Ruslar XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kırım Savaşı ile hem Balkanlar ve hem de Kafkasları kontrolleri altına almak istedi. Başlarda kendilerine direnen Çeçen halkının, Şeyh Şamil’in düşüşünden sonra direncinin kırılması, Rusların Kafkasları istila edebilmesinin önünü açtı. Ruslar Kafkasya’yı imparatorluklarının tabii bir parçası haline getirmek istiyorlardı ancak bu işgal başarılı olmuş olsa da Kafkas halkları “büyük Rus ulusu” için bir tehditti. Bu sebeple Müslüman Kafkas halklarının bu topraklardan göç ettirilmesi için her türlü yola başvuruldu. Neticede 1860’lardan itibaren Kafkas ahalisi Anadolu’ya akınlar halinde göç etmeye başladı. 1876’ya kadar Kafkaslardan Anadolu’ya göç edenlerin sayısı için 600,000 ile 2,000,000 arasında farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. 1877-78’de gerçekleşen 93 Harbi de yine Kafkasya’dan toplu bir göç hareketine sebebiyet verdi. 1877-1900 yılları arasında göç edenlerin sayısı ise 300,000 olarak verilmektedir.

93 Harbi esnasında Balkanlar ve Kafkaslardan göç eden muhacirlerinin iaşelerinin sağlanması ve uygun yerlere gönderilip yerleştirilmelerini Muhacirin Komisyonu sağlamaktaydı. Özellikle İstanbul’da yoğunlaşan muhacirler arasında Kuzey Kafkasya’nın Tatar, Dağıstanlı ve Nogay halklarının yanında Çerkesler de vardı. Genellikle İstanbul’a deniz yolu ile gelen muhacirler yine deniz yolu ile iskân edilecekleri yerlere gönderilmekteydi. Mersin, İskenderun, Sinop ve Samsun muhacirlerin sevk edildiği büyük merkezlerdendi. Bunların yanında Çerkeslerden bir kısım ahali Filistin’e gönderildi. Deniz yolu ile Hayfa ve Yafa iskelelerinden buraya gönderilenler olduğu gibi kara yolu ile gidenler de vardı. Filistin’e gönderilen Çerkesler Akka Sancağı’na bağlı yerlerde iskân edildi. Aynı zamanda Filistin’e yakın olan Şam ve civarı ile Belka Sancağı (Ürdün)’da önemli sayıda Çerkes muhacirin yerleştirildikleri yerlerdendi.

Filistin’deki Çerkes Köyleri

Gâbe Köyü’nün Mevkii – 1899 (Gâbe Köyü günümüzde mevcut değildir)
Gâbe Köyü’nün Mevkii – 1899 (Gâbe Köyü günümüzde mevcut değildir)

Akka’da Çerkeslerin yerleştirildikleri üç köy vardır. Bunlar Kefr-Kama, Reyhaniye ve Gâbiye (Gâbe) köyleri. Kefr-Kama ile Reyhaniye köyleri 93 Harbi sonrasında kabul ettiği Çerkes nüfusa günümüzde dahi halen ev sahipliği yapmaktadır. Ancak Gâbe’ye yerleştirilen Çerkesler kısa bir süre sonra Suriye Vilayeti’ndeki Salt Kazası, Amman ve Vadiü’s-Seyr’e gönderildi. Çünkü buraya yerleştirilmiş olan 1950 kişilik Çerkes nüfusun neredeyse tamamı, kısa zaman içinde çeşitli hastalıklardan dolayı hayatlarını kaybetmiş ve 150 kişiye düşmüştü. Gâbe Çerkeslerinin buraya ne zaman yerleştirildiği kesin olarak bilinmese de 1884 tarihine ait Suriye Salnamesi’ndeki bir istatistiğe göre sayıları 369 idi. Bu Çerkeslerin 1889’da buradan gönderildiklerinde sayılarının 150 olduğu göz önünde bulundurulursa beş sene içinde yaklaşık 250 kişi hayatını kaybetmişti.

 

Kefr-Kama Köyü’nün Mevkii – 1918
Kefr-Kama Köyü’nün Mevkii – 1918

Kefr-Kama ve Reyhaniye Çerkesleri 1880’lerin ilk yıllarında iskân edilmişti. Yine Suriye Salnamesi’ndeki istatistiğe göre 1884’te Kefr-Kama’da 449, Reyhaniye’de ise yaklaşık 150 Çerkes vardı. Çerkesler bu bölgeye yerleştirilirken kendilerine devlet arazileri tahsis edilip tarımla uğraşmaları beklenmişti. Bu dönem aynı zamanda Yahudilerin Filistin’e akınlar halinde göç ettikleri zamana rast gelmişti. Filistin’e yerleştirilen Müslüman muhacirlerden bazılarına verilmiş olan toprakların bir şekilde Yahudilerin eline geçmesine karşı devlet, kendilerine verilen toprağın yirmi sene içinde hiç kimseye satılamayacağı yönünde bir yasak getirdi. Filistin’deki Çerkesler de bu yasak kapsamındaydı. Böylece bu toprakların Yahudilerin eline geçmesi engellenmek istendi ve aynı zamanda muhacirlerin buralardan göçmeyerek yerleşik halde kalmaları temin edilmiş oldu.

 

Reyhaniye ve Kefr Kama Köylerinin Mevkileri – Günümüz
Reyhaniye ve Kefr Kama Köylerinin Mevkileri – Günümüz

İsrail Çerkesleri
Günümüz İsrail sınırları içinde bulunan iki Çerkes köyünden biri olan Kefr-Kama’da yaşayanların neredeyse tümü Çerkes. Reyhaniye Köyü’nün ise %85 kadarı Çerkeslerden diğer kısmı ise Araplardan oluşuyor. Bu iki köyde yaşayan Çerkeslerin nüfusu İsrail resmi rakamlarına göre 4,500’dür. Bu nüfusun büyük çoğunluğu Kefr-Kama Köyü’nde yaşamaktadır. (Tahminen Kefr-Kama’da 3,500 Çerkes, Reyhaniye’de ise 1,000 Çerkes nüfus bulunur.) Bu Çerkeslerin %70 kadarı Şapsığ, diğer kısmı ise Abzah, Hatıkoy, Bjeduğ ve Kabartay boylarından gelmektedir.

Kefr-Kama günümüzde belediye statüsü kazanmış bir yerleşim yeridir. Belediyesi olan diğer köylerle aynı statüde görülen Kefr-Kama Çerkesleri herhangi bir ayrımcılığa tabi tutulmadıklarını ve merkezin kendilerine eşit bir şekilde muamele gösterdiğini ifade ediyor. İsrail Devleti Çerkesleri kendi kimlikleri ile resmi olarak tanımış bir vaziyette ve bunu da kimlik kartlarında göstermelerine olanak tanımış. Böylece kendi köylerindeki yaşantıları ile Çerkesler gelenek ve göreneklerini istedikleri gibi devam ettirebiliyor hatta İsrail dışındaki Çerkeslerle rahat bir şekilde irtibat kurabiliyorlar. Çerkesler ana dillerini muhafaza edip çocuklarına öğretebiliyor. Bu konuda gösterdikleri hassasiyetle okullarda İbranice ve Arapçaya ek olarak Çerkesçe dersleri de öğretiliyor. Evlerde tüm Çerkeslerin Çerkesçe konuşması ve evliklerini Çerkes olmayanlar ile yapmamaları sebebiyle buradaki Çerkesler kültürlerini yoğun bir şekilde yaşayıp gelecek kuşaklara aktarabiliyorlar. Tüm bu söylenenler hem Kefr-Kama ve hem de Reyhaniye Çerkesleri için de geçerli.

Burada yaşayan ya da burada bulunan Çerkesler dünyada kendi kültürlerini yaşama konusunda en rahat yerin Kefr-Kama ve Reyhaniye olduğunu düşünüyorlar. Bu sebeple Türk vatandaşı olan Çerkeslerden bazı kişiler de sonradan buraya gelerek yerleşmişler, evlilik yapmışlar ve burada kendi işini kuranlar da olmuş. Kendilerinin İsrail Devleti ile hiçbir sorunun olmadığını ifade eden Çerkesler bazı ayrıcalıklara sahip olmalarından dolayı da mutlular. Örneğin İsrail vatandaşı olan kadınların askerlik yapma yükümlülükleri varken Çerkes kadınlarının askerlik yükümlülükleri bulunmuyor. Çerkes erkekleri İsrail’de Müslüman olup askerlik yapan iki azınlıktan biridir. Diğeri ise Dürziler. İsrail’de en önemli istihdam alanı olan güvenlik sektörü, Çerkeslerin de içinde en fazla yer aldığı alan. Memur olan Çerkesler olduğu gibi köylerinde tarımla uğraşanlar da bulunmakta.

1976’ya kadar Kefr-Kama’daki okullarda eğitim dili Arapça iken Çerkeslerin isteği üzerine oluşturulan komisyon, eğitim dilinin İbranice olmasına, Arapça’nın ikinci dil haline gelmesine ve Çerkesçe’nin ise zorunlu olarak okutulmasına karar verdi. İngilizce ile birlikte Çerkes okullarında eğitimi verilen dil sayısı dörde yükseldi. Reyhaniye’de ise ilkokullarda eğitim dili Arapça iken ortaokuldan itibaren eğitim dili İbranice’ye döndü. Yine Arapça, Çerkesçe ve İngilizce öğretilen yabancı diller arasındadır.

İsrail Devleti içinde yaşayan Müslüman bir azınlık olan Çerkesler, kendilerini İsrail Devleti’nin tabası Müslüman bir halk olarak telakki ve tarif ederler. İsrail’in kendilerine sunmuş olduğu geniş kültürel haklar ile varlıklarını rahatça devam ettirirken, aynı şekilde devlete karşı olan yükümlülüklerini de yerine getirmekte tereddüt etmezler. Bunda, Çerkeslerin, yaşadıkları toplumun siyasi sistemine en iyi entegre olabilen topluluklardan biri olmalarının rolü oldukça yüksektir. Diğer taraftan bir siyaset olarak İsrail’in de Arap olmayan Müslüman bir halk olarak Çerkeslere tanıdığı özgürlük alanı onların da İsrail sistemine koşulsuz adaptasyonlarında etkili oluğu değerlendirilmektedir.

Ali İhsan Aydın 

Kaynak: ordaf.org

Araftaki Kafkasya

Ocak 27, 2019

Araftaki KafkasyaKafkas halkının özgürlük savaşları, jeo-politik konumu nedeniyle her zaman uluslararası politikaların odak noktası olmuştur. XIX. yüzyılda ise Kafkasya yalnızca bölge güçleri olan Rusya, İran ve Osmanlı Devleti arasında değil o zamanki dünyanın sömürgeci güçleri olan İngiltere ve Fransa arasında da ‘Çerkes meselesi’ adı ile devleteler arası askeri ve siyasi çıkarlar çatışmalarında kilit bir rol

Ünlü Memluk Tarihçisi İbn İyâs’a göre Sultan Selim, Burcî-Çerkes hanedanlığı döneminde başa geçen Hoşkadem ve Timurbuğa’dan sonra Mısır’a hâkim olmuş üçüncü Rûmî’dir. İki Sünnî Müslüman devlet arasındaki savaşın kanlı olmasından üzüntü duyan İyas, Osmanlıların asırlık Memlûk mirasını barbarca imhasını eleştirmiştir. Kendi ülkelerinde âdil yöneticiler olarak ün yapmış Osmanlıların Mısır’daki vahşetlerine şaşırmış; onları barbar, edepten ve gelenekten yoksun kimseler olarak görmüştür. Soyluların, sanatçıların, meslek erbaplarının İstanbul’a sürülmesini lanetle anmış ve bunu Mısır için büyük bir kayıp olarak değerlendirmiştir. Ülkenin Osmanlılarca fethini, onu antik çağda harabeye çeviren Buhtunnasır’ın Mısır’ı almasıyla, 1258 yılında Moğolların Bağdat’ı istilâsı ve şehri yakıp yıkmasıyla kıyaslamıştır.

Osmanlının son dönemi Çerkes alimlerinden Düzceli Zahid Kevseri’de o dönemler Yavuz’un sürekli övülmesinden ve bazı ulema tarafından Türklük yapıldığı zannıyla rahatsızlık duymuş ve şunları söylemişti: “Tomanbay gibi bir kahramanı astırmış olan Yavuz Sultan Selim gibi bir yırtıcı kuş övülür mü?”

Son Çerkes Memluk sultanı Tomanbay (Çerkesce: Dumenbiy), 1516-1517 Osmanlı-Memlük Savaşı başlayınca Osmanlılar‘la çarpışmak için ordusunun başında Suriye‘ye giden amcası Çerkes Memluk Sultanı Kansu (Kanşaw) Gavri yerine Kahire‘de saltanat vekili olarak kaldı. Kansu Gavrinin Mercidabık Savaşı‘nda silah ve top bakımından güçlü Osmanlı ordusuna yenilmesi ve ölmesi (1516) üzerine Malik ül-eşref ünvanıyla Memluk hükümdarı ilan edildi. Bu savaşta Çerkes emirlerden Hayrbiy (Hayır Bey) Çerkes Memluk Tarihçisi İbn İyas’ın kaydettiğine göre memluk ordusunun sol kanadına kumanda ediyordu ve sağ kanat kumandanı Sıbay’ın ölümü üzerine askerlerinin dağıldığını görünce savaş meydanından çekilerek sol kanadın çökmesine neden olmuştu ve Şam’ın zaptından sonra Sultan Selim’in yanına giderek sancak beyi olarak görevlendirildiyse de(27 ağustos 1516) sonradan Mısır’a kaçtığı bilinmektedir.

Tomanbay’ı bekleyen çok büyük bir sorun vardı. Yavuz Sultan Selim büyük bir ihtimalle Suriye ve Filistin ile yetinmeyecek, Mısır kapılarına dayanacaktı. Böyle bir durumda Memluk Devleti’ni, dolayısı ile de Tomanbay’ı bir ölüm kalım mücadelesi bekliyordu.

Yavuz Sultan Selim ise Suriye ve Filistin bölgesinde tam olarak hâkimiyetini pekiştirmeye çalışıyor aynı zamanda da nihai hedefi Mısır için hazırlık yapıyordu. Mısır’a ulaşabilmesi için önünde geçmesi gereken zorlu bir engel olan Sina Çölü vardı. Sina Çölünü geçmek için Yavuz Sultan Selim en uygun dönemi hesaplatmış ve yağmur mevsimini bekliyordu. Bu arada Yavuz Sultan Selim Tomanbay’a kendisine tabi olması durumunda Mısır’a dokunmayacağı şeklinde bir teklifte bulundu.

Yavuz Sultan Selim’in bu teklifi reddedildi. Osmanlı ordusunun bu konuda kararlı olduğu anlaşılınca Tomanbay hızla hazırlıklara başladı. Mısır’ı savunmak için gerekli önlemleri almaya başlayan Tomanbay, 10.000 kişilik bir kuvveti Çerkes emirler Canberdi Gazali (Devşirme-Slovak) ve Hayrbey (Hayrbiy) komutasında Gazze üzerine gönderdi. Ancak, Memluk ordusunu Han Yunus’ta karşılayan Osmanlı Vezir-i azamı Hadım Sinan Paşa Memlüklüleri bozguna uğrattı (1517) ve bu yenilgiden sonra Çerkes emirler Osmanlı tebasına geçtiler.

Tomanbay teklifi reddederken iki şeyi hesaba katmıştı. Birincisi Yavuz Sultan Selim Sina Çölü’nü geçmeyi göze alamaz, alsa bile başaramazdı. İkincisi ise eğer ki Sina Çölü geçilse bile ordu çok yorgun ve bitkin olacak karşılarında dinamik iyi savaşçı Memluk ordusunu bulacaktı. Ancak bazı Memluk emirleri “Osmanoğlu’nu es-salihiye’de karşılayalım. Çölü geçtiklerinde dinlenme fırsatı bulamadan saldıralım” diyen Tomanbay’ı dinlemeyerek Ridaniye’ye hendek kazılması ve savunmaya geçilmesi gerektiğinde direttiler.

Bunun üzerine Kahire yakınlarındaki Ridaniye Köyü merkez olmak üzere bir savunma hattı kurulmaya çalışıldı. Hendekler ve siperler kazıldı. Savunma ve savaş planı oldukça iyi hazırlanmıştı. Memluk ordusunun hazırlıklarını öğrenen Yavuz Sultan Selim ne yapmak istediklerini anlamaya çalışarak savaş planını ona göre hazırladı. Osmanlı ordusu, Sina çölünü yağmur nedeniyle kolaylıkla geçti.

ARAPLARIN İHANETİ VE CEPHEDEN ÇEKİLMELERİ
İki ordu 22 Ocak 1517 tarihinde Ridaniye’de karşılaştı. Yavuz Sultan Selim komutanlarından bir kısmının emrindeki kuvvetler ile Tomanbay’ın beklediği yerden saldırı başlattı. Kendisi asıl kuvvetler ile Memluk ordusunun merkezine taarruz etmedi, onların tahmin etmediği bir yerden; El Mukaddam dağını dolaşarak yandan ve arkadan saldırdı. Çok şiddetli çarpışmalar oldu. Yavuz Selim Çerkeslerin komutasındaki bütün Arap kumandan ve askerlerini önceden Osmanlı tarafına çektiğinden Arapların cepheden toplu olarak çekilmesi üzerine, 100 bini aşkın kişilik Osmanlı gücü karşısındaTomanbay komutasındaki seçkin 8 bin Çerkes süvarisi kalmıştır. Bundan habersiz olan Memlükler süvari saldırısına geçtiler ve Osmanlının bir topçu kanadını yendiler. 7.000 kadar Memlük süvari savaşçısı bu savaşta öldü, ihanet anlaşılınca savaşı bırakıp geri kalanı Kahire’ye savunmaya geçti. Osmanlı ordusu kısa sürede Kahire’ye girdi. Fakat şehir tam manasıyla kontrol edilememiş ve en önemlisi Tomanbay yakalanamamıştı. Bu yüzden karargâh şehrin uzağına kuruldu.

Tomanbay hala ümidini kaybetmemişti. Bir baskın ile Osmanlı ordusunu şaşırtıp Sultan Selim’in bulunduğu karargaha saldırmak ve onu ortadan kaldırmayı planladı. Ancak planı önceden öğrenildiği için gerekli tedbirler alındığından Yavuz karargahtan kaçarak yerine veziri Sinan Paşa’yı bıraktı ve baskın sonucunda karargah ele geçirilerek Sinan Paşa öldürüldü.(Yavuz’un “Mısır’ı aldık, ama Sinan’ı kaybettik” sözü, Sinan Paşa’nın bu şekilde öldürülmüş olmasındandır.) Tomanbay birkaç gün sonra 10.000 kişilik bir ordu ile Kahire’ye bir baskın düzenleyerek şehri ele geçirdi ve şehirdeki Osmanlı askerlerini yok etti. Tomanbay’ın planı şehir savaşıydı. Hendekler ve barikatlar oluşturuldu. Şehir halkının desteği ile müthiş bir mücadele yaşandı ve her iki taraftan da yaklaşık 25.000 kişi hayatını kaybetti. Fakat bundan da sonuç alınamadı ve Tumanbay önce Mısır-ı Atik’e oradan da Said’e kaçtı.

ÇERKES BEYLERİNİN İHANETİ
Tomanbay ‘ın yeni hedefi Suriye’ye geçmekti. Ancak bu imkânsızdı. Çünkü kaçış yolları tamamen kontrol altındaydı. Üç bin adamı ile yarma harekâtına girişti. Yavuz Sultan Selim Rumeli Beylerbeyi Mustafa Paşa’yı, Şehsuvaroğlu Ali Bey, Tumanbay’a ihanet eden Çerkes komutanlardan Hayır Bey ve ilerde onun sayesinde affedilip Osmanlı safhına geçecek olan Canberdi Gazali’yi sultanı takip ile görevlendirdi. Amansız takip sonunda Nil kıyısında Tomanbay’a yetişildi. Burada büyük bir mücadele yaşandı.

Yakalanan Tomanbay Yavuz Sultan Selim’in huzuruna getirildi. O’nun gösterdiği cesaret ve mücadeleci tavrı Yavuz tarafından da takdir edildi. Tarihçilerden bazıları Yavuz ile Tomanbay arasında şöyle bir konuşma geçtiğinden bahsederler: Tomanbay Yavuz Sultan Selim’e başarısının kahramanlıkla alakalı olmadığını, kullandığı top ve tüfengin bu başarıyı getirdiğini ifade eder. Bunun üzerine Yavuz da ona kendisinin bir hükümdar olduğunu ve ülkesini neden modern silahlarla savunmadığını söyleyerek konu ile ilgili olan ‘’düşmana aynı silahlar ile karşı konulması ‘’mealinde ki ayet-i kerime ile cevap vermiştir.

Yavuz Sultan Selim arkasında güçlü bir düşman bırakmak istemiyordu. Tomanbay oldukça sevilen birisiydi. Ayrıca Memluk Devleti’nin tekrar canlandırılma ümitlerini söndürmek istiyordu. İşte bu düşünceler ile Tomanbay’ın idamına karar verildi. Bir kısım tarihçiler ise Tomanbay’ın idam kararında, ona ihanet ederek Osmanlı hizmetine girmiş olan bir kısım Memluk beylerinin onun sağ kalması durumunda ileride kendilerinden intikam almak isteyeceği düşüncesinin de etkili olduğunu belirtirler. Yani bu beyler belirtilen endişeleri nedeniyle Yavuz Sultan Selim’i Tomanbay’ın sağ kalması durumunda mutlaka saltanat iddiasında bulunacağı konusunda ikna etmişlerdir.Müneccimbaşı’na göre ise Yavuz Sultan selim’i bu karara iten neden Tomanbay’ın hal ve hareketlerinden bir hainlik sezmiş bazı kişilerin halkı tahrik etme çabalarının olmasıdır.

Tomanbay idam kararından sonra Şehsüvaroğlu Ali Bey’e teslim edildi. Şehsuvaroğlu Ali Bey’in babası Dulkadiroğlu Şehsuvar Bey 1472 yılında Osmanlılara sadakat göstermesinden dolayı Memluk sultanı tarafından idam ettirilmişti. Şehsuvaroğlu Ali Bey Tomanbay’ı vaktiyle babasının idam edildiği Kahire’de BabüzZüveyle kapısında asılarak idam ettirdi. (16 Nisan 1517) Böylece Memluk Devletinin son hükümdarı bir başka deyimle son Mısır Sultanı hayata veda etti.Şehri tamamen işgal eden Sultan Selim’in, çocuklar dahil tüm Çerkeslerin öldürülmesi, hamile kadınların dahi çocuklarının erkek olması ihtimaline karşı öldürülmesi yönünde ferman yayınlattığı dönemin tarihçisi İbn-ü İlyas’ın eserinin 3.cildinde yazılıdır.

CANBERDİ (JANBERD) GAZALİ İSYANI
Yavuz Sultan Selim fethedilen Memlük topraklarını yine eski Memlük beylerine, yani Çerkeslere bırakırken Canberdi Gazali Şam valisi(beylerbeyi), Khayır Bey’de Mısır valisi oldular. Canberdi Gazali Yavuz’un ölümü üzerine 1521 yılında isyan ederek Memlük Sultanlığı’nı yeniden kurmak amacıyla Arap, Çerkes, Kürt ve Türklerden oluşan yaklaşık on beş bin piyade ve atlı ile altı yüz tüfekçi ve birkaç toptan meydana gelen kendi güçlerini oluşturdu. Gazali, Çerkes Hayır Bey ve Safevi hükümdarı Şah İsmail’i de isyana çağırdıysa da sonuç alamadı ve Hayır Bey buna karşı çıkmakla kalmayıp isyanın bastırılmasında rol oynadı ve Gazali kendi adamlarından biri tarafından öldürüldü.

Hayrbey (Hayrabiy) ‘in ailesi hakkında: Künyesinde babasının adı Malbay (Çrk: Nalbiy) olarak geçer. Yetişkin çağa ulaşınca babası tarafından kardeşleri Kasbiy, Janbulat, Kanşaw ve Hızırbiy gibi Sultan Kayıtbay (Kaytbiy)’ın hizmetine verildi.

Babaannem sekiz yaşındaydı onu en son gördüğünde. Keçe şeritler sarılmış bacaklarına sarılarak “A si Mahamed! Seri sızdoşe !” (1) dediğini hatırlıyor. Kızının bu yalvarışına karşılık vermemiş Mahamed. Boş boş bakmış yüzüne. İri kemikli ellerini kızının altın sarısı saçlarında dolaştırmamış. Arkasını dönüp gitmiş. Bunun dışında babaannemin babasına dair başka bir hatırası yoktu

Babaannemin ağabeyi Seyn Musa, onu saçı sakalı bakır kızılı, yüzüne bakınca kulaklarına kadar kızaran, mahcup, az konuşan bir adam olarak tarif etmişti. Hepsi bu…

Çünkü o bir Seyn’di. Bu ailenin yaşayan fertleri hala az konuşan, söylediğini tekrar etmeyen, saatlerce susabilen insanlar. Seynler Çerkeslerin son derece karmaşık sosyal yapısının içinde bağımsız halk kitlesine mensup bir aile. 1864 sürgününden önce Kabardey’in doğu sınırındaki Mezdok bölgesinde oturuyorlardı. Sürgünde aile parçalandı, Anadolu Bozkırı ile Arap çöllerine dağıldı.

Mahamed’in babası Seyn Edig, sürgünden çok sonra yurdunu terk etti. Eşi Bike, yaşlı annesi ve küçük oğlu Mahamed ile birlikte önce Samsun’a, ardından Margus adlı Kabardey soylusunun yurt tuttuğu Tokat’ın güneyindeki Musaköy’üne yerleşti. Kabardey soylusuna izafeten köye Margusey adını verdiler. Bu köyde kızı Sırmahan dünyaya geldi. Güzelliği dillere destan bir dilberdi Sırmahan. Onu çok yaşlı iken görenler bile benzersiz güzelliğini öve öve bitiremezlerdi.

Çağı gelip de Mahamed’i evlendirmek istediklerinde alıp başını gitmişti köyden. Arkadaşları peşine düşüp rica minnet dönmeye ikna etmişlerdi. Çerkes geleneklerine göre evlendiğinde yaşı küçük olamazdı. Yakınlardaki Cizözü adlı bir başka Çerkes köyünden Abaze Mırza’nın kızı Fatimat’la evlendirdiler onu. İlk çocuğu Musa nüfus kaydına göre 1315 doğumlu görünüyordu, 1989 yılında vefat etti. İkinci çocuğu Mumina 1324 doğumluydu, benim babaannemdi ve 1990 yılında vefat etmişti. Üçüncü çocuğu ise o bırakıp gittiğinde sadece birkaç aylıktı.

Ona ilişkin bilgilerimiz bunlardan ibaret.

. . .

Üç beş maceracı aklı evvel, 1. Dünya Savaşı adlı koca yangının orta yerine devleti sürüklerken koca imparatorluğun peşinde uçuşan ateş böceklerinden biri idi Seyn Mahamed. Köyünden bir çok genç ve gönüllü ile birlikte askere çağrıldı.”A si Mahamed seri sızdoşe!” diyerek babasının bacaklarına sarıldı babaannem. Mahamed cevap vermedi kızına. Arkasını dönüp yeni doğan kızının uyuduğu odaya girdi ve bebeğin üzerindeki cibinliği kaldırıp görmek, belki de öpmek istedi. Bu esnada annesi Bike girdi odaya. Mahamed mahcup bir tavırla cibinliği kapadı.

Çerkes örfünde ana baba, büyüklerinin yanında çocuğu ile ilgilenemez, yakınlık gösteremez ya, bu kuraldan dolayı evinden çıkarken yeni doğmuş kızını son kez göremedi, sekiz yaşındaki kızı Mumina’ya, oğlu Musa’ya ve eşi Fatimat’a sarılamadı. Annesi ile konuştu kapı önünde. Yaşlı Bike, oğlunu komşu köye düğüne gönderircesine kayıtsız bir şekilde “hayırla git,” dedi. Geldiği yerde kuşaklar boyu evlatlarını ölüme yollayan anneler gibi metanetle konuştu onunla. Fatimat, eşini uğurlamak için kapı önüne çıkmadı, arkasından el sallayamadı, gözyaşlarına hiç kimse şahit olmadı.

Yirmi kadar gençle birlikte köyünden ayrılan Mahamed, Kafkas Cephesine sevk edilen birliklerin içinde 101. alayın 1. taburunda onbaşı olarak görevlendirilmişti. Kendisine bu rütbe verildiğine göre Türkçe’yi en azından anlıyor olmalıydı.

Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Arap çöllerinin dört bir yanına dağılmış Çerkes göçmenlerden oluşturulan taburlardan biri idi 1. tabur. Milli giysileri ile, kalpakları ve kamaları ile yollara düşmüşlerdi. Savaş günlerine dair hatıralarda bu taburların cesareti ve faydası anlatılırken disiplinsizliği, başıboşluğu ve emir kumanda zincirinin tanınmıyor olmasından şikayet ediliyor. Çünkü memleketin dört bir yanından gelmiş bu serdengeçtiler Osmanlı Ordusundaki hiyerarşiyi anlamıyorlardı. Onlar hala kendi içlerindeki soyluların emirleri ile hareket ediyor, bildiklerince savaşıyorlardı. Aynı durum 93 Harbinde, Plevne Savunmasında ve Kanal cephesinde de sorun teşkil ediyordu. Osmanlı subayları bu dil bilmez şövalyelere söz dinletemiyordu.

Enver’in peşinde Sarıkamış’a doğru yürüyen ordu General Kış tarafından buza ayaza kesilip telef edilirken, içi koyun derisi ile kaplı sakolarına bürünmüş, kalpaklı, deri çizmeli Çerkes alayına pek de diş geçirememişti. Onbaşı Mahamed 1914 Aralık’ında sağdı, 1915’in ilk üç ayını da görüp yaşamıştı. Belki Sarıkamış’a giren 300 Osmanlı askerinin içinde o da vardı.

Onunla birlikte savaşa giden, onunla birlikte vuruşan, hasta ve bitap bir şekilde köyüne dönen tek silah arkadaşının anlattığına göre Seyn Mahamed ve arkadaşları vuruşarak Rus ordusunun içine kadar girdi. Vuruşarak şehit düştü.

Genel Kurmay Arşivindeki Künyesi şöyle:

Adı : Mehmed
Baba Adı: Edig
Rütbe Onbaşı
Doğum Yılı : 1302
1.Dünya Savaşı – Kafkas Cephesi
2.Kara Kuvveti – 101. alay, 1. tabur.
Ölüm : 16.04.1915
Ölüm yeri : Meydan Harbi

. . .

Bir bahar sabahı Mahamed’in Margusey’deki evinin önünde atlılar durur. Evin kadınları konukları karşılamak üzere dışarı çıkarlar. Gelenler atın solundan iner. Çerkes örfünde getirilen haber bir felakete ilişkinse haberci atın solundan iner. Bike ve Fatimat habercinin tavrından anlar olup biteni, ellerini yüzlerine kapatır. Hiçbir şey söylemeye gerek kalmaz. “Allah unutturmasın!” der gelen kişi. Mahamed’in kamasını teslim eder evdekilere. Fatimat susup çekilir bir kenara, Bike susar ve çekilir. Güzel Sırmahan ağlar hepsinin yerine… Güzel Sırmahan başörtüsünü yüzüne kapayıp bağıra bağıra ağlar ağabeyine…

Babaannem kapı önüne çıkar… Oracıktaki bir kütüğün üzerine oturur… Komşu evlerin önünde cıvıldaşan çocukları görür. Bir yandan katılmak ister onlara, bir yandan ayakları gitmez. İçi içine sığmaz, susturmak ister arkadaşlarını.

-Wo si ghusexer ! Zehefxa, di Mahamed tlas ! di mahamed Tlas ! diye bağırır. (2)

Dağlar çınlar babaannemin sesi ile, Sarıkamış’ta savrulmuş kemikler çınlar.

-Di mahamed tlas ! di Mahamed tlas ! (3)

. . .

Sonrasında olup bitenleri daha yakinen biliyoruz. Artık o aileye gelen hiçbir atlı sağ taraftan inmedi . Bir süre sonra Mahamed’in dul eşi bir Lezgi tarafından alınıp götürüldü. Birkaç saatlik mesafede başka bir köyde başkalarının annesi oldu Fatimat. Babaannem onu bir daha hiç görmedi. Bike’nin ağlamaya yasaklı gözleri kör oldu sonra, Babaannem on sekiz yaşındayken İstanbullu bir tahsildar olan büyükbabamla evlendi. Yirmi yıl boyunca ne köyünü, ne yakınlarını görmeden dolaştı Anadolu’da.

. . .

Doksan beş yıl önce öldü Seyn Mahamed. Doksan beş yıl önce Seyn Mahamed ve onun gibi doksan bin vatan evladı kah ayazın pençesinde kavrularak, kah kurşunlara uğrayarak toprağa karıştı. Onların çok azının öyküsünü biliyoruz. Onlar gittikten sonra yazacak kalemimiz, kalem tutacak elimiz kalmamıştı çünkü. Hatıramız kalmadığı için rüyamıza bile girmediler.

Şimdi doksan beş yıl sonra geride kalanların torunları onların izini sürüyor Allahuekber dağlarında, Sarıkamış’ta ve adı bilinmedik yaylalarda. Onların hatırasına ağıtlar yakıyor.

Aradan doksan beş sene geçti, her Aralık ayında Sarıkamış harekatı dendiğinde babaannemin yüzü şekilleniyor zihnimde. Küçük altın saçlı bir kız çocuğu olup ilişiveriyor kapı önündeki kütüğün üzerine.

-Wo si ghusexer ! di Mahamed tlas ! di Mahamed tlas ! diye çığlığa duruyor.


(1) Hey Mahamed, gittiğin yere beni de götür,
(2) Hey arkadaşlar, duymadınız mı, bizim Mahamed öldü!
(3) Mahamed öldü, Mahamed öldü!

Hususi üstün
Kaynak: hulusiustun.net

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59) Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Bugünkü az bilinirliklerine rağmen Çerkesler askeri canlılıkları, fiziksel görünümleri ve Rus işgallerine karşı gösterdikleri dirençle ün kazanmıştır.

XIX. Yüzyılda, ``Çerkesliği tanıtma(1)`` düşüncesi, Doğu Karadeniz`deki Dağlılara derin hayranlık beslediklerini dile getiren yazarların yaşadığı Avrupa`dan, Kuzey Amerika`ya kadar yayıldı.

Önde gelen antropologlar; Çerkesler`in beden(özellikler)ini, insan formunun yüksek noktalarından biri olarak saymaktaydılar. Organizatörler ve pazarlamacılar çılgınca ``Çerkes güzelleri`` topluluğu yaratarak, sirklerde gösteriler verdirdi.

Kendi dağlık, izole ve engebeli toprakları(Çerkesya)nın varlığına rağmen Çerkesler, daha geniş bir dünyaya entegre edilmişlerdir.

Karadeniz`de geniş bir kıyı şeridine bitişik olan Çerkesya, eski çağlardan beri birçok tüccar, Yunan dünyası ve ötesinden (farklı ülkelerden Ç.N.) yerleşimcileri, kendisine çekmeyi başarmıştı.

Orta Çağ`ın sonları ve modern zamanın başlarına kadar, Çerkes kıyıları, Ceneviz tüccarlarının ortak yeri haline gelmiştir. Politik olarak bu bölgelerde Çerkesler -istikrarlı biçimde yaşatabilecekleri- kendi devletlerini kuramadılar ve burada politika, durgun bir su olarak tasvir edildi.

Memlük İmparatorluğu

Oysa onlar 1382 – 1517`deki Mısır`ın Memlük İmparatorluğu`nda –kurdukları- devletlerinin önemli erklerinde üstlendikleri görev ve sorumlulukları sebebiyle (yöneticiliğe ve politikaya) hiç de yabancı değillerdi(2).

Osmanlılar`a karşı alınan ağır yenilgiden sonra bile Çerkesler, Mısır`ın siyasi seçkinlerini oluşturmayı sürdürdü. Görünürde güçleri bitmiş görünse bile Muhammed Ali, Memlüklerin çoğunu katletti.

Kadir Natho`nun Çerkes Tarihi`nde savunduğu gibi Çerkesler, hala Mısır`da askeri ve idari pozisyonlarını korumayı başarabildiler. Bu darbenin izleri Kuzey Afrika`da halen görülür. Kaddafi`nin gücü 2011`de sendelerken, onun ajanları Libya`daki rejimi tekrardan ayağa kaldırmak için Misrata Çerkes topluluğunun kalıntılarına kadar ulaştı.

Çerkesler`in güzellik ve cesaretlerine olan hayranlık, Batı`da, Aydınlanma (The Enlightenment) Döneminde çok yaygındı. Voltaire; Çerkesler`in alımlı insanlar olmalarını, çiçek virüsü taşıyan bebeklere yaptıkları aşılar arasında bir bağlantı kurar.

Çerkes Kadını

On dokuzuncu yüzyılda, fiziksel antropolojinin kurucusu olan Johann Friedrich Blumenbach, ``Kafkas ırkı`` kavramını önerirken, kısmen Çerkesler`i referans almıştır. Aynı zamanda Kafkasya halklarının; özellikle de Çerkesler ve Gürcülerin yaratılışlarından bu yana diğerlerine göre daha az dejenere olduklarını düşünmüştür. Eski antropolojistler de Çerkesler ve Avrupalılar arasında ortak bir ırk kategorisinin olduğunu iddia ederek kendilerini yüceltmeye çalıştılar.

İngilizler; Çerkesler`le müttefik olunca, Rus İmparatorluğuna karşı; İngilizce konuşan –batıda ki - Çerkes Sempatizanları dünyası`nda Kırım Savaşı`nın (1853-1856) çıkacağı söylentileri başladı. Ancak bazı yazılar bu tutumun derin köklere sahip olduğunu göstermektedir. Adige halkına duyulan saygı ve hayranlığın en önemli sebebi, onları hor gören, Rus ve Asyalı doğu imparatorluklarına karşı büyük direniş gösteren bağımsız dağlılar olarak anılmalarıydı.

Çerkeslere gösterilen saygı, normların da ötesine geçti. Örneğin; Edmund Spencer`ın 1836 yılında kaleme aldığı ``Çerkesya ve Kırım Tataristan`ına Seyahat`` yapıtını göz önüne alırsak:

``Ayrıca Çerkesler`in ilk kez Ruslarla dostça karşılaştığı şartlarda şu –net olarak- görüldü ki; hem fiziksel görünüm, hem de ahlaki ifade olarak, iki tarz insan arasında çarpıcı bir tezat olduğunu düşün(me)mek imkansızdır. (3) Biri simetrik formlarla ve klasik özelliklerle Yunanistan`ın nefes alan ölümsüz heykelleri gibidir; diğeri ise kaba görünümlü, kısa boylu fakat çakı gibi, kalitesiz bir ırk olarak gösterilirdi. Ancak fiziksel hatların çizimi, biraz daha geniş olsaydı daha ahlaki olabilirdi. Dağlı kanatlanmış bir kartal olarak, sanki gururla bağımsızlığının bilinci içerisindeymiş gibi korkusuz ve özgüvenli bir biçimde tasvir edilirdi…(sayfa 291)

Çerkesler`in güzellikleriyle ilgili şöhreti ve dış politikada ellerinde bulundurdukları güç, Orta Doğu`daki politik ekonominin meraklı birimlerinden kaynaklanıyordu.

Çerkesler, Doğu Akdeniz dünyasına elit köle sağlamak konusunda uzmanlaşmışlardı. Memlükler kelimenin tam anlamıyla elit köleler olarak esaret altına alınan kişilerdi, ancak sonrasında işler tersine döndü ve devlet içindeki güçlerini arttırdılar ve önemli noktalara geldiler. Bundan sonra da kendi anavatanlarından yerlerini doldurmaları için yeni köleler getirtmeye devam ettiler.

Çerkesler; Müslüman dünyasında sadece Memlük askerleri sebebiyle dominant olmadı. Aynı zamanda Mısır`da uzun süre baskın bir grup oluşturdular.

Özellikle Osmanlı Devleti`nde, Çerkes kadınları, yüksek statülü köleler olarak ünlendi. Pek tabii ki birçoğu da yüksek mevkilere ulaşamadı ve acı çekmeye mahkum bırakıldı; ama birçok Çerkes kadını da politik gücün merkezlerinden birinde imparatorluk hareminde yer aldı. Oğulları olan sultanlar önemli haklar elde ettiler. Dahası; seçkin Çerkes eşler, imparatorluk aileleriyle de sınırlı değildi.

Reina Lewis`in bir yazısına göre; ``1870`de İstanbul`daki İngiliz büyükelçisi Sir Henry Elliot, vezirin ve birçok önemli yetkilinin Çerkes olan eşlerinin, eski köleler olmasıyla bu durumun üstünün kapatılmasının ne kadar uygunsuz ve duyarsız bir davranış olacağının farkına vardı.`` (sayfa 132)

Çerkesya`nın köle ticaretindeki aktif rolünün nedenleri tartışılıyor. Bazı yazarlar, ailelerin yoksulluk, kalabalık nüfus ve sınıf ayrımları nedeniyle çocuklarını satmak zorunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Ticaretin büyük ölçüde gönüllü olduğunu savunan bir karşıt görüş: ``Bu hizmetçi hanımlar nadiren zorla alıkoyulur, bunun aksine çoğunlukla kendi istekleriyle devlet hizmetine girmeyi tercih ederlerdi. Birinci sınıf, dillere destan güzellik de, zenginlik ve lüks içindeki masalsı haremlerden etkilendikleri`` söylenir.

Tarihçi Charles King, Karadeniz`in ilgi çekici tarihinde, bir nakliye gemisinde, Rus savaş gemisince yakalanan altı köle kadının, serbest kalmayı reddederek, İstanbul`daki köle pazarlarına ulaşarak, kendi şanslarını denemeyi istediklerini yazıyordu.(sayfa 118)

Köle ticaretindeki itici faktörler ne olursa olsun köle ticareti Çerkesya`daki sosyal ilişkileri derinden etkiledi. İngiliz yazar John Longwort`a göre, Çerkesler`de bir yıl -1840- piyasa değeri arsızca çok yüksek fiyatlar biçildi.

Bu insanların(köle tüccarlarının) değerlerini tartıştıklarını veya kaç cüzdan değerinde olduklarıyla ilgili konuşmaları duysaydınız bir sığır hakkında pazarlık yaptıklarını sanabilirdiniz.

Çerkesler`in kendilerine özgün bazı kavramları vardır: erkek ve kadınların özellikleri açısından kendilerine özgün bir değere sahiptirler…ve güzellikleri sebebiyle değerlerinden on kat daha fazla paha biçilmesi, belki bir teselli olarak kabul edilebilir…

Çerkes kadını basmakalıp olarak, güzel, koyu ve gür saçlı; pürüzsüz ve soluk bir tene sahip olarak tasvir edilir. Bunun sonucunda birçok Çerkes adı taşıyan, saç ve cilt bakım ürünü markası Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`nde yaygın hale geldi.

Bu tür çağrışımlardan dolayı bir Çerkes yemeği olmamasına rağmen; yumuşaklığı ve hafif rengi dolayısıyla ``Çerkes Tavuğu`` ismini almış bir yemek bile vardır.

1800`lerin sonlarında Birleşik Devletler`de Kafkasyalı olmamalarına rağmen sirklerde özel bakım yapılmış kadınlar ``Çerkes Güzelleri`` ismiyle performans sergiliyorlardı.

Çerkes Güzelleri
Charles King, Phineas T. Barnum, Amerikan popüler kültüründe Çerkesleri tanımlayarak kredi kazandığını belirtmiştir.(Özgürlüğün Hayaletleri, sayfa 138-140)

``Kraliyet şovlarının cazibesi öncelikle erotik olmalarında saklıydı ve sözde -Çerkes güzelleri köle pazarlarında yaşadıkları zorlukları ve geçtikleri sınavları anlatıyorlardı.`` Saç stillerinin kökeni belli değildir. King; ya Kafkasya erkekleri tarafından kullanılan eski, uzun, soluk şapkalardan ya da Afrikanvarileşme (böylece daha seksi bir hale getirilmiştir) girişiminden türemiş olabileceğini öne sürmüştür. Açık olan şu ki Çerkes temaları kullanan Batılı pazarlamacıların ne sattıkları hakkında en ufak fikri bile yoktur.

Çerkes Dansı

Doğuştan gelen fiziksel özelliklerin yanı sıra, duruşları ve bıraktıkları güzel itibar da Çerkesler`in dışarıdan görünümlerini etkilemiştir. İnternet üzerindeki sayısız görüntüde de görebileceğimiz üzere Çerkes dansçılar dans ederken vücutlarını dikkat çekici bir biçimde dik tutuyorlar.

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59)

Circassian grafik

Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Grafik sanatçıları da aynı zamanda Çerkes tema ve motiflerini geliştirmektedir. Bu durum Çerkesler`in, Batı dünyasının Soçi Olimpiyatları`na olan yaklaşımlarında daha bilinçli hareket edip etmeyeceğini görmek açısından güzel bir fırsat olacak.

King Charles. Özgürlüğün Hayaletleri: Kafkas Tarihçesi. Oxford, 2008. Pp. 138-140.
King Charles. Karadeniz: Tarih. Oxford, 2004
Lewis, Reina. Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi. I. B, Toros, 2004
Natho, Kadir. Çerkes Tarihi. Xlibris, 2010

ÇEVİRENİN NOTLARI:
(1) ``Circassophilia`` çok özel bir sözcük olarak yazar tarafından kullanıldığını görmekteyiz. Çerkesçe`de Adigağe ya da Adigaghe olarak adlandırabileceğimiz, tam karşılığı olarak ``Çerkeslik`` olan sözcük, uluslarası toplumda, dünyanın her yerinde Çerkes güzellikleri ile Çerkesler`in uygarlığa ve yaşadıkları çağa katkılarını içermekte ve bazı Batılı önde gelen bilim adamı, gezgin, subay ve politikacıların, misyon olarak bunun tanıtımına öncü olmalarını anlatmaktadır. Burada sadece tanıtma değil, XIX. yy`da Çerkesler`in unutulmaya ve biraz da kaybolmaya yüz tutmuş özelliklerini, değerlerini yaşatma ve canlandırmayı amaçladıkları anlatılmaktadır.
(2) Mısır Memluk devletinin bu yıllarında Çerkesler ülkenin yönetici ve savaşçı elitlerini oluşturmaktaydılar. Ülkenin sınırları bir yerde Libya, diğer tarafta Sudan, öbür tarafta Arap yarımadası ile Anadolu`da Adana, Urfa, Antep illerini dahi içine alacak kadar geniş bir alana sahipti. 1500`lü yıllarda Yavuz Sultan Selim önderliğinde gerçekleşen Mısır seferlerinde Osmanlı`ya karşı yenilen Çerkesler büyük katliamlara uğratıldıysalar da, Yenilen yönetici elitlerin karşısında duran rakip Çerkes grupları, Sultan Selim tarafından bu kez Osmanlı adına bu geniş ülkeye atandılar. Çerkesler Osmanlı idaresini temsilen daha 300 yıldan uzun bir süre, bugün ondört ülkeyi içine alacak kadar geniş bu alanları yönettikleri gibi etki sahaları Akdeniz`in tüm doğusunda ve hatta Hint Okyanusunda da hissedile geldi. Hatta XV.yy.`da ki Batılı seyyahlar tarafından yürütülen Keşifler çağının bir müsebbibi de Mısırlı Çerkesler olmuşlardır.
(3) Yazar ``düşünmek`` demiştir. Ancak ``düşünmemek`` olmalıdır. İki halktan tipler arasında açık bir karşıtlık olduğuna vurgu yapılmaktadır.
(4) Burada yazar, 1840 yılında Çerkes köle fiyatlarında köle ticaretini elde tutanların yaptıkları fahiş fiyat belirlemelerini anlatmak istiyor. O dönemde Çerkes kölelere karşı piyasada talep patlaması olmasının, kulaktan kulağa yayılan bir kendiliğinden propagandanın açık etkilerine işaret etmektedir. Bu konuda bazı tarihçilerin Çerkes köle ticareti ile uğraşan Ubıhlar`ın savaş esirleri olarak topladıkları köleleri, uzun süreli eğitime tabi tuttukları, onlara kendilerindenmiş gibi çok iyi baktıklarını, morali düzgün, sağlıklı görünüme sahip kölelerin de köle pazarlarında yüksek fiyatlarla satıldıklarını belirtirler.

Kaynak: geocurrents.info/place/russia-ukraine-and-caucasus linkten alınarak çevrilmiştir.
Martin W. Lewis - Coğrafya Profösörü
30, Ocak 2012
Çeviren: Semih Hazar Akgün

Cherkesia.net

Karachay-Cherkess Republic

Карачаево-Черкесская Республика

Къарачай-Черкес Республика

Къэрэшей-Шэрджэс Республикэ

 

 

Başkent: Cherkessk
Cumhur Başkanı: Mustafa Azret-Aliyevich Batdyyev
Başbakan: Vera Mikhaylovna Moldovanova
Nüfus: 439.470 (2002)
Yüzölçümü: 14.100 km2
Nüfus yoğunluğu: 82 kişi/km2
Resmî dil(ler): Karaçayca, Çerkesce, Abhazca, Nogai, Rusca
Saat Dilimi: UTC+3
Milli Marş Dinle-İndir
Resmi Sitesi:

 

Çerkezlerin anavatanlarında başlayıp bugünlere uzanan hikayesi, 1320 sayfalık Kafkas Destanı'nda anlatılıyor. Yazar Muhittin Kandur "Halkımın hikayesini, ailemin nesillere yayılan maceralarıyla dile getirdim," diyor

Türkiye'de milyonlarca Çerkez asıllı vatandaşımız yaşıyor. 19. yüzyılda Kafkas Dağları'ndan kopup gelen; dansları, edebiyatları ve müzikleriyle güçlü bir kültüre sahip olan Çerkezler, bugün hâlâ geleneklerini kuşaktan kuşağa aktarmaya devam ediyor. Çerkez asıllı İngiliz yazar Muhittin Kandur, Turkuvaz Kitap'tan çıkan 1320 sayfalık dev Kafkas Destanı romanında, hem kendi ailesinin hem de bu güçlü halkın acılarını, sevinçlerini ve kültürünü anlatıyor. 1782'den başlayıp 1990'lara uzanan roman, aslında yazarın Kafkas Üçlemesi ve Çerkez Üçlemesi adı altında 1990'larda basılan romanlarının bir araya getirilmiş hali. Yazar Kandur ise tarihsel romanlarının yanı sıra film yapımcısı, senarist ve yönetmen olarak da tanınıyor. Şu sıralar Çerkez Ethem'in hayatını anlatan yeni filminin senaryosu üzerinde çalışan Kandur'la, kitabın Türkçeye çevrilmesi vesilesiyle konuştuk. 

1320 sayfalık bu dev romanı yazmak ne kadar vaktinizi aldı?
- Kitap, İngilizce orijinalinde, Kafkas Üçlemesi olarak üç roman ve Çerkez Üçlemesi olarak üç roman şeklinde yayımlandı. Üç yılım, hazırlık süreci için çalışarak geçti. Ardından iki yıl içinde de, iki üçlemeyi tamamladım. Turkuvaz Kitap, tüm kitapları tek bir ciltte yayımlamak istedi. Bu yüzden de kitap oldukça büyük görünüyor.

Kitaba 1780'lerde yaşayan büyük büyükbabanız Ahmet'in hikayesiyle başlıyorsunuz. Onun hayatını araştırdığınızda neler hissetiniz? 
- Çerkez ailelerinde anılar, hikayeler kuşaktan kuşağa aktarılır. Ahmet'in hikayesinin büyük bir kısmı, büyükanne ve büyükbabamdan dinlediğim hatıralardan oluşuyor. Bu yüzden gerçeğe çok yakın bir hikaye. Onun ve ailemin hikâyesini anlatarak, ulusumun hikâyesini onların gözlerinden, onların deneyimleriyle aktarmayı amaçladım. Ailemin hikâyesini anlatmak, o dönemi anlatabilmek için bir araçtı. Ahmet, aileden hikayesini bildiğimiz ilk kişi. Özellikle Rus- Kafkas savaşları döneminde Çeçenistan'da geçen aile hikayeleri ona dayanıyor. Ahmet'in hayatı, savaşta Çeçenlerin safına katılması, dağları aşarak yaptığı yolculuk, benim için her zaman çok etkileyici olmuştur. 

KAFKASLARI DİNLEYEREK BÜYÜDÜM 

Bir Çerkez ailesinde çocuk olmak nasıldı? 
Benim çocukluğum büyülü bir dünyada geçti. Evimizde Amman'dan gelen atlarımız vardı. Benim görevimde atlarla ilgilenmek ve onları günde iki defa su içmeye götürmekti. Bunu yaptığımda henüz sadece dört yaşındaydım. Bir akarsunun hemen yanındaydı evimiz. Çocukluğumun büyük kısmı burada yüzerek ve balık tutarak geçti. Bu muhteşem eğlence yedi yaşına gelip de okula başlayıncaya kadar sürdü. Bir Çerkezin çocukluğu, kim olduğunu bilerek ve anavatan Kafkasya'nın hikayelerini dinleyerek geçiyor. Nereden geldiğimizi dinleyerek geçiyor çocukluğumuz. Dolayısıyla çocukken ailemin geçmişindeki trajedilerden çok etkilenir ve onların kahramanlıklarıyla gururlanırdım. 

Bir yazar olarak, kendi ailenizin hikayesini kurguyla birleştirmek nasıl bir tecrübe? 
- Açıkçası bu kitaba başladığımda, aklımda ailemin hikayesini yazmak yoktu. Çerkezlerin hikayesini anlatmak istemiştim. Tarihi romanlar yazan ABD'li dostum ve akıl hocam James Mitchener, bana en iyi öykülerin ailelerden çıktığını söyledi. Böylece kurgusal bir aile yaratmama gerek kalmadı. Ailemin hikayesi yeterince ilginçti. Güzel bir iş yaptığımı düşünüyorum. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir dönemin hikayesini anlattık.

EŞİMLE, RÖPORTAJA GELDİĞİNDE TANIŞTIK

- Kitapları okuduğunda aileniz nasıl bir tepki verdi? 
- Babam, ben ilk üçlemeyi bitirmeden vefat etti. Ama araştırmalarımı yaparken bana verdiği tavsiyelerle, kitabın yaratım sürecine büyük katkısı oldu. Eminim ki sonuçtan da memnun kalırdı. Ailemin geri kalanı da çok etkilendi. Eşim Luba'yla 20 yıldır evliyiz. 1991'de Kafkas Destanı'nın ilk romanı Rusçaya çevrildiğinde, Luba romanı okuyup, benimle röportaj yapmaya geldi ve böyle tanıştık. Kendisi o zamanlar Moskova'da gazeteciydi. İki oğlum da romanlarımı okumaktan çok mutlular. Köklerine dair bilgilerini, dinlediklerini bu kitaplarla tazeliyorlar. 

- Çerkezlerin köklü bir kültürü var. Bu kültürü canlı tutmak için neler yapılıyor? 
- Dünyanın en eski kültürlerinden birine sahibiz. Diasporadaki Çerkezler, bu kültürün yayılmasını ve devam etmesini sağlıyor. Örneğin dans kültürünü biliyorlar. Ayrıca Kafkaslardaki edebiyat, şiir, müzik onlar aracılığıyla yayılıyor. Kültürü canlı tutmanın önemli bir yolu da dili canlı tutmak. Diaspora Çerkezleri, dil öğrenimine çok önem veriyor. Gençlere dili mutlaka aktarmaya çalışıyorlar.

- Kitabınızın önsözünde 'Dünyada hiçbir topluluk yoktur ki, Çerkezler kadar acı çeksin,' diyorsunuz. Bu durumun en önemli nedenleri nedir sizce?
- 2 milyon Çerkez, 19. yüzyılda Çarlık Rusyası'ndan sürgün edildi. Çok acı çektiler. Binlercesi Karadeniz'i aşmaya çalışırken öldü ya da sefil oldu. Tüm bunlar ardında çok acı dolu ve duygusal bir tarih bırakıyor. Bir bu kadar Çerkez de anavatanından ayrılmak zorunda kaldı. Savaşın verdiği tüm acıları, vatanından ayrı olmak ikiye katlıyordu.

TÜRK KİMLİĞİYLE GURUR DUYUYORLAR

- Türkiye, Çerkezler için en büyük diaspora konumunda. Türkiye'nin Çerkezler açısından nasıl bir önemi var? 
Elbette, Çerkez diasporası dediğimiz zaman, büyük oranda Türkiye'den bahsediyoruz. Hepsi Türk vatandaşı olmaktan çok mutlu ve Türkiye'ye yürekten bağlılar. Ama bu durum onların Çerkez kimliklerine duydukları sevgi ve bağlılığı değiştirmiyor. Türkiye'deki Çerkezlerin çoğu 'Türküm!' demekten gurur duyuyor. Türkler ve Çerkezler arasındaki bu dostluğu devletin de desteklemesi önemli.


- Çerkezlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? 
Çerkezler şu anda hangi ülkedelerse oraya büyük bağlılık duyuyorlar. Çünkü kendilerine ait bir ülkeleri yok. Ürdün ve İsrail arasındaki durum buna iyi bir örnek. Her iki taraftaki Çerkezler kendi kimliklerini koruyor ama kendilerini bulundukları ülkeye ait hissediyor. İki ülkenin arası her zaman iyi olmasa da... Bu durum Türkiye için de geçerli. Ülkenizdeki geçmişe bakarsanız, 1920'lerde Atatürk'ün destekçileri arasında çok sayıda Çerkez olduğunu görürsünüz. Bugün onlar halen vatandaş olarak aktifler. Çerkezlerin kendi kültürel aktiviteleri ve sosyal etkinlikleri var. Şu an onların ihtiyacı, kendilerini temsil edecek bir politik bir organizasyon olabilir. Bu Kürtlerin durumundan farklı olur. Ayrılıkçı bir politika olmaz yani. Çerkezler, Türk toplumunun parçası oldular.

ÇERKEZ ETHEM'İN HİKAYESİNİ FİLM YAPACAĞIM

- Yeni projeleriniz var mı? 
- Şimdi Çerkez Memluklarının hikayesini araştırıyorum. Bu ayrıca bir TV dizisi de olabilir. Eşimle birlikte yönettiğimiz bir film şirketimiz var. 2010'da Çerkez filmine, 2011'de The Prisoner filmine başladık. Bu yıl da Facebook Romance adlı filmi tamamladık. 2013'te bu film vizyona girecek. Bir sonraki film projem ise Çerkez Ethem'in hayatını anlatan The Flying Cavalry olacak. Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı dönemini anlatacağım. Bu, Türkiye ile ilgili uluslararası bir proje. Türkiye'nin ilişkilerini, politik arka planı anlatan bir yapım olacak. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü de filmde yer alacak. Şu an son sahneleri yazıyorum. Bunu bitirmek için de, birkaç aya kadar İstanbul'u ziyaret etmeyi planlıyorum.

 

Kaynak: Sabah

Büyük Sürgün'ün yıldönümü yaklaşırken Jineps Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Güven, Çerkesler'in karşılaşmış oldukları asimilasyon politikalarını ve soykırımı Emek Dünyası'na anlattı.

21 Mayıs 1864 tarihi bir çokları için sadece tarih derslerini hatırlatan sıradan bir günken dünyanın farklı ülkelerine ve kentlerine yayılmış olan Çerkesler için 21 Mayıs 1864 yas günü. Çünkü, tam da o tarihte Kaf Dağı'nın (Kafkas) kadim halkları Rus'ların soy kırımı ile yok edildi. Yaklaşık 1.5 milyon insan vatanını terk etti. 500 bin civarında insan sürgün yolculuğunda ve ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamını yitirirken sadece Trabzon'da 53 bin insan öldü. O günden beri de yaşadıkları soykırımı unutmuyor ve Çerkes soykırımının yıl dönümlerini bir anmadan çıkarıp kendilerinin deyimi ile diriliş gününe çeviriyorlar. Jineps Gazetesi Genel  Yayın Yönetmeni Yaşar Güven, Çerkesler'in karşılaşmış oldukları asimilasyon politikaları ve soykırımı Emek Dünyası'na anlattı: "Çarlık Rusyasının canakıyarak imha politikası, Anadolu'da asimilasyonla imha politikası ile yer değiştirdi. Soykırım gününü diriliş gününe çevireceğiz"

Türkiye'deki Çerkeslerin bir asimilasyon politikası ile karşı karşıya kaldığını düşünüyor musunuz?

Tabi, tarihsel olarak olarak anlatayım. 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanından sonraki kısmi özgürlük ortamında Çerkesler örgütlenmeye başladı.

Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti (Çerkes Birleşme ve Yardımlaşma Derneği), 1908 yılı Ağustosunda, meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'da kuruldu ve çeşitli yerlerde şubeleri açıldı. Kurucuları arasında yazar Ahmet Midhat Efendi de vardır. Derneğin kurucuları tarafından daha sonra 'Şimali Kafkasya Cemiyeti' de kurulmuş, bu oluşum siyasi çalışmalar yapmıştır. Diyasporada ilk kez Adığe ve Abaza dilleri alfabeleri düzenlendi, 'Guaze' (Kılavuz-Rehber) adıyla (1911-14) yılları arasında dünyada ilk kez Adığece gazete yayınlandı. Adığece ve Abazaca kitaplar bastırıldı. Latin ve Arap harfleri ile Adığece bastırılan çeşitli kitaplar Kafkasya'daki okullarda ders kitabı olarak okutuldu. Derneğin kadrosunda yer alan kişilerden ana vatana öğretmenler gönderildi.Şimali Kafkasya Cemiyeti, I.Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Mondros Anlaşması ile İstanbul'a giren İngiliz işgal kuvvetleri tarafından, Çerkes Teavun Cemiyeti ise 1923 yılına yani Cumhuriyet Döneminde kapatıldı.

CUMHURİYET TARİHİNİN İLK SÜRGÜNÜ OLMALI

Peki sürgünler yaşandı mı o dönemde?

1918 yılında İstanbul'da kurulan Çerkes Kadınları Teavun Cemiyeti(Çerkes Kadınları Yardımlaşma Derneği), İstanbul'da örnek bir özel okul açtı ve 'Diyane' -Annemiz- adıyla Türkçe-Adığece bir dergi yayınladı. Örnek okul İngiliz işgalinde, dernek 1923 yılında kapatılmıştır. Çerkes Ethem'in hain ilan edilmesinden sonra, çeşitli iddialar gündeme getirilerek 1922 Aralık ayından1923 Mayıs ayına kadar Manyas ve Gönen çevresindeki 14 Çerkes Köyü sürgüne tabi tutuldu. Orta ve Doğu Anadolu'ya sürgünler gerçekleşti. Daha sonra ilan olunan kafile geridönüşleri mümkün olabildi.

Cumhuriyet döneminde hepimizin bildiği gibi 'Yurttaş Türkçe konuş' vb. sloganlarla ulus-devlet oluşturma çabasına uygun politikalar izlendi. Çerkes halkları kendi ana dilleri ile konuştukları için para cezası ödemek durumunda kaldı. Çerkes dilleri ile anılan köy isimleri, coğrafi isimler değiştirildi. Soyadı kanunu ile kendi sülale isimlerini kullanamaz oldu Çerkesler.

Kendi kimliklerine yönelik baskılar sürerken Çerkesler ne yaptı?

1950'lere kadar belli bir baskının sonucu sessizlik dönemi yaşandı. Cumhuriyet Dönemi ilk dernekler 1950 lerdekuruldu. Onlar da Kafkas dernekleri olarak kurulabildi, Çerkes adını alamadılar.

Özetlenen bütün bu gelişmeler, kimlik politikasını da özetlemiş oldu sanırım. Çarlık Rusyasının canakıyarak imha politikası, Anadolu'da asimilasyonla imha politikası ile yer değiştirdi.

Vubıhlar'ın dilini konuşabilen insan kalmadı. Anadolu bir dile mezar oldu. Fransız araştırmacı George Dumezil (ve öğrencisi Charachidze), 'Son Vubıh' olarak anılan Tevfik Esençile, O' nun ölümüne dek çalışarak Vubıh dilinin alfabesini oluşturdu. 'Son Vubıh', bir sürgünün sonucudur, insanı ürperten bir tanımlamadır. Vubıhlarbütün olanlara inat yaşama sıkıca tutunuyor ve kimliklerini geleceğe taşımaya çalışıyor.

Geleceğe taşıma sürecinde yeni anayasadan beklentiler nelerdir?

Öncelikle değerli bulduğum bir çalışmayı söylemek isterim. Bu ülkenin renklerini oluşturan birçok halktan insanlar bir araya geldik, birini unuturum diye korkarım ama söylemem de gerek; Laz, Pomak, Rum, Gürcü, Çeçen, Adıge, Ermeni, Abaza, Oset, Hemşinli, Süryani, Alevi ..birçok halk. 'Halkların Anayasası' dedik ve ortaklaştığımız konuları Meslis Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na gönderdik. Özetle;

"Bizler, ülkemizin farklılıklarıyla yan yana, eşit, özgür, kardeşçe ve barış içinde yaşamak isteyen, bugüne kadar verili anayasalar ve resmi ideoloji tarafından yok sayılan, asimilasyon, aşağılama (tahkir), inkâr veimhaya uğrayan halklarından insanlarız.

Onurumuzu, dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü, inançlarımızı özgürce geliştirebileceğimiz koşulları yaratmak, halklar arası kardeşlik ve dostluğu bugünden topraklarımıza egemen kılmak, gelecek nesillere tarihi ve kültürüyle barışık bir ülke bırakmak sorumluluğuyla, 'topraklarımızdaki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik ve kültürel haklarınıanayasal güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa' dan yana olduğumuzu ve taleplerimizin takipçisi olacağımızı beyan ederiz. Vatandaşlık tanımı olmamalı ya da soydaşlık temelinden arındırılmalı, hiçbir etnik kimliğe dayandırılmamalı, ülkemizdeki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik, siyasal ve kültürel haklarını güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa inşa edilmelidir. Anayasada içinde ırkçılık barındıran ya da çağrışım yapan hiçbir ifade olmamalıdır.

'ANADİLLERE YÖNELİK ÇEKİNCELER KALDIRILMALI'

Her halkın kendi özelinde talepleri vardır diye düşünüyorum..

Tabi ki her halkın kendi özelinde farklı talepleri de söz konusu. Çerkesler açısından bakıldığında kimliğin yaşaması, geleceğe taşıması. Arşivlerden (Genelkurmay arşivleri dahil) deşifre edilmesi gereken taleplerimiz var: -Osmanlı-Çarlık Rusyası arasında, Çerkeslere / Kafkasya'ya dair anlaşmalar, Özellikle Çerkeslerin Osmanlı topraklarına yerleştirilmesine dair anlaşmalar, Çerkeslerin yerleşimleri, kimlerin nereye yerleştiği bilgileri. Kültürle ilgili sosyal kültürel araştırmalar yapılmalı, üniversitelerde Kafkas Tarihi, Dil ve Kültürüne yönelik birimler oluşturulmalı, dil ve edebiyat enstitüleri kurulmalı. Gerçek demografik yapıyı ortaya koyacak araştırmalar yapılmalı. Ülke genelinde dil envanteri oluşturulmalı. Çocuk Hakları Sözleşmesine konan, anadillerine yönelik çekinceler kaldırılmalı. İtham edici resmi tarih tezleri yerine (Çerkeslwr açısından özelde Çerkes Ethem ve 150’likler konusu) bilimsel, sivil ve objektif bir perspektifle tarih yeniden yazılmalı.

Ya Kafkasya'ya yönelik talepler?

-Anavatan Kafkasya'daki soydaşlar ile kültürel, ekonomik ve sosyal ilişkiler geliştirebilmek için devletler arası ilişkilerde gerekli adımlar atılmalı. Çifte vatandaşlık için gereken yapılmalı. 1864 Sürgünü'nünÇerkesler açısından yarattığı tarihsel travmanın hatırlanmasını sağlayacak resmi bir adımın atılması -örneğin özel gündemli bir meclis oturumu ve neticesinde bir bildiri ve sembolik bir anıt. Abhazya'ya doğrudan deniz ulaşımının sağlanması, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarının tanınması, sıralanabilir.

Son olarak ne yönde mesaj iletmek istersiniz?

Tarihin en pahalı Olimpiyat projesi üzerinden Çerkes Soykırımı'nı, 150. yılında, Soçi'de tarihin kara deliğine yollama hayali kuran Rusya'ya, tam da karşısında dikilerek haykıracak gücü kendimizde buluyoruz: "21 Mayıs direnişin ve dirilişin günüdür. Unutmadık, unutmayacak ve unutturmayacağız" Yaşadığımız dünya ülkelerinin her birinde, soykırım mirasını devralan Rusya Federasyonu'na, ülke ve dünya kamuoyuna sesleniyoruz:  " Çerkes Soykırımı tanıyın!"

PAZAR GÜNÜ SOKAKTALAR

20 Mayıs Pazar günü, Dünyanın farklı ülkelerindeki çok sayıdaki Çerkes,  Rus konsoloslukları önünde tepkilerini ifade edecek.

İstanbul: Türkiye'deki Çerkesler ise tüm derneklerin ortak katılımıyla,  21 Mayıs "direnişimizin ve dirilişimizin günüdür" diyerek 20 Mayıs Pazar günü 13.00'da Taksim Tramvay durağında buluşarak Rusya Konsolosluğu'na yürüyecek.

Berlin'deki eylem bilgileri de şöyle:
Tarıh : 20 Mayıs 2012 (Pazar)
Saat : 11.00-13.30.. 11.00: Brandenburg Tor (Parizer Platz) önü.. 12.00: Parizer Platz´dan Rusya Konsolosluğu'na yürüyüş...
12.15 ile 13:30 arası Rusya Büyükelçiliği önü.
Yer: Rusya Büyükelçiliği karşısı: Ont Unter den Linden 63-65 Berlin-ALMANYA

Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Page 1 of 23

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery