich Blumenbach, ``Kafkas ırkı`` kavramını önerirken, kısmen Çerkesler`i referans almıştır. Aynı zamanda Kafkasya halklarının; özellikle de Çerkesler ve Gürcülerin yaratılışlarından bu yana diğerlerine göre daha az dejenere olduklarını düşünmüştür. Eski antropolojistler de Çerkesler ve Avrupalılar arasında ortak bir ırk kategorisinin olduğunu iddia ederek kendilerini yüceltmeye çalıştılar.

İngilizler; Çerkesler`le müttefik olunca, Rus İmparatorluğuna karşı; İngilizce konuşan –batıda ki - Çerkes Sempatizanları dünyası`nda Kırım Savaşı`nın (1853-1856) çıkacağı söylentileri başladı. Ancak bazı yazılar bu tutumun derin köklere sahip olduğunu göstermektedir. Adige halkına duyulan saygı ve hayranlığın en önemli sebebi, onları hor gören, Rus ve Asyalı doğu imparatorluklarına karşı büyük direniş gösteren bağımsız dağlılar olarak anılmalarıydı.

Çerkeslere gösterilen saygı, normların da ötesine geçti. Örneğin; Edmund Spencer`ın 1836 yılında kaleme aldığı ``Çerkesya ve Kırım Tataristan`ına Seyahat`` yapıtını göz önüne alırsak:

``Ayrıca Çerkesler`in ilk kez Ruslarla dostça karşılaştığı şartlarda şu –net olarak- görüldü ki; hem fiziksel görünüm, hem de ahlaki ifade olarak, iki tarz insan arasında çarpıcı bir tezat olduğunu düşün(me)mek imkansızdır. (3) Biri simetrik formlarla ve klasik özelliklerle Yunanistan`ın nefes alan ölümsüz heykelleri gibidir; diğeri ise kaba görünümlü, kısa boylu fakat çakı gibi, kalitesiz bir ırk olarak gösterilirdi. Ancak fiziksel hatların çizimi, biraz daha geniş olsaydı daha ahlaki olabilirdi. Dağlı kanatlanmış bir kartal olarak, sanki gururla bağımsızlığının bilinci içerisindeymiş gibi korkusuz ve özgüvenli bir biçimde tasvir edilirdi…(sayfa 291)

Çerkesler`in güzellikleriyle ilgili şöhreti ve dış politikada ellerinde bulundurdukları güç, Orta Doğu`daki politik ekonominin meraklı birimlerinden kaynaklanıyordu.

Çerkesler, Doğu Akdeniz dünyasına elit köle sağlamak konusunda uzmanlaşmışlardı. Memlükler kelimenin tam anlamıyla elit köleler olarak esaret altına alınan kişilerdi, ancak sonrasında işler tersine döndü ve devlet içindeki güçlerini arttırdılar ve önemli noktalara geldiler. Bundan sonra da kendi anavatanlarından yerlerini doldurmaları için yeni köleler getirtmeye devam ettiler.

Çerkesler; Müslüman dünyasında sadece Memlük askerleri sebebiyle dominant olmadı. Aynı zamanda Mısır`da uzun süre baskın bir grup oluşturdular.

Özellikle Osmanlı Devleti`nde, Çerkes kadınları, yüksek statülü köleler olarak ünlendi. Pek tabii ki birçoğu da yüksek mevkilere ulaşamadı ve acı çekmeye mahkum bırakıldı; ama birçok Çerkes kadını da politik gücün merkezlerinden birinde imparatorluk hareminde yer aldı. Oğulları olan sultanlar önemli haklar elde ettiler. Dahası; seçkin Çerkes eşler, imparatorluk aileleriyle de sınırlı değildi.

Reina Lewis`in bir yazısına göre; ``1870`de İstanbul`daki İngiliz büyükelçisi Sir Henry Elliot, vezirin ve birçok önemli yetkilinin Çerkes olan eşlerinin, eski köleler olmasıyla bu durumun üstünün kapatılmasının ne kadar uygunsuz ve duyarsız bir davranış olacağının farkına vardı.`` (sayfa 132)

Çerkesya`nın köle ticaretindeki aktif rolünün nedenleri tartışılıyor. Bazı yazarlar, ailelerin yoksulluk, kalabalık nüfus ve sınıf ayrımları nedeniyle çocuklarını satmak zorunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Ticaretin büyük ölçüde gönüllü olduğunu savunan bir karşıt görüş: ``Bu hizmetçi hanımlar nadiren zorla alıkoyulur, bunun aksine çoğunlukla kendi istekleriyle devlet hizmetine girmeyi tercih ederlerdi. Birinci sınıf, dillere destan güzellik de, zenginlik ve lüks içindeki masalsı haremlerden etkilendikleri`` söylenir.

Tarihçi Charles King, Karadeniz`in ilgi çekici tarihinde, bir nakliye gemisinde, Rus savaş gemisince yakalanan altı köle kadının, serbest kalmayı reddederek, İstanbul`daki köle pazarlarına ulaşarak, kendi şanslarını denemeyi istediklerini yazıyordu.(sayfa 118)

Köle ticaretindeki itici faktörler ne olursa olsun köle ticareti Çerkesya`daki sosyal ilişkileri derinden etkiledi. İngiliz yazar John Longwort`a göre, Çerkesler`de bir yıl -1840- piyasa değeri arsızca çok yüksek fiyatlar biçildi.

Bu insanların(köle tüccarlarının) değerlerini tartıştıklarını veya kaç cüzdan değerinde olduklarıyla ilgili konuşmaları duysaydınız bir sığır hakkında pazarlık yaptıklarını sanabilirdiniz.

Çerkesler`in kendilerine özgün bazı kavramları vardır: erkek ve kadınların özellikleri açısından kendilerine özgün bir değere sahiptirler…ve güzellikleri sebebiyle değerlerinden on kat daha fazla paha biçilmesi, belki bir teselli olarak kabul edilebilir…

Çerkes kadını basmakalıp olarak, güzel, koyu ve gür saçlı; pürüzsüz ve soluk bir tene sahip olarak tasvir edilir. Bunun sonucunda birçok Çerkes adı taşıyan, saç ve cilt bakım ürünü markası Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`nde yaygın hale geldi.

Bu tür çağrışımlardan dolayı bir Çerkes yemeği olmamasına rağmen; yumuşaklığı ve hafif rengi dolayısıyla ``Çerkes Tavuğu`` ismini almış bir yemek bile vardır.

1800`lerin sonlarında Birleşik Devletler`de Kafkasyalı olmamalarına rağmen sirklerde özel bakım yapılmış kadınlar ``Çerkes Güzelleri`` ismiyle performans sergiliyorlardı.

Çerkes Güzelleri
Charles King, Phineas T. Barnum, Amerikan popüler kültüründe Çerkesleri tanımlayarak kredi kazandığını belirtmiştir.(Özgürlüğün Hayaletleri, sayfa 138-140)

``Kraliyet şovlarının cazibesi öncelikle erotik olmalarında saklıydı ve sözde -Çerkes güzelleri köle pazarlarında yaşadıkları zorlukları ve geçtikleri sınavları anlatıyorlardı.`` Saç stillerinin kökeni belli değildir. King; ya Kafkasya erkekleri tarafından kullanılan eski, uzun, soluk şapkalardan ya da Afrikanvarileşme (böylece daha seksi bir hale getirilmiştir) girişiminden türemiş olabileceğini öne sürmüştür. Açık olan şu ki Çerkes temaları kullanan Batılı pazarlamacıların ne sattıkları hakkında en ufak fikri bile yoktur.

Çerkes Dansı

Doğuştan gelen fiziksel özelliklerin yanı sıra, duruşları ve bıraktıkları güzel itibar da Çerkesler`in dışarıdan görünümlerini etkilemiştir. İnternet üzerindeki sayısız görüntüde de görebileceğimiz üzere Çerkes dansçılar dans ederken vücutlarını dikkat çekici bir biçimde dik tutuyorlar.

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59)

Circassian grafik

Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Grafik sanatçıları da aynı zamanda Çerkes tema ve motiflerini geliştirmektedir. Bu durum Çerkesler`in, Batı dünyasının Soçi Olimpiyatları`na olan yaklaşımlarında daha bilinçli hareket edip etmeyeceğini görmek açısından güzel bir fırsat olacak.

King Charles. Özgürlüğün Hayaletleri: Kafkas Tarihçesi. Oxford, 2008. Pp. 138-140.
King Charles. Karadeniz: Tarih. Oxford, 2004
Lewis, Reina. Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi. I. B, Toros, 2004
Natho, Kadir. Çerkes Tarihi. Xlibris, 2010

ÇEVİRENİN NOTLARI:
(1) ``Circassophilia`` çok özel bir sözcük olarak yazar tarafından kullanıldığını görmekteyiz. Çerkesçe`de Adigağe ya da Adigaghe olarak adlandırabileceğimiz, tam karşılığı olarak ``Çerkeslik`` olan sözcük, uluslarası toplumda, dünyanın her yerinde Çerkes güzellikleri ile Çerkesler`in uygarlığa ve yaşadıkları çağa katkılarını içermekte ve bazı Batılı önde gelen bilim adamı, gezgin, subay ve politikacıların, misyon olarak bunun tanıtımına öncü olmalarını anlatmaktadır. Burada sadece tanıtma değil, XIX. yy`da Çerkesler`in unutulmaya ve biraz da kaybolmaya yüz tutmuş özelliklerini, değerlerini yaşatma ve canlandırmayı amaçladıkları anlatılmaktadır.
(2) Mısır Memluk devletinin bu yıllarında Çerkesler ülkenin yönetici ve savaşçı elitlerini oluşturmaktaydılar. Ülkenin sınırları bir yerde Libya, diğer tarafta Sudan, öbür tarafta Arap yarımadası ile Anadolu`da Adana, Urfa, Antep illerini dahi içine alacak kadar geniş bir alana sahipti. 1500`lü yıllarda Yavuz Sultan Selim önderliğinde gerçekleşen Mısır seferlerinde Osmanlı`ya karşı yenilen Çerkesler büyük katliamlara uğratıldıysalar da, Yenilen yönetici elitlerin karşısında duran rakip Çerkes grupları, Sultan Selim tarafından bu kez Osmanlı adına bu geniş ülkeye atandılar. Çerkesler Osmanlı idaresini temsilen daha 300 yıldan uzun bir süre, bugün ondört ülkeyi içine alacak kadar geniş bu alanları yönettikleri gibi etki sahaları Akdeniz`in tüm doğusunda ve hatta Hint Okyanusunda da hissedile geldi. Hatta XV.yy.`da ki Batılı seyyahlar tarafından yürütülen Keşifler çağının bir müsebbibi de Mısırlı Çerkesler olmuşlardır.
(3) Yazar ``düşünmek`` demiştir. Ancak ``düşünmemek`` olmalıdır. İki halktan tipler arasında açık bir karşıtlık olduğuna vurgu yapılmaktadır.
(4) Burada yazar, 1840 yılında Çerkes köle fiyatlarında köle ticaretini elde tutanların yaptıkları fahiş fiyat belirlemelerini anlatmak istiyor. O dönemde Çerkes kölelere karşı piyasada talep patlaması olmasının, kulaktan kulağa yayılan bir kendiliğinden propagandanın açık etkilerine işaret etmektedir. Bu konuda bazı tarihçilerin Çerkes köle ticareti ile uğraşan Ubıhlar`ın savaş esirleri olarak topladıkları köleleri, uzun süreli eğitime tabi tuttukları, onlara kendilerindenmiş gibi çok iyi baktıklarını, morali düzgün, sağlıklı görünüme sahip kölelerin de köle pazarlarında yüksek fiyatlarla satıldıklarını belirtirler.

Kaynak: geocurrents.info/place/russia-ukraine-and-caucasus linkten alınarak çevrilmiştir.
Martin W. Lewis - Coğrafya Profösörü
30, Ocak 2012
Çeviren: Semih Hazar Akgün

Cherkesia.net

Kafkasların Sovyet saldırılarına gösterdiği dirençte hatırı sayılır etkisi olan Kabardey atlarının neslinin yok olmaktan kurtarılıp popülasyonunun yeniden artmaya başladığı belirlendi. 

Kabardey atının gücü ve dayanıklılığı, 1800'lerde Kafkasya'nın yüksek dağlarında Rus İmparatorluğu kuvvetleriyle savaşan Çerkes savaşçılarını taşırken efsaneydi. Ancak, SSCB 1991'de çökerken neredeyse yokolma tehlikesi ile karşılaşan atlar korkunç bir durumdaydı. Şimdi, at yetiştiricileri ve hayvan kayıtları, Kabardey'in kendi bölgesinde efsane atlarının yeniden dirildiğini ve uzak ahırlarda geliştiğini göstermektedir. Kabardey atları yetiştiren, eğiten ve yarışan Pawel Krawczyk, RFE / RL 'ye verdiği demeçte, "Sovyetler Birliği' nin çöküşünde türün neslinin tükenmeye yakın olduğu görülüyor." dedi.

Sovyetler ve ardından Rus ıslah programlarının kaosun ortasında parçalandığı gibi, yüzlerce Kabardey atı nüfusu azalma tehlikesi geçirdi. Kabardey atı - genellikle tamamen siyah, koyu veya gri olan sağlam, orta büyüklükte bir at - en azından 1500'lerden bu yana dağlık kuzey Kafkasya'daki Çerkes kabileleri tarafından yetiştirildi. Hayvan, zekası ve itaatinin yanı sıra sert koşullara ve neredeyse eşsiz dayanıklılığa dayanma kabiliyeti ile ünlüdür.

Dar dağ geçitleri ve soğuk havalardaki çevikliği ve cinsi 18. ve 19. yüzyıllarda Kafkasya'nın kontrolü için İmparatorluk Rusyası'nın saldırılarına karşı Çerkes direnişini paha biçilemez bir hale getirdi.

Rus-Çerkes Savaşı sırasındaki bir Habsburg subayı tarafından yapılan açıklamada, düşman prenslerinin Kuban bölgesindeki bir baskından 14 saat önce "160 verst" veya yaklaşık 170 kilometre yol sürdüğü açıklandı. Memur FF Turnau, "Sadece [Kabardey] atı bunu yapabilirdi" dedi.

Kabardey atları pek çok askeri operasyonda çarlık orduları tarafından kullanıldı ve imparatorluk doğuya ve güneye doğru genişledikçe cins, Rusya'nın geniş sınırları boyunca Kazaklar tarafından tercih edildi.
Hayvanlar, 18. yüzyılda Polonya'nın bölünmesinde de rol oynadı .

Efsanevi özellikleri olan Kabardey atının ırkı SSCB'nin ardından özellikle at meraklıları için endişe verici biçimde kaybolmaya yüz tuttu.
“Bu atlarla ilgili olarak diğer atların sahip olmadığı özel bir şey var - bunun korunması gerekiyor.”
Kabardey atının yetiştiricilerin çabaları, şu anda yaklaşık 400 hayvanın bulunduğu Almanya'daki Kabardey atları ile ilgilenen bir merkezinde devam ediyor. Genellikle binicilik, turizm ve dayanıklılık yarışları için kullanılıyorlar.

Kabardey atları Arap atlarıyla takdire şayan bir şekilde rekabet ediyorlar.

Kabardey atları Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, Slovakya, İspanya ve İsviçre'de küçük sürüler halinde ortaya çıkmaya başladı.

'Özgürlüğümüzün Sembolü'

Ancak en önemlisi, yetiştiriciler, Kabardey at popülasyonunun, Gürcistan'ı çevreleyen ve yaklaşık yarım milyon insanın yanı sıra düzinelerce göl ve nehirlere ev sahipliği yapan küçük bir kayalık, yemyeşil toprak parçası olan Kabardino-Balkarya anavatanlarında canlandırılması gerektiğini söylüyorlar. .

Kafkasyalı bir siyaset analisti olan İslam Tekushev, hayvanlar “özgürlüğümüzün güçlü bir sembolü” diyor. "Kabardey atı kimliğimizin ayrılmaz bir parçası ve yüzyıllar boyunca Çerkes tarihinde önemli bir rol oynadı."

Çok sayıda zengin insan, oligarş, işadamının Kabardey atları besledi ve yüzlerce Kabardey sürüsünü ellerinde tuttuğu öne sürülüyor.

Kabardey atı ırkının şu anki sayılarının Kafkasya'da 10 bin ila 12 bin arasında olduğu öne sürülüyor.

Kaynak: dunyabulteni.net

Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Page 1 of 33

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Dünya Anadil Günü Kutlu olsun #21ŞubatDünyaAnaDilGünü https://t.co/efJvKZ4mWC https://t.co/zWIe3wDT3P
RT @AdigeGorer: Diyasporaya,Kafkasya ve Orta Doğu'da Çerkesler. https://t.co/H28ukEGnrE
#SOSRUKO Çerkeslerin mitolojik kahramanı Sosruko 'mobil oyun' olarak uyarlanmış :) #sosruko #clashofsosruko
RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler