Çok sayıda tarihi romana imza atmış olan büyük yazarımız Meşbaşe İshak 80. doğum yılı nedeniyle İstanbul ve Ankara'ya davet edilerek okuyucularıyla buluşturuldu. Meşbaşe İshak'ın şiir ve romanlarını sevenler yazara büyük ilgi gösterdi.

Biz de değerli Nart okurları için Meşbaşe İshak'la konuştuk. 80 yaşına girmiş olmasına rağmen dinçliği, idealistliği, yazma - anlatma tutkusu, temiz ve gür Adığecesiyle bizi kendine bir kez daha hayran bırakan bu ünlü yazarımızla yaptığımız söyleşiyi ilgi ile okuyacağınızı düşünüyoruz.

Yazı yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Çocukluğumda, dedemin bahçesinde (kışları haç'eşinde ) insanlar toplanırdı. Haçeşe gelen yaşlılar, masallar söyler, Nart Destanlarını anlatırlar, konuşmalarını atasözleri ile süsleyerek söylemek istediklerinin anlaşır ve etkili olmasına özen gösterirlerdi. Büyüklerimizin hemen hemen her gün bıkmadan usanmadan anlattıkları olayların başında Adığe-Rus savaşları geliyordu. Sürgün hakkında anlattıklarını bana duyurmak istemezler, fısıldayarak konuşurlardı. Ben de meraklıydım, oları dinleyebilmenin bir yolunu bulurdum. Dedemin akıllı ve güzel konuşuyor olması, tarihimiz konusunda malûmat sahibi olması yetişmemde etkili oldu. Yedi yaşında okula girdim. Derslerimizi Adığece yapardık. Öğretmenim Peneşu Yusuf'du. Kendisi Mısır El Ezher Üniversitesi'nde okumuştu. Beni üçüncü sınıfa kadar o okuttu. Yazmaya teşvik etmek için o günkü hava durumunu, günün olaylarını yazılı olarak anlatmamızı isterdi. Çocukların anlatım gücünü geliştirmek için öğretmenlerimiz bu tür metotlar izlerdi. İlk işittiğim şiir Nart Sosruko'nun şiiri idi. Benden yaşça büyük olan ağabeylerim, diğer öğrenciler Sosruko şiirini makamla okudukları zaman çok etkilenirdim. İlk olarak Hatko Ahmet'in şiirlerini okudum. Hatko Ahmet Adığe literatürünün temelini atan kişilerdendir. 1945 yılında ikinci dünya savaşı bitip, savaşa katılan askerler köye geri döndükleri zaman köyde bir toplantı yapılmış, -zaferi kutlama- toplantıda gördüklerimden çok etkilenmiştim. Eve geldiğimde gördüklerimi nesir olarak yazmıştım. O şiirim kitaplarımda yer alıyor.

Yeteneğinizi bu şekilde mi fark ettiniz, bu kadar çok üreten, bu kadar güzel şeyler ortaya çıkaran bir yazar olarak sizce yazmak için sadece yetenek yeterli mi, yeteneği geliştirmek için nelere ihtiyaç var, çok eser meydana getirmenin sırrı nedir?

Yazmak için bir yetenek olması lazım ama o yeteneğin olup olmadığını insan kendisi de bilmez. Ben de bilmiyordum, söyleyecek bir şeyim yok onla ilgili. Yazmak, insan yaradılışında olan bir özelliktir sanrım. Mensup olduğu halkın duygu ve düşüncelerini anlamıyor, halkının üzüntülerini, sevinçlerini paylaşmasını bilmiyorsa insan yazamaz. Önce bu duyarlılığa sahip olmak lazım.

Kendime sürekli sorduğum üç soru var. Bu sorular felsefenin de peşinde koştuğu sorular: İnsan neden dünyaya geldi? İnsan doğup büyüdükten sonra nereye gidiyor, nereye yöneliyor? Bu gittiği, yöneldiği yerde ne yapacak? İşte bu sorulara cevap arıyorum; tabi verilen cevaplar gerçekçi olmalıdır, inandırıcı olmalıdır. Altmış yıldır bu üç sorunun cevaplarını düşünerek, vermem gereken yanıtları dikkate alarak yazıyorum. Şunu da söyleyeyim, bu sorulara hala tatmin edici bir cevap bulmuş değilim. Yanıtım olsaydı yazma eylemim de biterdi sanırım.

Çocukluğumda evimizin çitinden baktığım zaman sadece komşunun evini görürdüm, çitin üzerine çıkıp baktığım zamanda daha uzakları görme imkânı vardı. Yerle göğün birleştiği noktada ne vardır? Hep onu merak ederdim, şimdi de ediyorum.

Yazma eylemim bitmedi. Sekseninci yaşımda anılarımı yazdım. Şimdi sürgünü yazmak istiyorum, ağırlıklı olarak diaspora yaşamını…

Anılarımı yazdığım bitirdiğim halde halen sorumluluğum bitti, işim bitti diye bakamıyorum. Halen bir şeyler yapmak mecburiyetindeymişim gibi geliyor bana, merak içerisindeyim. Çeşitli dillerde yayınlanmış 112 kitabım var. Yazdığım artık yeter diye otursam da olur ama acaba bir şeyi eksik mi bıraktım, acaba yazmadığım bir şey kaldı mı, değinmediğim bir sorun, bir konu kaldı mı? diye sürekli bir endişe içerisindeyim. Bu endişe yeniden beni yazmaya itiyor.

En çok yazmak istediğim, beni en çok üzen Adığe halkının başına gelen büyük felâket. Bütün Adığelerde Adığelik bilinci olmalı, Adığe dilini hepimiz öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz ve dilimizin gelişmesi için her alanda kullanmalıyız. Korumalıyız dilimizi. Dünyada birçok halk var, biz de onlardan biriyiz. İyi, güzel yanlarımızı, dertlerimizi, problemlerimizi diğer halklara da anlatmalıyız. Adığeleri öne çıkaran güzel özellikleri, güzel adetleri var. Genç yaşlı ilişkileri, kadın erkek ilişkileri, küçüklerle büyükler arasındaki ilişkiler… Bunları diğer toplumlara iyi anlatabilmemiz, iyi gösterebilmemiz lazım. Bizim en önemli özelliğimiz bunlar. Adığeler dünyada en eski halklardan birisi. İnsan yoktur ki beşikte yatıp, mezarı olmasın. Ulusların yaşamı da insan yaşamına benziyor. Bizde yaşlı bir ulusuz, yok olmamamız için neler yapmamız gerekir? Geleneklerimizi, davranış şekillerimizi, toplumsal ilişkilerimizi gösterebilmeli, anlatmalıyız. Bunu yapmazsak yok oluruz. Amaç edindiğimiz, olmasını istediğimiz her şeye sahip olamadık. Küçük bir halk da olsak, biz de mücadelemize devam ediyoruz. Bizi bütün dünya tanımalı, bilmeli.

Meşbaşe İshak nasıl yazıyor, yani yazarken nasıl bir ruh halinde oluyor?

Bugün buraya geldik, burada oturuyor, konuşuyoruz. Ben şu anda dahi yazacağım şeyleri düşünüyorum. Sizinle konuşurken bile bundan sonraki kitabımda ne yazacağımı düşünüyorum. Bu düşünceler hiç beni bırakmıyor. Rüyamda da aynı şekilde yazdığım şeyleri görüyorum, yazdığım şeyleri düşünüyorum. Bu ölüme kadar devam edecek bir şey.

Eserlerin kalıcı olması için toplum tarafından, insanlar tarafından beğenilmesi, sevilmesi lazım. Beğenmezse kapağını açar kapatır, işte onun için endişeleniyorum. Örneğin, romanlarda geçen kahramanları iyi insan, kötü insan diye karakter yapısını kendin belirtmeden, anlatım şekli ile okuyucu direk kendisi anlayabilmeli. Sen doğrudan söylememelisin.

Her gün yazıyorum. Sabah erken kalkıp yazıyorum. Müslümanlar nasıl abdesti alıp namaza otururlarsa bende kendi çalışma masama oturup yazıyorum. Yazar tek bir insan, tek bir kişidir. Ona hiç kimse yardım edemez. Annesi, babası, kardeşi, çocuğu ona destek verecek, yardım edecek kimse yoktur. Seksen yaşıma geldim, uzun bir ömür yaşadım. Ama halen tüm yazmak istediklerimi yazdığımı düşünmüyorum. Amaçladığım şeylerin gerçekleşmesi için Tanrıya yalvarıyorum, 'yardımcı ol, iyilik et bana' diye. Müslümanların en önemli olan ayetlerini üç kere okuyorum. Yazmaya oturduğumda bir güç kalemimin yazmasını sağlıyor. Tanrı yardım ediyor diye düşünüyorum.

Yazmaya ne kadar zaman ayırıyorsunuz? Başka meşguliyetleriniz de var…

Gençken bir günde on beş, on altı saat oturup yazar, çalışırdım. Şimdi on saat çalışıyorum. Böyle söylüyorsam on saat yazdığımı sanmayın. Her gün bir sayfa yazıyorum. Dört ayrı derginin baş redaktörüyüm. Her gün işe gidiyorum. Her bir dergi için beşer kişi görevli. Bütün onların yazdığı şeyleri teker teker kontrol ediyorum. Kendi kitaplarım dışında bunlarla da uğraşıyorum. Sosyal sorumluluklarım da var. 1958'den 2011 yılına kadar Adıgey, Krasnodar, Sovyetler Birliği parlamentosunda milletvekilliği yaptım. Halen bu tür çalışmalarım var. İnsanlarla karşılaşıyoruz, buluşuyoruz, toplantılara gidiyoruz, beni davet ettikleri yerlere gidiyorum. Sadece Adığeler ile değil, Ruslarla da buluşmalarımız oluyor. Yunanlılarla, Tatarlarla toplantılarımız oluyor. Ama toplantı kiminle olursa olsun her yerde Adığelerin sesini duyuruyoruz.

Kitaplarınızda yarattığınız kahramanları nasıl oluşturuyorsunuz. Bunları oluştururken beslendiğiniz kaynaklar neler? Zane Seferbiy, Şırandıko Brzeç, Nekras Mişk, Şerel'ıko Nağo vs. meselâ. Tarihi roman yazdığınıza göre kahramanlarınız tarihin bir döneminde, olayın geçtiği zamanlarda yaşadıklarını sanıyoruz.

Tarihten alıyorum bütün konularımı, gerçeklere daha yakın oluyor. Arşivlerden yararlanıyorum. İstanbul'da da başka yerlerde de Adığeler ile ilgili çok fazla arşiv var. Kafkas halkları içerisinde en çok arşivlerde belgesi olan Çerkesler. Bu arşivdeki belgeleri okuduktan sonra yazacağım romanı düşünüp oluşturuyorum. Sadece Ruslar değil bizimle savaşan Rus Kazakları da anlatıyorum. Romanlarımı yazarken, tarihi olayları verirken hiçbir zaman için kanı, gözyaşını teşvik edecek şekilde bağlamıyorum sonuçlarını. Romanlarımı bu şekilde yazmıyorum, kanlı kamaları göstermiyorum romanlarımda. Ben barışı seviyorum, savaşı değil. Halkların birbirine düşman olmaması için onlara dikkat ediyorum.

Romanlarınızda tekerleme ve atasözlerini çokça kullanıyorsunuz. Bu kadar atasözü, tekerleme vs. gibi folklorik öğeleri kendiniz mi derlediniz?

Annem bu atasözlerini sürekli bana öğretirdi. Annemden en az bin tane atasözü öğrendim. Ayrıca dedemin evine gelen diğer yaşlıları dinlerken onlardan da çok tekerleme ve atasözleri duydum. Bu şekilde romanlarıma bunları aksettirebildim. Çok atasözümüz var. Atasözlerinin bu kadar anlamalı ve zengin olması halkımızın bilgeliğine dayanıyor. Yazarken bu atasözleri aklıma geliyor, sonra ben onlara felsefe yüklüyorum.

Peki diasporadaki Adığelere ne söylemek istersiniz? Türkiye'deki Adığelerle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Her iki taraftaki Adığelere de söyleyeceğimiz söz aynı, gerek Türkiye gerek Kafkasya'dakilere: "Adığeliğinizi unutmayın, birbirinize saygınız olsun, büyüklerinize, küçüklerinize, diğer milletlere saygınız olsun". Bir Adığe atasözü: ''Yaşlısı olmayanın gencide olmaz'' der. Biz gençlerimize değer vermezsek, onlar da bize değer vermezler. Seni doğuran ana senin için çok şey yaptı; süt verdi, insan yaptı, eğitti, yetiştirdi. Belli bir yaşa geldiğin zaman anneyi babayı kaybediyorsun. Onların sana yapmış oldukları şeyleri bir daha senin onlara yapma şansın da kalmıyor. Annem ve babam için yapamadıklarımı şimdi çocuklarıma yapıyorum. Annem için yerine getiremediğim sorumluluklarımı çocuklarıma yaparak görevimi bu şekilde yapıyorum. Dünya bu şekilde devam edip gidiyor. ''Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır''diyor atasözü. Tatlı konuşmamız lazım, iyi sözler söylememiz lazım, olumlu şeylerden bahsetmemiz lazım ancak sevinç ve keder hayatta hep yan yana yürüyor. Çocuk doğduğu zaman seviniyoruz, biri öldüğü zaman üzülüyoruz. Bir gün güneş doğuyor hava gayet güzel açık, ertesi gün bakıyorsun bulutlar gökyüzünü kaplamış yeniden kötü bir hava hâkim olmuş fakat tekrar güneş doğuyor, tekrar bulut geliyor. Yaşamda da bu şekilde iyi ve güzel şeyler ard arda gelerek devam ediyor.

Dünyada yüzlerce halk var, kimi büyük kimi küçük, nüfusları itibarîyle. Bir ulus olarak yaşamak istiyorsan dünyada, bu dünyada yaşayan diğer uluslarla bir anlaşmaya varabilmen, onlarla bir uyum sağlaman lazım. Adığelerin kat ettiği tarihi yola baktığımız zaman, mutlu, huzurlu olaylar da var, çok üzücü, kederli olaylarda var. Ama daha çoğu üzücü, kederli olaylardan müteşekkildir. Ulusumuz iki parçaya ayrıldı: halkımızın bir kısmı Rusya Federasyonu içinde kendi vatanında yaşıyor; diğer bir kısmı da Türkiye'de. Zorla, istemeyerek kendi vatanlarından koparılıp, denizleri aşarak bilmedikleri, tanımadıkları bu ülkede yaşamak durumunda kaldılar. Bu ülkenin halkları bizimle ekmeklerini, sularını paylaştılar. Türkiye'de yaşayan Adığeler yaşadıkları bu ülkeyle bir uyum sağlamalı. Ancak hiçbir şekilde Adığeliğini kaybetmemeli, unutmamalı. Adığelere kucak açan bu ülkeye, halklarına teşekkür etmemiz lâzım. Bizimde yaşadığımız ülkelerin hükümetlerine teşekkür ettiğimiz zamanlar oluyor. Öncelikle kendimize teşekkür etmeliyiz ki bu dünyada bir varlık, yaşama mücadelesi verdiğimiz için.

(Söyleşi sırasında masa üzerinde bulunan Nart dergilerinden birinin kapağı dikkatini çekiyor ünlü yazarımızın. Nart dergisinin 78. Sayısının kapağında bulunan bu yıl kaybettiğimiz Abhazya eski Devlet Başkanı Sergey Bagapş'ın fotoğrafına bakıyor uzun uzun… "Arkadaşımdı" diyor… )

Adığe Abhaz kardeşliği ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Çok çok eski cağlarda tek bir ağaçtık. Fakat ağaç büyüdü dal budak saldı, kökünden fışkıran filizler de ayrı ayrı ağaç oldular. Abhazya'ya gittiğim de adet, gelenek ve yaşam şekillerini gördüğüm zaman, bazen kendimi Adığey'in bir köyünde zannediyorum. Fakat zaman ve toplumların karakterlerinin oluşmasında etkili olan faktörler bizi dili ve ulusal karakteriyle farklı halklar haline getirdi. Abhazlar güç duruma düştüklerinde onların yanına ilk koşan Adığeler oldu. Çok insanımız can verdi Abhazya'da. Ben de o zamanlar destek verdim. Dört kişi Moskova'ya gittik. Bütün görüşmek istediğimiz insanlarla buluştuk, görüştük. Milletvekillerini Rusya milletvekillerini hem Abhazya'ya hem Gürcistan'a sorunun çözümüne katkı sağlamaları için gönderdik. Gürcistan her ne kadar saldırdıysa da, Abhaz halkının direnci sayesinde topraklarını ele geçiremedi. Benim yaptığım destek ve yardımın karşılığı olarak Bagapş'ta beni Abhazya'ya davet etti ve ülkesinin en değerli madalyasıyla beni onurlandırdı. Abhazya Akademisyenleri Birliğine beni de aldırdılar. Üç gün konuk ettiler. Büyük bir toplantı yaptılar, parlamento binasında şiirlerim okundu, insanlar kalabalıktı, bana değer verdiler. Arzınba'yı da iyi tanıyorum. Arzınba ile yana yana Rusya parlamentosunda oturduk, çalıştık. Birbirimize yardım ederek, birbirimize destek çıkarak yaşarsak daha iyi olur. Kardeşimiz onlar.

Bize zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz.

Rica ederim, ayrıca şunu da söylemek istiyorum. Sekseninci yaşım dolayısıyla İstanbul'da Ankara'da beni ağırlayan, misafir eden herkese, değerli okurlarıma çok müteşekkirim. Her iki yerde de beni karşılamalarından, bana değer vermelerinden çok çok mutlu oldum, çok teşekkür ediyorum.

M. İshak: "Benim romanlarımı genç, yaşlı birçok insan okuyor hatta yolda durduruyorlar, bilmediğimizi öğretin diyorlar, Kazaklar, Ruslar onlar da teşekkür ediyorlar. Şuna dikkat ediyorum yazarken hiçbir zaman kılıcımdan kan damlamıyor. Yani toplumları, insanları birbirine kışkırtmayı aklımın ucundan geçirmedim, geçirmem de. Çünkü okuyan gençler kinle, nefretle büyüyecekler, oda uluslar arasında halklar arasında olumsuzluklara, düşmanlıklara neden olacaktır. Size de aynı şeyi tavsiye ediyorum, nerede yaşarsanız yaşayın insanlarla barış içerisinde, sevgi ve saygı içerisinde yaşamayı sürdürelim."

Mevlüt Atalay: “Ishak'ın bütün şiirlerinde savaş var ama savaşı anlatmıyor. İnsanların geleceğe umutla bakması, birbirlerini sevmeleri, saygı duymalarına önem veriyor İshak. Adığe tarihini tarihçiler kadar hatta onlardan daha iyi bilen bir yazar. Meşbaşe İshak 'ı okumadan Adığe tarihi hakkında fikir yürütmek, yorum yapmak büyük bir eksiklik olur. ”

İbrahim Çetaw: “Meşbaşe Ishak'ın yaşamı sadece edebiyat çalışmalarıyla geçmedi, onun dışında yaptığı toplumsal politik alanda önemli çalışmalarda da bulundu yaşamı süresince. Sovyetler döneminde Adıgey ve Krasnodar Kray'ın parlamentolarında ve 1989 yılında Sovyetler Birliği parlamentosunda milletvekili olarak görev yaptı. 1983 yılından beride Adıgey Yazarlar Birliği başkanı, Rusya Yazarlar Biriliği başkan yardımcısı aynı zamanda Bağımsız Devletler Topluluğu Yazarlar Birliği yönetim kurulunun da üyesi olarak da görev yapıyor. Yazarlar birliği başkanı iken diğer yazarların yetişmelerine, diğer yazarlarında önemli eserler vermelerine katkıda bulundu, onlara ön ayak oldu. 1983 yılında o göreve geldiği zaman yazarlar birliğinin dokuz tane üyesi vardı, bugün ise otuz beş tane üyesi var. Birçok Adığe yazarı İshak'ın görev döneminde Adıgey'in onuru gibi, Adıgey'in saygın yazarı gibi önemli devlet madalyalarını, önemli devlet nişanlarını almıştır. Yazarların adına müzeler açıldı, yazarların yaşadıkları yerlere onların anı levhaları yapıldı, yazarların isimleri sokaklara, caddelere verildi. Bunların hepsi sayın üstadımızın yazarlar birliği başkanlığı döneminde yaptığı önemli işler arasında. Onun dışında tabi bu ülkede toplumsal, politik gerek edebiyatla ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı önemli nişanlar, madalyalar, armağanlar kazandı. Bunlardan kısaca bahsetmek istiyorum:

Adıgey, Kabardey -Balkar ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyetleri'nin halk yazarı, Sovyetler Birliği, Rusya Federasyonu ve Adıgey Cumhuriyeti'nin devlet edebiyat ödüllerini aldı. Ayrıca büyük Rus yazarları: Şovolov, Ostrovski ve Fadeyev adına düzenlenmiş olan edebiyat ödüllerini aldı. Ülke edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Rusya Federasyonu'nun ikinci, üçüncü, dördüncü derecedeki devlet nişanlarını aldı. Halkların dostluğu ve barış nişanları ve Adıgey Cumhuriyeti'nin en önemli nişanı: Adıgey onur madalyasının da sahibidir. Diğer yandan Dünya Çerkes Bilim Akademisi, Abhazya Cumhuriyeti Akademisini, Adıgey Devlet Üniversitesi ve Maykop Teknoloji Üniversitesi’nin fahri profesörüdür.”

Meşbaşe İshak'ın “Bitmeyen Umutlar”, “Taş Değirmen” adlı romanları Yenemıko Mevlüt Atalay tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve KAFDAV tarafından yayınlanmıştır. “İki Esir” adlı romanı da yakında yayınlanacaktır.

Nart Dergisi 84. Sayı

Çerkes Ethem’in hayatını sinema filmine çekecek olan dünyaca ünlü Çerkes asıllı yönetmen Muhitin Kandur, ’Amacımız tarihi yeniden yazmak değil. Ancak Ethem olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmayabilirdi’ diyor.

Türk seyircisi onu tek kanallı yılların efsane dizisi ‘Bonanza’ ile tanısa da, ünlü yönetmen Muhittin Kandur bugünlerde ‘Çerkes’ filmi ve şu anda üzerinde çalıştığı ‘Çerkes Ethem’ filmi nedeniyle yakından takip ediyor.

Kafkasya’dan sürülen Kabardey bir aileye mensup olan Kandur’un ataları o dönem Osmanlı toprağı olan Ürdün’e yerleşmiş.

Çocukluğunda Ürdün’de sürgün hayatı yaşayan Çerkes Ethem’in hayatına dair pek çok hikaye dinleyen Kandur, Çerkes Ethem'in, Ürdün'de ev hapsinde bulunduğu dönemde babasının da Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı olduğunu söyledi. Kandur: 'Babam, Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı iken Tuğuj Emin isimli Çerkes asıllı yaverini, dil problemi yaşamaması için ev hapsinde bulunan Çerkes Ethem'in yanına görevli olarak vermiş. Tam 1,5 yıl Ethem'in başından geçen her şeyi öğrenmiş, not almış. Ben de daha sonra Rusya'ya kaçan Tuğuj Emin ile 15 gün görüşerek bu 1,5 yıl içerisinde öğrendiği herşeyi anlatmasını istedim. Anlattıklarını ses kaydına aldım. Bu notları da kitaplaştırdım.' diyor.

Muhittin Kandur, ‘Çerkes Ethem’ projesi ile ‘Çerkes’ filminin yarattığı tartışmalar ve daha bir çok konuda Focushaber’e çok özel açıklamalarda bulundu...

-Çerkes filminin hikayesinden bahseder misiniz? Neden Çerkes?
Açık söylemek gerekirse, bu filmi yapabileceğimize ben de pek inanmıyordum. Neden diyecek olursanız, henüz böyle bir filme hazır değildik. Ancak Ürdün’de ulusal sinemayı geliştirmek için kurulan Royal Film Academi diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum birkaç film denemesi yaptıysa da başarılı olamamıştı. Kurumun başkanlığını ise Prens Ali yapıyordu. Beni Ürdün’e davet etti ve Ürdün sinemasını dünyaya duyuracak bir film yapmamı rica etti.

Bu tekliften çok memnun oldum ama ‘tek bir şartım var’ dedim. Temayı kendim seçersem böyle bir film yapabileceğimi söyledim. Prens Ali, tema konusundaki tercihimi sorduğunda,“Çerkesler Ürdün’e neden ve nasıl geldiler, bugün Ürdün’de yaşayan bir çok Çerkes bile bunu bilmiyor. Gökyüzünden düşmedi ya bu halk. Bunu anlatmak isterim” dedim. Arapların ve Çerkeslerin hikayelerinin anlatıldığı bir film olmasını önerdim ve Prens Ali bu fikri çok beğendi.

Ancak filmin isminin ‘Çerkes’ olması konusunda tereddütleri oldu. Bu bir Ürdün hikayesiydi aslına baktığımızda. Ancak filmin adı Çerkes olduğu zaman, dünyaya bu filmi izletebilir ve Çerkesler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayabilirdik. Uluslararası festivallere bu isimle katılmak, Çerkes halkının tanınması açısından çok faydalı olabilirdi. Dünyanın büyük bir bölümü, bugüne kadar adlarını duymadığı, dillerini duymadığı Çerkeslerin dilini ve kültürünü tanıma fırsatı da bulmuş olurdu.  Az da olsa bu konuda bir katkım olmasını istedim. Ancak tabi ki bazı küçük zorluklarla karşılaştık.

-Ne gibi zorluklar bunlar. Filmin yapım süreciyle ilgili mi?
Evet filmin yapım aşamasında. Ürdün’de Çerkesce konuşacak oyuncular bulmak mümkün olmadı. Nalçik tiyatrosundan 9 oyuncu getirdim film için. Filmde kullanılan bir çok aksesuar ve teknik cihazları ve teknik ekipten bazı kişileri Moskova’dan getirdik. Filmi bu şekilde tamamladık. Beğenen de çok oldu beğenmeyen de oldu.

-Bir sanat eserinin, özellikle bir sinema filminin beğeneni kadar beğenmeyeni de olacaktır tabi..
Kesinlikle. Beğenmeyen Çerkesler ise büyük çoğunlukla, bu filmde bir soykırım hikayesi görmek isteyenler . Böyle düşüneler de var. Ancak benim anlatacağım hikaye bu değildi.

-Özellikle filmin gösterime girdiği Kayseri’de bu türlü pek çok eleştiri olduğunu öğrendik. Türkiye’de de yakın tarihle ilgili yapılan filmlerde bu tür tartışmalar sıklıkla yaşanıyor. 
Evet. Bir film yapıyorsanız, bu tür tartışmaların olmaması kaçınılmazdır.

-Film nerelerde gösterime girdi?
Çerkes Film, Monaco film Festivali’nde 7 ödül aldı.  Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Cleveland Film Festivalinde gösterime girdi ve yaklaşık 8 bin kişi filmi izledi. Bir kez gösterileceği halde, yoğun istek üzerine 3 kez filmin gösterimi yapıldı. Bugüne kadar hiç duymadıkları bir dil, farkında olmadıkları bir kültürle karşılaşmış olmaları karşısında büyük bir hayret yaşadılar. Söylersem belki güleceksiniz ama, filmimizi Hindistan, Malezya, Avustralya gibi ülkeler satın aldı. Bu ülkelerde şimdiye kadar Çerkeslerin kim oldukları aslında hiç bilinmiyordu.
Filmin Almanya , Fransa ve İspanya gibi ülkelerdeki festivallere katılması için görüşmelerimiz sürüyor. Avrupa’da bazı festivallerde gösterilecek ve o ülkelerde gösterime girecek. BBC filmimizi istiyor. Filmimiz dünyada yolunu buldu ve ilerliyor. Artık bu film için bir ajans kurmamız zorunlu hale geldi. Kanada’dan filmi istiyorlar, Avustralya’ya filmin satışını internet üzerinden gerçekleştirdik. Filme olan bu ilgi, doğrusu beni cesaretlendiriyor. Bu bir Hollywood prodüksiyonu değil ancak hikayesi ve anlatımı ile ilgi gören sıcak bir film oldu. Bunun bir nedeni de, filmdeki oyuncuların başarılı performansları. Gerek Çerkes oyuncular, gerekse Arap oyuncular performansları ile çok büyük beğeni topluyorlar. Tarihi bir hikaye olması da ilgiyi arttırıyor. Filmin geçtiği mekanları ve dekorları yeniden canlandırmamız da ilgiyi arttırıyor.

Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin filme ilgisi nasıl oldu?
Ürdün’de yaşayan Çerkesler arasında da filmi eleştirenler oldu. “Çerkesleri nasıl böyle gösterirsin?” diye şikayetler aldım. Onlar, pırıl pırıl Çerkeskaların içinde, parıldayan kamaları ile Çerkesleri resmetmemi istiyorlardı. Aylarca aç susuz yol giden muhacirleri bu şekilde göstersek ne kadar inandırıcı olurdu ki? O dönemde yazılanları büyük bir dikkatle inceledik. Sürgün sırasında yemek temin edebilmek için kamalarını satan insanlar vardı. Böyle bir gerçeği göstermemek gerçeğe ihanet etmek olurdu.

-Türkiye’de de sinema ve televizyon sektöründe de Çerkes kökenli bir çok isim var. Yönetmen, aktör ve senaryo yazarı. Ancak bu kişiler, tam da bu sizin bahsettiğiniz nedenlerle olsa gerek, Çerkeslerin hikayelerini anlatmaktan imtina ediyorlar. Örneğin Çerkes filminde anlatılan Çerkes genci ve Arap kızı arasındaki aşk hikayesi, Türkiye’ye uyarlandığında yine tepkiye neden olabilir. 
O hikaye aslında filmin içinde çok da önemli değil. Böyle bir hikayeyi kullanmamdaki neden, Çerkes gelenekleri ve Arap gelenekleri arasındaki uyuşmazlığı gösterebilmekti. Bu tema sinemanın da edebiyatın da vazgeçemediği evrensel bir tema aynı zamanda. Ürdünde de bir çok Arap genç kızı bu temaya tepki gösterdi. “Neden bir Arap kızını bir Çerkes genci ile evlendirdin?” diye tepki gösterdiler. Ürdün’de de Arap kızları genellikle Arap gençleri ile evliliği tercih ediyorlar çünkü. Açıkçası ben yine de bu kadar tepki çekeceğini tahmin etmemiştim.

Söylediğim gibi, tek amacım iki kültür arasındaki çatışmayı göstermekti.

"ETHEM OLMASAYDI, BELKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DE OLMAYACAKTI"

-Peki Çerkes Ethem filmine gelecek olursak, o filmde böyle bir aşk hikayesi olacak mı?
Bu tür bir hikaye değil ama, Çerkes Ethem’in hayatında çok önemli yeri olan iki kadının öyküsü bu filmde yer alacak. Ethem’in aşık olduğu iki kadın. Biri Bandırma’da gençliğinde açık olduğu bir Çerkes kızı. O kadının çocukları da hala hayatta. Ethem o kadınla evlenemedi ve başka birisiyle evlendi o Çerkes kızı. Bununla ilgili başka bir iddia daha var. Evli bir kadının Çerkes Ethem’e aşık olması anlatılıyor. Ethem’in o kadının kocasını idam ettirdiği de iddia ediliyor. İdamın nedenin bu olduğu ne kadar doğru, bunu tabii ki kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bu tür rivayetler söz konusu ve filmimizde de bu iki kadında yer alacak. Tabi ki senaryo şu anda tamamlanmış değil. Ethem’in karakteri çok kompleks bir karakter. Kişiliğinde sürekli iyinin ve kötünün çatışması söz konusu. Bu sadece Ethem’e mahsus bir durum da değil. İnsan yapısının vazgeçilmez bir unsurudur da aynı zamanda. Ancak Ethem , tam bir Çerkes karakteridir. O döneme baktığımızda, Türkiye çok olağanüstü bir dönemden geçiyordu. Büyük bir badire ile, bir işgalle karşı karşıya idi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda başrol oynayan 3 ismin hikayesi anlatılacak bu filmde: Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Çerkes Ethem. Bir lider, bir politikacı ve bir savaşçı. Bu süreçte Atatürk ve İnönü’nün rolü bilinmesine rağmen, Çerkes Ethem’in rolü pek bilinmiyor. Oysa Ethem olmasaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti belki de bu sınırlar içinde ve bu haliyle olmayacaktı.

-O dönem Kurtuluş Savaşı içinde yer alan diğer Çerkes kökenli liderler de yer alacak mı filmde?
Türk Kurtuluş Savaşı’nda sadece Ethem yoktu. Pek çok Çarkes vardı. Bunu tarih de yazıyor. Ancak Cumhuriyetin kuruluşunun ardından bir ulus-millet yaratmak için o dönem diğer etnik gruplar görmezden gelindi. Çerkeslerin hak ettiklerini almaması biraz da bundandır. Ancak gerçekler sonsuza kadar saklanamaz. Şimdi o vakit geldi.

-Anzavur da olacak mı filmde?
Evet. Anzavur da olacak tabi. Eğrisiyle doğrusuyla, Ethem de dönemin önemli aktörleri de bu filmde yer alacak. Hiç kimse, mutlak iyi veya mutlak kötü değildir. Bunu sadece tarih bu şekilde yazar. Biz insan hikayelerini anlatacağız. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu kim, nasıl belirliyor?

-Tabi ki tarihi yazanlar…
Aynen öyle.

-Türkiye’de son zamanlarda Kurtuluş Savaşı dönemi, Atatürk, İnönü ve diğer dönem aktörlerinin rolleri yeniden tartışmaya açıldı. Yakın tarih, yeniden tartışılmaya başlandı. Filmin böyle bir tartışmaya da yol açacağını düşünüyor musunuz?
Biz bu tür tartışmaların tarafı olmak istemiyoruz. Sadece Ethem’in ve Çerkeslerin bugüne kadar pek bilinmeyen rolünüe sinemanın diliyle dikkat çekeceğiz. Amacaımız tarihi yeniden yazmak değil.

-Böyle bir filmi Türkiye’de gösterime sokmakta zorlanacağınızı düşündünüz mü?
Kültür Bakanlığı’ndan onay aldıktan sonra filme başlayacağız. Gerekli bütün yasal izinler alınacak. Ayrıca filmde kimseyi de karalamayacağız. Mustafa Kemal’i kötü gösteren bir film olmayacak filmimiz. Zaten ben Atatürk’ün büyük bir lider olduğuna ve güçlü bir kurduğuna inanıyorum. Burada Ethem’e ve Çerkeslere kötülük yapan İnönü olmuştur. O da kendi kişisel ikbali için. İkinci Adam olmak için, Ethem’le bir rekabet içindeydi ve Çerkes Ethem o dönem daha çok sevilen bir liderdi. Ancak İnönü, Etehem’in Atatürk’ü devireceğini ve onun yerine geçeceği yalanına Atatürk’ü de inandırmayı başardı. Bu senaryoya Atatürk’ü inandırmak için çok zekice planlanmış olması gerekiyordu. İsmet İnönü de zeki bir politikacıydı. Ethem ise politikadan anlamıyordu. İşte bu yüzden kaybetti.

Bana göre Ethem’e en büyük zararı da ağabeyi Reşit Bey verdi. Reşit, tez canlı, delidolu ve pek düşünmeden konuşan biriydi. Ethem’i dolduran da reşit oldu. Çerkeslerde büyüğün sözünün geçerli olması gelenektir. Ancak o günkü koşullarda, sözü geçen küçük kardeş Ethem’di. Reşit de, bu yüzden kompleksli davranıyordu. Bu durumu ancak biz Çerkesler anlayabiliriz. Filmde bu çelişkiler de yer alacak.

-Çerkes Ethem Ürdün’de iken kardeşleri ile hiç irtibat kurdu mu?
Reşit, Ürdün’e Ethem’i ziyarete geldi. İki kardeşin Ürdün’de beraber çektirdikleri bir fotoğraf da var bende.

-Peki Çerkes Ethem ile Mustafa Kemal arasındaki bu yakın ilişki nasıl bozuldu?
Ethem’in hain ilan edilmesi aslında büyük bir komplo ile sağlandı. Mustafa Kemal ve İnönü Kütahya’da bir araya geldi. Ethem’in de o toplantıya katılması gerekiyordu. Ancak, Ethem’e o toplantıya giderse öldürüleceği, kendisine tuzak kurulduğu istihbaratı gönderildi. Bu haber büyük bir infiale neden oldu. 2 bin asker İnönü’nün kuvvetlerine saldırmak için Ethem’den bir emir bekliyordu. Eğer Ethem izin verseydi, büyük bir iç savaş çıkardı. Bu da en çok işgal güçlerinin işine yarardı. Ama Ethem buna izin vermedi. Kendisnin ülkeyi terk etmesi durumunda bir kardeş kavgasının önüne geçeceğini düşündü. Zaten uzun süredir mide rahatsızlığı çekiyordu. Amacı Almanya’da gidip tedavi olmaktı. Bunu için kardeşini Yunan kuvvetlerine gönderdi. Burada Yunanlılarla bir protokol yapıldığı iddia ediliyor. Ama bugüne kadar böyle bir protokolün belgesi hiç yayınlanmadı. Çünkü ortada yazılı bir protokol yoktu. Reşit gitti ve “Kardeşim hasta, Almanya’ya güvenli bir şekilde geçmesi için izin istiyoruz” dedi.

Ancak daha önce de söylediğim gibi, Reşit Bey düşünmeden konuşan, patavatsız biri olduğu için Yunanlılara “Kardeşim artık Türkler için savaşmak istemiyor. Türkler de artık Ethem’i istemiyorlar” diyor. İzmir’de bulunan İngiliz işgal kuvvetleri müfettişi, “Sakın Ethem’in geçmesine izin vermeyin” dedi. Ethem’in direnişi bırakmasından çok memnun olan Yunanlılar ise bu duruma bir anlam veremediler. Onlara göre Ethem’den kurtulmak, savaşı kazanmak anlamına geliyordu.. Ancak İngilizler Ethem’in Anadolu’da kalması durumunda İsmet İnönü’ye bağlı birliklerle Ethem’in birlikleri arasında bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorlar ve bunun kendileri için daha faydalı olacağını öngörüyorlardı. Ancak Yunanlılar “Ethem belasından” kurtulabilmek için geçişine izin verdiler. İşte bunlar yazılmıyor. Biz filmimizde bunları anlatacağız.

-Yani Nazım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye Destanı’nda anlattığı gibi atlarıyla, askerleri ve silahlarıyla Yunanlılara geçiş söz konusu değil” diyorsunuz..
O yazılanalr ve söylenenler tamamen propaganda. Yabancı kaynakların bir çoğu da bu konuda Türk kaynaklarını çoğaltmak dışında pek bir şey yapmadı.

-Yunan arşivlerinde Ethem’le ilgili belgelere ulaşabildiniz mi?
Pek çok belge ve rapor var tabi ki. Bunlar arşivler incelendiğinde görülecektir.

-Bazı Çerkes Sivil Toplum Örgütleri son dönemde, anadil ve kültürel haklar gibi taleplerini dile getirdiler. Türkiye’de birçok kesim “Çerkesler de nereden çıktı” şeklinde tepki gösterdi. Bu tür taleplerin genellikle Kürtlerden gelmesine alışkın olan entelektüel kesimler bile bu tepkiyi gösterdi. Sizin filminizin Türkiye’de yaşanan etnik temelli gerilim veya son yıllarda eklenen Kemalist-Muhafazakar çatışması ekseninde konuölandırılıp etiketlenmesi gibi bir kaygınız yok mu?
Ben filmimizin herhangi bir kesim için “anti” olmasını istemem kesinlikle. Türkiye’de sistemin de, toplumun belli kesimlerinin de anlamadığı gerçek şu; Türkiye’yi güzelleştiren bu etnik mozaik yapısı. Dışarıdna Türkiye’ye baktığımızda , bunu ne kadar büyük bir güzellik olduğunu görüyoruz. Onlarca dil, onlarca kültür bir arada aynı coğrafyada yaşıyor. Çerkesler de bu mozaiğin bir rengi. Biz bunun anlaşılmasını bekleyebiliriz ne fazla. Ancak her konuda karşıt düşünceler olabilir. Facebook’ta Çerkes filmine karşı da bir grup da kuruldu. Hem de Çerkesler kurdu bu grubu. Ben bunu da faydalı buluyorum aslında. “Bu insanlar neye karşı?” diye düşünenlerin, bu konudaki merakını arttıracaktır en azından.

-"Sürgün" filmine ne zaman başlamayı düşünüyorsunuz?
Önceliğimiz Çerkes Ethem filmi. Çünkü bu filmin prodüksiyonu bizim için daha kolay olacak. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın ve Avrupa Birliği’ndeki ilgili kurumların bu filme desek olmasını bekliyoruz. Ayrıca atv’nin de bu projede yer alması söz konusu. Diğer proje için ise böyle bir ortak yapım çok zor. Zaten Çerkes filmini de, tamamen kendi kaynaklarımla yaptım. Ancak “Sürgün” filmi çok daha büyük bir proje ve benim tek başıma finanse etmem mümkün değil. Sürgün filmi için, dünyada yatırım yapacak yapımcı bulmak da çok güç. O yüzden o filmi bizim, yani Çerkeslerin yapması gerekiyor. Filmi illa benim yönetmem de gerekmiyor. Zaten ben senaryolarımla meşgul olmayı daha çok tercih ederim.

-Yazmayı, yönetmekten daha mı çok seviyorsunuz?
Aslında yazmayı da yönetmeyi de seviyorum. Amca iki yıldır Çerkes filminin yoğunluğu nedeniyle  tek bir harf bile yazamadım. Lube de (eşi) bu duruma kızıyor. Yazmayı unutacaksın diyor. Ama o filmi de yapacağız. Senaryoyu yazmaya başlıyorum. Aslında benim en büyük hayalim, Çerkes film endüstrisini oluşturmak. Bunun da yapılacağı yer Türkiye. Bizim Ürdün’de de, Kafkasya’da da başka bir yerde de oluşturmamız mümkün değil . Çünkü bütün Kafkasya’da yaşayan Çerkesler’den daha fazla nüfus İstanbul’da yaşıyor. Türkiye’de sinema endüstrisi içinde Çerkes kökenli çok fazla kişi de var.

-Türkiye’nin en çok izlenen ve tartışılan dizilerinden biri olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin senaristi Meral Okay da Çerkes kökenli. Ama bugüne kadar hiç Çerkes hikayesi yazmadı. 
Evet, böyle bir çok isim var Türkiye’de.

-Sanırsam sizin de Çerkes filmi ile anlattığınız gibi, Çerkes hikayelerini anlatmanın zorluğundan da kaynaklanıyor bu durum. 
Bir Çerkes şarkısı der ki; Çerkes olmak zordur.  Bu sadece Çerkeslere mahsus bir durum da değil. Ancak gelişen iletişim çağında, bu hikayelerin daha kolay anlatılbileceği koşullar oluşuyor.

-Peki Türk sinemasını takip ediyor musunuz? Bildiğiniz ve takip ettiğiniz Türk yönetmenler var mı?
Türkiye’de çok başarılı sinemacılar var. Yurt dışında da, takdir edilen filmler çekiliyor. Ama açıkçası ben özel olarak çok da takip edemiyorum. Mehmet Aslantuğ ve Ezel Akay’la tanışma fırsatım oldu. İkisi de çok başarılı sinema insanları. Ancak Türk sinemasında benim gözlemlediğim kadarıyla temel bir sorun var. Hangi konu olursa olsun, genellikle yerel temalar işleniyor, evrensel temlar, evrensel mesajlar çok fazla işlenmiyor. Örneğin Çerkes filminde aslında anlatılan tema ‘barış’tı. Bu nedenle Monaco’da, da, Hindistan’da da, dünyanın başka ülkelerinde de izlenen ve beğenilen bir film oldu. Filmin başarısının tek nedeni tek başına, Çerkesleri anlatması değildi. Bu evrensel temayı da işliyor olmasıydı.

Türk sinemacılarında hikayelerinde evrensel temalara yönelmesi gerekiyor. Günümüzde artık, Hint filmleri Amerika’ya satılıyor. Çünkü bu evrensel temalara yöneldiler.

-Aslında Türk sineması için Çerkesler ve hikayeleri, bakir bir konu. Bugüne kadar pek bilinmeyen ve anlatılmayan pek çok hikaye var. 
Türkiye’debir Çerkes film endüstrisi oluştuğunda eminim bu konular da senaryolar ve filmler üretilmeye başlanacaktır.

-Çerkes Ethem’in çekimlerine ne zaman başlayacaksınız?
Senaryo tamamlanmak üzere, bu yaz çekimlere başlamayı planlıyoruz.

-Bütün çekimler Türkiye’de mi yapılacak?
Yunanistan ve Ürdün ayağı da olacak tabi. Ethem’in Ürdün yılları da olacak çünkü filmde.

-Türkiye’de bazı Çerkesler arasında şöyle bir söylem var. “Ethem hainlik yapmışsa, Çerkeslere hainlik yaptı. Onca Çerkesi öldürdü, idam etti” deniliyor. Siz de “Ethem Çerkeslere hainlik etti” diyebilir misiniz?
Hayır, Kesinlikle! Ethem için olsa olsa vatansever diyebiliriz. Çerkes Ethem bağımsız bir Türkiye için canını feda etmeye hazırdı. Bu uğurda Çerkeslerin canını feda etmekten de çekinmedi. Ethem’in bütün bu olaylardan sonra Ürdün günlerinde söylediği bir söz vardır.“Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Pişmanlık duyduğum tek şey, annemin cenazesine gidememiş olmam." Ethem Türkler için de Çerkesler için de hain değildir. Ama o günkü koşullarda, bazen cezalandırma konusunda sert davranmış olabilir. Bu da sadece Ethem’e mahsus bir uygulama değildi. İstiklal Mahkemelerinde yapılan uygulamalar da, Ethem’in yöntemlerinden çok da farklı değildi. Ethem özellikle Çerkes-Türk diye bri ayrım yapmadı. Kurtuluş Savaşı’na katılmayanları Türk-Çerkes demeden cezalandırdı. Bence Ethem çok tipik bir Çerkes karakteridir. Ethem demek, Çerkes demektir zaten.

KUZENİM BİLE 'BU FİLMİ YAPMA' DEDİ

-Ürdün, Kafkasya, ABD, Türkiye ve diğer birçok ülkede yaşayan Çerkesleri tanıma fırsatınız oldu. Buralarda yaşayan Çerkesler arasında, asimilasyona en az uğrayanlar hangileri sizce?
Bana göre Türkiye, Çerkeslerin en büyük vatanı. Kayseri ise bu vatanın başkenti, İstanbul ve Ankara’da yaşayanlar ise diaspora. (Gülüyor)  Kayseri’de gördüğüm Çerkesler, Kafkasya dışındaki bütün Çerkesler arasında dilini, kültürünü ve geleneğini en iyi koruyanlar. Doğruyu söylemek gerekirse, Ürdün’de her zaman değer gördük ve bizlere güvendiler. Çünkü Çerkeler genetik olarak güvenilir bir milletir. Hainlik yapmazlar, hırsızlık yapmazlar ve kandırmazlar. Bu dünyanın neresinde olursa olsun Çerkeslerin ortak özelliklerindendir.

Ancak Ürdün’de tüm bunlara rağmen asimilasyon daha yoğun yaşandı. Çerkes filmini yapacağım zaman “Lütfen bu filmi yapma, içlerinde yaşadığımız halkı üzebilirsin” dediler. Öz kuzenim, bana “Muhittin bu filmi yapma” dedi. “Tamam yapmayacağım” dedim ve filmi çekmeye gittim.

Evet Ürdün’de özgürlüklerimiz vardı doğru. Ama dil eğitimi tam anlamıyla yapılamadı. Bunun pek çok nedenleri var ama, en önemli neden alfabenin farklı olması.  Dünyada bütün Çerkeslerin kullanabileceği bir alfabeye geçilmesi, dil eğitiminin önündeki en büyük engeli kaldıracaktır. Önümüzdeki günlerde Ankara’da yapılacak sempozyumda tüm bu konuları tartışacağız.

Bu psikoloji bizim Çerkeslerde her zaman vardı. Tarihe baktığımızda da, her zaman başka milletlere hizmet etmekte istekli olduğumuz görülür. Bin yıl geriye gittiğimizde, Tatar Hanlarına hizmet etmişiz. Ama bir Çerkes lider ortaya çıktığında onu alaşağı etmişiz.

Ben bu anlamda Abhazlara gıpta ediyorum ve onları çok takdir ediyorum. Bir önderin etrafında birleştiler ve bağımsızlıklarını kazandılar.

 

Röportaj: Atakan Sönmez/FOCUSHABER

Kaynak: focushaber.com

McMaster Üniversitesi profesörü John Colarusso dünyada Adıge dilleri üzerinde uzmanlaşan birkaç dilbilimcilerden birisidir. Adıgeler ayrıca Çerkesler olarak adlandırılmakta azınlığı tarihi anavatanında Batı Kafkasya’da ve çoğunluğu – göçmenler olarak Yakın Asya’nın ülkelerinde, Amerika’da ve Avrupa’da yaşamaktalar. 

John Colarusso, dünya bilim çevrelerinde bir de, İngilizce’ye tercüme edilmiş tek çalışma olan antik Kafkas “Nartlar” destanlarını yazarı olarak ta tanınmaktadır.  Profesör Colarusso’nun benzersiz başarılardan bir tanesi de yok olmuş sayılan Ubıh dilini bilmesidir. 19. yüzyılda  Rusya’nın Kafkasya’yı kolinize etmesinin sonucunda, Soçi başkenti olarak Kafkasya’nın Karadeniz kıyısında yaşayan Ubıhlar bir Adıge etnik grubu olarak yok oldular.

John Colarusso “Amerika’nın Sesi” Servisinin Rusça bölümüne verdiği demeçte, Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün (MIT), ve de McMaster Üniversitesinin bir birinden bağımsız yaptıkları araştırmaların sonucunda, genetikte gerçekleşmiş keşifler hakkında bilgi verdi. Profesör Colarusso ile konuşmayı Fatima Tlisova yaptı.

Fatima Tlisova: Profesör Colarusso, hangi keşiflerden bahsedildiğini lütfen açıklayabilir misiniz?

John Colarusso: İki araştırmadan söz ediliyor. Bir birinden bağımsız, ama aynı alanların üzerinde yapıldı: Kuzey Hindistan’da, Merkez Asya’da, İslav bölgelerinde ve Avrupa’da. Araştırmaların bir tanesi McMaster Üniversitesinde yapıldı. Bu araştırma sonucunda genetikçiler, Hint-Avrupa dillerinde konuşan insanlara özgü Y-kromozomun (sadece erkek hattı üzerinden geçen bir gendir)  olağan üstü yüksek yoğunlaşmasını Kuzey-Batı Kafkasya’da Adıgelerde keşfettiler.

İkinci keşfi ise Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsü beraber yaptılar, son birkaç yılda mitokondriyal DNA (sadece kadın hattı üzerinden geçen bir gendir) araştırmaların üzerinde çalıştılar. Harvard’în ve MIT’in bilim adamları da beklenmedik bir sonuca vardılar - Hint-Avrupa geninin olağan üstü yüksek yoğunlaşmasını Adıgelerde buldular.

Böylece, her iki olayda, iki farklı kromozomun - Y-kromozomun ve mitokondriyal kromozomun bir birinden bağımsız olan ve bir birine bağlı olmayan iki genetik araştırmada, bilim adamları aynı sonuca vardılar: Hint-Avrupa geninin en yüksek yoğunlaşması Adıgelerde bulunmakta. Ama ortaya dilbilim ile bir çakışma çıktı, çünkü Abaza-Adıge dili Hint-Avrupa dilleri grubuna dahil değil.

Belirtmem gerek ki, genetik araştırmalardan çok daha önce bir hükme varmıştım, prehistorik döneminde Hint-Avrupalıların ana dili Rusların, Slavların, İngilizlerin, Yunanlıların, İtalyanların ve diğerlerin bugün Adıgelerin, Ubıhların, Abazaların konuştukları dille identik sayılmasa bile ama çok yakındı.  Bazı Hint-Avrupa bilim adamları benim hükümlerimi inandırıcı buldular, onların içinde dünya biliminde otorite sahibi insanlar bulunmakta Harvard’da Sanskrit profesörü, Chicago Üniversitesinde dilbilim profesörü. Diğerleri teorimi tamamen reddetti, bu da dilbilim keşifleri için gayet normaldir. Hint-Avrupa dalı ile uğraşanlar çok tutucular, yeni iddiaları çok ağır ve yavaş kabul etmekteler.

Yinede, benim teorim genetik bir doğrulamayı buldu. Hint-Avrupalıların bir şekilde Kuzey-Batı Kafkasya ile bir bağlantıları olduğu sonucuna çok daha önce Sovyet arkeologları varmıştı. Böylece elimizde, ortak bir sonuca varan, tamamen birbirinden bağımsız üç tane araştırma yönü bulunmakta dilbilimi, Sovyet arkeolojisi ve iki tane genetik araştırması ABD’de ve Kanada’da. Avrasya’nın prehistorik dönemine daha derin bir şekilde bakabilmemiz için gerçek bir şansımız oldu. Bence bu haber dünyanın haber ajanslarının birinci sayfalarında olması gerekiyordu.

F.T.: Bilimin dışında, genetik araştırmaların potansiyel olarak milliyetçi iddiaları kışkırtabileceğinden çok tehlikeli olduğuna dair toplumun içinde oldukça yaygınlaşmış bir düşünce bulunmakta. Buna da tarihte örnekler bulunmakta. Yalnız sözlerinizden ortaya çıkıyor ki tüm insanlar kardeştir. Sizce ney daha iyi: genetik hakkında konuşulsun mu yoksa susulsun mu?

J.C.: Bu soruyu bana sorduğunuza çok sevindim. Hint-Avrupa araştırmaları 18-19. yüzyıllarında başladı. Araştırmaların başlaması, ulus iddiası ve ulusal devletlerin ortaya çıkış zamanı ile aynı oldu. Ve bu araştırmalar, ulusal devletleri desteklemek için kullanıldı. Bu araştırmaların açık ana mesajı tüm insanlar birbirine derin kökler ile bağlı olmalarına rağmen, halkları bölmek için kullanıldı. Bu süreç asıl çılgınlığa, Nazi rejiminde, Hitler’in Almanyasında ulaştı, aryalar ile ilgili sloganlarla ve şeytani planlarıyla. Genetikte, sadece bir güneş tutulmasıyla kıyaslanabilecek, alçakça bir istismardı. İnsanların artık bu konular hakkında konuşma isteği kalmamıştı, genetik bir şeytan silahı gibi algılanmaya başlandı.

Ancak, benim öğretmenlik tecrübemde karşılaştığım şey, bugünkü gençlerin genetiği tamamen farklı bir şekilde algıladıkları, çünkü gençler artık farklı bir çağda yaşamakta. Onların artık İnternet’i, Facebook’u ,Twitter’i var. Onların düşünme şekli, bağlı oldukları ulusla veya devletle sınırlı değil. Onlar dünyanın insanları. İleride belki bunun politik bir etkiside olabilir, çünkü hükümetler bu yeni gerçeklere göre devlet yapısını değiştirme zorunluluğu ile karşı karşıya kalacaklar, mesela bu yeni insanlara hangi yönetim formu uygulanabilir?

Bu yeni çağ için genetik, artık bir bölücü değil, tam tersi birleştirici bir faktördür. Ve bugünün mesajının içeriği bir ulus kibir iddiası veya bir ulusun başka bir ulus ile tartışması değil. Ve dünyanın genetik ve dilbilim haritasına baktığımız zaman, antik insanların Kafkasya’dan tüm dünyaya yayıldıklarının açık tablosunu görüyoruz. Birileri tabi ki diyebilir bu bir yanılsamadır, ama ben bu tablodan eminim.

Bu, prehistorik dönemin sırlarının üzerindeki perdeyi kaldırma fırsatıdır ve daha önce hiç hayal bile edemediğimiz kadar hepimizin birbirimize çok daha açık kültürel ve kan bağlığımızın olduğunun bilincine varmaktır. 

F.T.: Nasıl olabilir ki, koca medeniyetler yok olurken  prehistorik zamanlarından küçük bir halk varlığını koruyabildi?

J.C.: Adıgeler tarihi ve coğrafi öyle bir pozisyonda olmuşlar ki, içlerine neredeyse her imparatorluk, her sürü girip geçti. Binlerce senevarlığını sürdürmek için, kimliğini, dilini ve kültürünü korumak için savaşmak zorunda kaldılar.

En yakın komşularına baksak bile - Ruslara, Çerkesçe’den geçen bir sürü kelime var. Mesela, “tamada” Çerkesce’nin “Thamade” kelimesinden çıktı, anlamı başkan veya önde gelen. “Uzkiy” kelimesi ve Çerkesce “uz” aynı anlamı taşımaktalar. Ve böyle kelimelerin sayısı çok. Bu da demektir ki, Rus ulusu ulusal devletinin, imparatorluğunu kurma ihtiyacı olmadığı ana kadar, bu iki halk arasında çok yakın, akrabalık bağları vardı. Yeni Rusya’nın imparatorluk politikası, Çerkesler için dev bir faciaya dönüştü, ben eminim ki, bu Rusya içinde de korkunç bir faciaydı. Özellikle Çerkesler (Adıgeler) için bu çok hüzünlüydü, neredeyse tamamen yok edildiklerinden.

F.T.: Belirttiğiniz gibi, çok az Çerkes kaldı. Bu genetikteki ve dilbilimdeki yeni keşifler Çerkesler için bir şey anlamına geliyor mu, bu halkın geleceği nasıl oluşacak?

J.C.: Ümit ediyorum ki, bu keşifler büyük halkların bu küçük halka olan tavırlarını değiştirecek, ümit ediyorum ki büyük halklar Adıgelerin korunmasına özen gösterirler , en azından bu insanların dünya uluslarının oluşumunda, dilbiliminde ve kültürlerinde oynadıkları rolü için. Bunun örneği -  kayaya zincirlenen Prometeus. Bu imge, eski Yunan mitolojisine hiç şüphesiz Çerkes (Abaza-Adıge) mitlerden gelmiştir. Biraz daha geç tarihten bahsedersek, Venedik ile Çerkesya arasında olan yoğun ticaret ilişkilerin sonucunda, 1200 sene önce İtalya’nın kuzey-batısında tam Çerkes yerleşim yerleri oluştu. 

Veya Hint-Avrupa araştırmalarında kabullenen “arya” terimi bir inceleyelim. Dilbilim araştırmaları bunun Adıgelerin öz adı ile ilişkisi olduğunu açığa çıkarttı. Orijinal ismin seslenişi “ariyhe” olarak geçiyor. Bu terim Hint-Avrupa dillerinde hiçbir anlamı yok, ama proto-batı-kafkasya (Abaza-Adıge dillerin bilimin işaretlemesi ) diline başvurursak “arya” kelimesinin anlamını buluyoruz basitçe “insanlar” olarak tercüme ediliyor. Eğer sizde metni varsa ve nasıl okunacağını biliyorsanız, her şey apaçık oluyor. Söz ettiğimiz metinlerin yaşı da 6000–7000 yıllıktır. 

F.T.:  Şuanda Rusya’da Çerkesler ile ilgili çok zor süreçler sürmektedir, Çerkeslerin 19. yüzyıldaki olayları Soykırım olarak tanınması için taleplerinden ve Rusya devletinin bu talepleri ele almayı  reddettiğinden dolayı. Düşünceniz nedir, taraflar için bu durumdan uygar bir çıkışı yolu var mıdır?

J.C.: Eğer bu son keşiflerin pozisyondan geriye bakılırsa, açığa çıkacaktır ki – Çerkesler (Adıgeler) ve Ruslar (Slavlar) basit bir dille anlatsak – kardeşler.

Tabi ki, yaklaşan Soçi’deki 2014 Olimpik Oyunları Çerkeslerin duygularını şiddetlendirdi, etnik temizliğin ve soykırımın tanınması için talepleri, bu da Rusya devleti ile ilişkilerini daha da zorlaştırdı. Tabi ki, Çerkes ve Rus halkı negatif bir yola koyulabilir ve farklı iki tarihi ve farklı iki mirası konuşabilir. Ama onların alternatif bir yolu da var –pozitif bir fırsat gibi bunu görebilirler. 

Ruslar gene de, Kafkasya’da kalan küçük bir Çerkes grubuna dilini ve kültürünü koruma imkanı verdi. Diasporadaki Çerkesler, hayatlarını kurdukları devletlerin sadık vatandaşı olmalı. Ama bununla beraber kültürlerini kaybediyorlar. Rusya onlara kültürlerini korumaya yardım edebilirdi, tabi bu halkın korkunç trajedisinden dolayı resmi bir özür yapılacağının şartıyla.

Öbür yandan Çerkes diasporasına baktığımız zaman çoğunlukla politikada ve işte çok başarılı, yüksek eğitimli ve zengin insanlardır. Kafkasya’ya yatırımların gelmesine yardımcı olabilirler. Ayrıca Moskova’ya da yardım edebilirler, Kafkasya’da ki Çerkeslerle birlikte çok zor yönetim ve bağımlılık soruların çözümünde. Bence, anlayış ve ödün – karşılıklı bir zorunluluktur. Ve akıllı bir politik iradenin ortada olmasıyla, bu süreç eski ilişkilerin canlanmasına neden olabilir ve iki halka yeni bir ilişki çağına girmesini sağlayabilir, Rusların üzerinde gizli affedilmemiş bir suç hissinin yükü olmadığı ve Çerkeslerin de yok olma korkusu olmadığı bir yeniçağa.

Olayların başka bir gelişimi cepheleşme ve yeni korkunç bir trajedi getirebilir. Çok ümit ediyorum ki sağduyu ve politik iradesi, süreci pozitif çözümlerin arayışına götürecektir.

 

Fatıma Tlisova
Kaynak: Voanews.com
04 Nisan 2011
Çeviri: Cherkessia.net

Yapımcılar Hakkında:

Mutaz Jankot 13 yıldır profesyonel bir yönetmen olarak çalışan bir film yapımcısı ve film yönetmenidir. O şimdiye kadar 40'dan fazla film yapmış ve Kahire Film Festivali, Fas Film Festivali, Tunus Film Festivali, Montpelier Film Festivali gibi uluslararası film festivallerinde 6 uluslararası ödül almıştır.

Ashraf Jankot bir film yapımcısı ve o 16 yıldır bu alanda. O da 6 yıl El Cezire kanalında Grafik Bölümü başkanlığı yaptı.

HOME(Anavatan) Filmi nedir?

HOME(Anavatan), geniş film dünyasının çok farklı bir türü. O bir belgesel değil. Bize gerçekten şaşkınlık ve hayranlık verecek “Sözsüz bir sinema filmi”. Uluslar arası alanda sadece 6 film bu şekilde ve bu tarzda oluşturulmuş ve çekilmiştir. Umuyoruz bu 7. si olarak kabul edilir.

Kaç dakikalık bir film? Nerede çekildi ve Niçin?

Film 89 dakika.”1 saat 29 dakika”. Film Kuzey Kafkasya’da ki 3 ülkenin 103 bölgesinde çekildi.  ”Adıge Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyeti”. Filmi çekmede ki amaç kendimize şunu sormak: “Biz Çerkesler her yerdeyiz” basit bir soru “Biz Anavatanımızı mı kaybettik?”

Dünyada ki bütün Çerkesler “Diaspora ve aynı zamanda Kafkasya’da kiler” bu filmde vatanımızı daha önce hiç görmedikleri gibi görecekler, Güzel manzaralarını kastediyorum. Daha önce hiç görülmemiş hiç çekim yapılmamış birçok bölgede film çekimlerini yaptık. O görüntüler anavatanımızın bir cennet olduğunu gösteriyor. Tamam, o zaman gidelim görelim ve keşfedelim diyeceksiniz :)

Aynı zaman da filmde anavatanımızın farklı yanları da var. Sadece güzellikler değil. Savaş ve Ölüm gibi… İnsanlar izlediklerinden dolayı şoka uğrayacak.

Benim bazı yakın arkadaşlarım filmi izledi. Film hakkında onlardan gördüğüm bazı izlenimleri aktarabilirim. Onlardan bazıları izlediklerinden dolayı ağladı. Bu yüzden bana göre film sizin derinden duygularınıza dokunabilir. Ve bence ilk adım olarak bu iyi.

Milyonlarca Çerkes 1864den beri diasporada yaşıyor Nesiller geçti yeni nesiller anavatanın nasıl bir yer olduğunu görmediler, bizden alınanın ne olduğunu orada neler olduğunu bilmiyor. Filmin yollarımızı Anavatanımızla tekrar bağlayan derin bir çağrısı var.

“O sözsüz bir film” diyerekten ne kastediyorsunuz?

HOME(Anavatan) Filminin çok farklı bir hikâyesi var. Filmin izleyecek olan herkese kişisel mesajı var. Filmi Çerkesce Türkçe Arapça ya da Rusça çekmek ya da politik görüşler ekleyerek çekmek önemli değil. HOME(Anavatan) filmi izleyecek olanların kalplerine derin çağrışımlarla konuşacak ve Anavatanı anlatacak. Bu yüzden biz Çerkesler kendimizi soracağız neden oradan uzakta yaşıyoruz? Biz anavatanımızı mı kaybettik? Kaybetmediysek anavatanımız için bir şeyler yapacak mıyız?

Film Çerkes halkının muhteşem heyecanını ve Çerkes halkının acısını gösterecek. HOME Filmi Çerkesya’ya kendisi hakkında konuşması için fırsat vermeye çalışan samimi bir film. O güzelliği& savaşı, ölümü&yaşamı, aşkı& büyük kişisel fedakârlıkları anlatan bir hikâye. Bunların hepsini orkestra eşliğinde Çerkes müzikleriyle ve müthiş sinematik görüntüleri ile size sunacak… Filme hiçbir düşünce koymadık. Haydi, sadece izleyelim ve görelim Anavatanımız bize ne anlatmak istiyor.

Ekranda alt yazı ve ya seslendirme olmadan insanlar Filmi nasıl anlayacak?

Bence anlayacaklardır, çünkü düşünce çok basit. Orijinal düşüncesi sana bir şeyler anlatmaya çalışan bir resim tablosuna benziyor bu. Yapman gereken sadece derinlemesine bakmak ve sana anlatılanı anlamaya çalışmak.

Biz Kafkasya’ya kendisini anlatması için izin vermek istedik. “İyi yanları ve kötü yanları.”Biz kendi düşüncelerimizi bir anlatı ve ya alt yazısı şeklinde filme koymak istemedik. Çünkü fikirler önemli değil. Biz Kafkasya’nın bize anlatmak istediklerini duymak ve görmek istedik.

Filmi çekimlerini yapmak için ilk defa Anavatana gittiğimde sadece vatanın güzelliklerine vurgu yapmayı planlıyordum fakat daha sonra fikrim değişti çünkü kendimi buraya ait hissettim. Üzgündüm. Orada yaşamıyordum. Benim Büyük dedelerim bu vatanı kurtarmak için öldü. Anavatanım için bir şeyler yapmalıyım dedim. Sadece vatanın güzelliklerini gösteremem. Dünyanın duyması ve anlaması için daha derinden şeyler göstermeliydim. Dünyanın duyması gereken büyük bir mesaj var. Bilinçsizce kendime şu soruları sormaya başladım; “Ben Anavatanı mı kaybettim?” “Onlar anavatanımı benden aldılar mı?"

Bu sorular önem kazandı ve oradan da bir filme dönüştü. Sizi Anavatanda ruhsal bir seyahate çıkartacak (deneyim yaşatacak) bir film yaptık. Ve bu deneyim bizi derinden etkileyecek ve bize mutluluğu, mutsuzluğu, aşkı, kaybetmeyi, kazanmayı, iyiyi, kötüyü ve umutlarımızı hissettirecek.

Kaç insan Filmin kendilerine ne anlatmaya çalıştığını anlayacak?

Bence Çerkesler Kafkasya’yı çok iyi biliyorlar, Anavatanın onlara anlatmak istediğini çok kolay ve hızlı bir şekilde anlayacaklar ve belki Kafkasya’dan uzak Kafkasya ile ilgisi olmayan az da olsa bazı Çerkesler olabilir. Bundan sonra(filmi izledikten sonra)  kökenlerini öğrenmek için, nereden geldiklerini öğrenmek için ve anavatanlarını öğrenmek için onlar kendilerine sorular sorup cevaplar aramaya başlayacaklar. Çünkü kim anavatanını geçmişini inkâr ederse o kişiler utanç içinde ölecektir.  

Bu film sadece Çerkesler için mi?

Hayır, sadece Çerkesler için değil. O herkesin duyması gereken uluslararası mesaj içeren bir film. Film yayınlandıktan sonra Amerika’da ki Avrupa’da ki ve Asya’da ki Film Festivallerine katılacağız ama ne bir yarış için ne de bir ödül için. Orada, bir noktada Film Çerkes’lerinin sesini yüksek sesle dile getireceğini ve Dünyanın bizi anlamaya ve dinlemeye başlatabileceğini umuyoruz. Bu yüzden projenin her yere ulaşması için tüm Çerkes’lerin desteğine ihtiyacımız var.

Yani bu Film Çerkesya (Çerkes Anavatanı) hakkında herkese bir fikir mi verecek? Ve Teaserlarda (Fragmanlar da) korkunç dehşet verici filmin içinden bazı sahneler gördük bu konuda ne diyeceksiniz?

Biz bu Filmi sadece fikir vermek için yapmadık… Hayır… Biz bu filmi bir mesaj vermek için yaptık. Evet, Yerli Çerkes’lerin (Anavatandakilerin) anavatanı elde tutmak için kaybetmemek için yaptıklarını gösteren bazı korkunç(dehşet verici) sahneler var.  Biz Filmin her yerinde tekrar tekrar soruyoruz. “Biz anavatanımızı mı kaybettik”

İkici Teaser (Fragman )dan karelerde Lenin Meydanı, kargalar, yıkılmış binalar ve Abhazya’daki savaş gibi bazı şeyler biraz ürkütücü olabilir. Ama diğer yandan Kafkasya’nın doğallığı gibi kareler var ve bunlar fon müziğiyle harika olacaktır.

Bu film size AŞKI ve ACIYI, SAVAŞI ve GÜZELLİKLERİ, UMUTLARI ve KEDERİ, KAZANMAYI ve KAYBETMEYİ vb. anlatacak.

Yani filmi izleyenler Anavatanın her iki yönünü de izleyecekler.

Yani bize neyi göstereceksiniz? Korkunç ve Tahrip olmuş Kafkasya’yı mı?

Hayır,  sadece mahvolmuş ve dehşet veren Kafkasya’yı göstermeyeceğiz. Siz anavatanın tam manasıyla nasıl bir yer olduğunu göreceksiniz.  Orada neler olduğunu neler yaşandığını göstereceksiniz. Fakat herkesin yapabileceği tipik yoldan değil, Eğer Kafkasya’yı anlatan bir film yapacaksan bu doğru değil. Hayır.  Çok yaratıcı bir yöntem olan sinema diliyle “Resim Dili” olmalı bu.

Filmin gösterimini nasıl yapmayı planlıyorsunuz? DVD ya da sinema salonları yardımıyla mı? Belki internete yükleme yaparsınız?  Kısacası nasıl olacak?

HOME (Anavatan) filminin yayılımı ile yakında bütün bilgileri bir web sitesinde yayınlayacağız.  Gösterimi nasıl olacak filmi nasıl satın alabileceğiniz ile ilgili, tüm bilgileri.

HOME(Anavatan) filminde Çerkesce konuşan kahramanlar var mı?

Evet, filmde Çerkes kahramanlar var ama onlar konuşmuyor. Bu Çerkesler birçok şeye maruz kalıyorlar ve onlar anlamanız için size birçok şey gösterecek. Tekrardan filmi izlerken ağlayan yakın arkadaşlarıma dönecek olursam onlar bana Anavatan için bir şey yapmadıklarından dolayı kendilerini çok kötü hissettiklerini söylediler ve “Keşke orada yaşasak ve ya yaşamak için tekrar oraya dönebilsek.” dediler

Aynı zamanda yerlerde(manzaralar) “filmin içindeki bölgeler” de filmin kahramanlarından. Onlar olayları yönetecek ve daha önce anlatılmamış hikâyeleri anlatacak film içinde ki karakterlerden.

HOME(Anavatan) filmi bizi hep içimizde yankılanan o saf, katıksız Çerkes düşünde bir yolculuğa çıkartıyor. Bu öyle bir yolculuk ki hiç sona ermesini istemeyeceksiniz…

Lisans eğitimini 1987‟de Arizona Devlet Üniversitesi‟nde Rus dili üzerine yapan Dr. Walter Richmond, 1994 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi‟nde Slav dilleri ve edebiyatları konusunda doktorasını bitirdi. 1995 yılından beri Occidental College‟de Rusça, edebiyat ve sanat konuları başta olmak üzere petrol siyaseti ve dağılan Sovyetler Birliği‟nin Müslüman halkları üzerine ders veriyor.

Circassian World: Akademik bir çalışma konusu olarak Çerkesleri seçmeniz nasıl gerçekleşti? Bu kararı vermenizde etkisi olan kişi, kitap ve olaylardan biraz bahsedebilir misiniz?.

Richmond: Benim Kafkasya çalışmalarına ilgim edebi konularla başladı. 1997‟de Mihail Lermontov‟un “Zamanımızın Kahramanı” adlı romanında Rusların Çerkeslere bakış açısını analiz ediyordum. Araştırmamın odağını tarih konusuna çevirdikten sonra The Journal of Genocide Research‟tan (Soykırım Araştırmaları Dergisi) “Karaçay Sürgünü” konusunda bir makale yazma teklifi aldım. Neticede bir değil iki makalelik malzeme toplamıştım. Daha sonra Kuzeybatı Kafkasya üzerine bir kitap yazmaya karar verdim, zira Kuzeydoğu Kafkasya ile karşılaştırıldığında bu konuda çok az çalışma olduğunu gördüm. Kitabın hazırlık aşamasında, geçmişe gittikçe doğal olarak Çerkesler daha büyük rol oynamaya başladı.

Çerkesler üzerine yaptığım çalışmalarda Prof. John Colarusso büyük ilham kaynağı oldu. Onun heyecanı ve Çerkeslere yardımcı olmaktaki kararlılığı benim kendi kararlılığım üzerinde büyük etki yarattı. Çerkesler üzerine yazmamasına rağmen, Otto Pohl‟ün baskıya uğramış tüm halkları yorulmadan ve taviz vermeden savunması bana her zaman ilham kaynağı oldu. Bugüne kadar Kafkasya üzerine yazılmış birçok güzel kitap okudum, fakat aralarında en çarpıcı olanı Yakov Gordin‟in “Kafkasya: Toprak ve Kan” (Kavkaz: Zemlya i krov) adlı kitabıdır. Bu çalışma Rusya hükümetinin, Kafkasya sorunuyla başa çıkmak için kapsamlı hiçbir planının olmadığını ve Petersburg ile sahadaki ordu komutanları arasındaki iletişim kopukluğunu ana hatlarıyla özetlemektedir. Gordin ayrıca bu kitabında, Rusların Çerkeslerin örf ve adetleri, davranışları ve toplumsal yapıları hakkındaki bilgisizliğini ve bu bilgisizliğin hiç yaşanmaması gereken bu savaşın şiddetinin artmasındaki önemini vurgular.

Circassian World: ABD‟de Çerkeslere yönelik akademik ve siyasi ilgi düzeyi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Richmond: Böyle bir ilginin neredeyse hiç olmadığını söyleyebilirim! Çerkesler hakkında yaptığım her konuşma öncesinde dinleyicilere onları (Çerkesleri) tanıyıp tanımadıklarını sorarım ve genellikle bu bilgiye sahip olanların oranı sadece yüzde birdir. Bu azınlık da genellikle Çerkesler hakkında çok yüzeysel bilgiye sahiptir. Bana göre, Çeçen sorunu siyasi çevrelerde Kuzeybatı Kafkas halkları üzerindeki bütün ilgiyi Çeçenya üzerine yönlendirmiştir.

Circassian World: Avrupa ve ABD‟nin Kuzeybatı Kafkasya‟ya ne tür bir ilgisi var? Bu ilgi sadece güvenlik konusuyla mı sınırlı?

Richmond: Avrupa‟nın ilgisi hakkında yorum yapamam, fakat ABD‟nin ilgisi Orta Asya ve Bakü‟den gelen petrol boru hattını korumakla ve özellikle de Rusya‟yı mümkün olabildiğince olayın dışında tutmakla sınırlıdır. Ayrıca ABD, güvenlik sorunlarına karşı ileriyi göremeyen bir yaklaşım sergiler ve sadece durum gerçekten kritik noktaya geldiğinde olaya ilgi gösterir. Kuzeybatı Kafkasya‟daki güvenlik sorunu petrol sevkiyatını etkilemediği sürece ABD orada olup bitenlere hiç ilgi göstermeyecek.

Circassian World: Sizce ABD‟nin Çerkeslere ve Kuzey Kafkasya‟da meydana gelen son gelişmelere dair en doğru yaklaşımı ne olabilir?

Richmond: Uygulanabilecek en iyi politika, Rusya Fedarasyonu ile güçlü ekonomik bağlar kurmak ve NATO‟nun genişlemesini durdurmaktır. Haklı olup olmadığı tartışılır, ancak Rusya hükümeti ABD‟nin petrol sevkiyatını Rusya topraklarını bypass ederek sağlamaya çalışmasını ve NATO‟nun genişlemesini kendisi için bir tehdit olarak algılıyor. Bu yüzden Rusya siyasetinde ABD‟ye karşı katı ve sert bir tutum giderek güçleniyor. Bu durum ABD‟in Rusya‟nın demokratikleşme ve azınlık hakları konusundaki uygulamaları üzerinde etki sahibi olma şansını neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Kademeli olarak ekonomik işbirliğine ve dayanışmaya yönelme, Rusya‟daki tüm ilgili tarafların daha demokratik ve etnik azınlıkların haklarına daha duyarlı olacağı bir ortamı yaratabilir.

Circassian World: Batı dünyasında ne Abhazlar ne de Çerkesler iyi tanınmasına rağmen, yorumcular genellikle Çerkes davasına sempatiyle bakarken Abhaz mücadelesine antipatiyle yaklaşıyorlar. Bu konu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Richmond: Öncelikle ABD‟deki birçok yorumcu ABD‟nin Gürcistan‟da Saakaşvili rejimine yönelik tutumunu destekliyor ve bu nedenle Abhazya için olumsuz bir imaj çiziyorlar. Bunun ötesinde üç farklı sorun olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, Çerkesya‟dan çok daha büyük olması nedeniyle Rusya genellikle saldırgan devlet olarak görülüyor ve bu durum Çerkeslere sempati duyulmasına neden oluyor. Öte yandan Gürcülerin göreceli olarak daha az nüfusa sahip olmalarından ve kendilerinden daha büyük komşuları tarafından işgallere uğrayıp olağanüstü zorluklar yaşamış olmalarından dolayı onları saldırgan taraf olarak görmek daha da zor. İkincisi, insanların çoğu sadece yakın tarihe bakarak Abhazları bölgede bir azınlık olarak görüyor ve onlara neden özerklik verilmiş olduğunu anlamıyor. Abhazların neden kendi topraklarında azınlık olarak yaşadıklarına dair tarihsel nedenleri sorgulamıyorlar ya da basit bir biçimde bu tarihsel nedenlerin konuyla ilişkisi olmadığını düşünüyorlar. Üçüncü ve son olarak da, Gürcüler Abhazya‟nın askeri zaferlerini “etnik temizlik” olarak göstermekte oldukça başarılılar. 

Circassian World: Rusya Federasyonu içerisindeki etno-federal konumlarını korumak ve geliştirmek için Çerkesler hangi fırsatları yakalamalılar?

Richmond: Nihai olarak birleşik bir Çerkesya‟nın olması gerekiyor, fakat bu uzun bir mücadele gerektirir. Rusya‟nın federal yapısının baştan aşağıya reforme edilmesi gerekiyor ve ancak bu şekilde Çerkesler amaçlarına ulaşabilirler. Fakat şu anda içinde bulunduğumuz süreçte Çerkeslerin, Adıgey‟in statüsünün korunması mücadelesinde olduğu gibi, savunmacı bir pozisyon alarak bugün sahip oldukları hakları korumaya çalışması gerekiyor. Bunu yaparken de diğer etnik azınlıklarla işbirliği yaparak federal yapının reforme edilmesine uğraşmaları lazım. Aynı zamanda Adığe Hase türü yapılar daha bugünden “birleşik Çerkesya” için planlama yapmalı ve geçen aralık ayında olduğu gibi fırsat bulduğu her zaman bu projeyi anlatmaya çalışmalı. Değişim bazen hiç beklenmedik zamanda ve şekilde gelir ve uygulamaya hazır bir plana sahip olmak her zaman avantajlıdır. 

Circassian World: Çerkesçe yaşamaya devam edecek mi? Bu dilin yaşamasını sağlamanın en doğru yolu nedir?

Richmond: Bence Yahudilerin ne pahasına olursa olsun kendi dil ve kültürlerini korumakta gösterdikleri direnç ve kararlığa Çerkesler de aynı düzeyde sahipler. Bunu sağlamanın en sağlam yolu, doğal olarak, birleşik Çerkesya‟yı kurmaktır. Ancak yukarıda da söylediğim gibi bu amaca ulaşmak zor ve uzun bir süreç olacak.

Circassian World: Sizce Çerkesler, özellikle de diaspora Çerkesleri, Ruslara yönelik olarak yanlış ya da duygusal yaklaşımlar içerisinde mi? Eğer öyleyse bu tip algılamalar başlı başına yeni sorunların kaynağı olabilir mi?

Richmond: Diaspora Çerkeslerinin yaklaşımları üzerine bu konuda yorum yapacak kadar bilgi sahibi değilim. Ancak Sovyetler döneminde muhacir olan başka grupları biliyorum ve bütün samimiyet ve iyi niyetlerine rağmen onların arasında siyasi sorunların çözümüne katkı sağlamayacak, gerçekçi olmayan yaklaşımları gördüm. Sanırım vatanından çok uzun süre uzakta kalanların ülkeleri hakkında romantik yaklaşımlarda bulunmaları doğal bir şey. Circassian World: Rusya‟nın Çerkeslere yönelik siyasetinde gördüğünüz pozitif yönler var mı? Richmond: Adıgey Cumhuriyeti hala varlığını koruyor, ki bu benim 2006 yılında kitabımın son bölümünü yazarken hiç beklemediğim bir şeydi.

Circassian World: Rusya‟nın Abhazya‟nın bağımsızlığını tanımasının kısa, orta ve uzun vadede Rus-Çerkes ilişkileri üzerinde nasıl bir etkisi olacağını düşünüyorsunuz?

Richmond: Rusya‟nın Abhazya‟yı tanıması ABD ile oynadığı jeopolitik oyunun bir parçasıydı ve Rusya Federasyonu açısından bu kararda Çerkeslerin bir yeri yok. Rusya‟nın Abhazya‟yı tanıması birçok Çerkes tarafından,kendi özerkliklerini genişletme hatta bağımsızlıklarını elde etme çabaları açısından iyiye işaret olarak alınarak bir umut ışığı oldu, fakat korkarım ki Çerkesler hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Circassian World: Çerkesler özelinde Kuzey Kafkasyalı halklar arası ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Çerkes-Oset ya da Çerkes-Çeçen ilişkileri gibi...

Richmond: Kuzey Kafkasya‟daki bütün etnik gruplar kendi tarihleri ve kültürleriyle gurur duyuyorlar. Fakat korkarım ki bu durum karşılıklı işbirliğine engel oluyor. “Kuzey Kafkasya Ekonomik Bölgesi” türü bir oluşum çok daha önce yapılanmalıydı, fakat herkes kendi kültürünü keşfetme ve özellikle de geçmişte kendilerine yapılan haksızlıkları sergileme konusunda o kadar heyecanlıydı ki, tarihlerinin ortak yönlerini paylaşmayı unuttular. Dağıstan‟dan Çerkesya‟ya yüzlerce yıllık geçmişe dayanan ekonomik bağlar vardır ve bu bağlar orada yaşayan tüm halkların ekonomilerine yardımcı olacak bağlardır.

Circassian World: Kuzeydoğu ile karşılaştırıldığında İslamın Kuzeybatı Kafkasya‟da etkisinin daha zayıf olmasının nedeni nedir? Tabii, siz de bu görüşe katılıyorsanız!

Richmond: Birçok neden sayabiliriz. Bu nedenlerin ilki, Cohar Dudayev‟in Çeçen ulusal kurtuluş mücadelesini uluslararası destek almak için cihat olarak yeniden adlandırması ve bununla beraber Körfez ülkelerinden radikal askeri liderlerin gelmesidir. Oldukça eski bir İslami geleneğe sahip olan Dağıstan da elbette burada rol oynamıştır.

Circassian World: Kafkasya ve diasporadaki Çerkesler arasında daha yakın ilişkilerin kurulabilmesi potansiyeli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Richmond: Şu anda internette var olan sanal Çerkesya‟nın gelecekteki birleşik Çerkesya devletinin yeniden oluşmasında bir basamak olduğunu söyleyebilirim.

Circassian World: Çerkesler ve Kuzeybatı Kafkasya üzerine şu anda üzerinde çalıştığınız ya da gelecekte yapmayı planladığınız ne tür projeler var?

Richmond: Bu günlerde 19. yüzyıl başlarında yaşamış olan çeşitli Çerkes kabilelerinin yerleşim alanları, sosyal yapıları ve ekonomilerini irdeleyen bir makale üzerinde çalışıyorum. Bunun yanısıra, Rus hakimiyetini kabul ederek Kuban‟ın kuzeyine taşınıncaya kadar Çerkesçenin kendine özgü bir lehçesini konuşan ve aslen Ermeni olan Çerkesohaylar üzerine bir makale yazabilmek için yeterince materyal bulmayı umut ediyorum. Ayrıca Rusya‟nın Abhazya‟daki planları ve Çerkeslerin ulusal birliklerini yeniden kurma yönündeki çabalarıyla olan ilişkisine objektif bir bakış açısıyla yaklaşan bir makale yazmaya hazırlanıyorum.

Circassian World: Sizce uluslararası akademik ve siyasi çevreler Çerkesler üzerine yapılan çalışmalardan ne gibi dersler çıkartabilir?

Richmond: Açıkçası ben bazı siyasi çevrelerin herhangi bir şey öğrenme becerisi hatta arzusu olduğu konusunda çok şüpheliyim. Kuzeybatı Kafkasya‟nın tarihi üzerine yaptığım çalışmaların bana öğrettiği şey, hükümetlerin her zaman kısa vadeli ulusal çıkarlar çerçevesinde hareket ettikleri ve kendi uluslarına ait olmayanların haklarını ve hatta insanlıklarını hiçe saydıklarıdır. Çerkesler Ruslar, Osmanlılar ve Britanyalılar tarafından harcanabilir unsurlar olarak görüldüler ve bunun sonucunda da Çerkes medeniyeti neredeyse tamamen yok oldu. Çok yaygınlaştığı için „etnik temizlik‟ uygulamalarının neredeyse haber değeri bile taşımadığı günümüzde, güçlü devletlerin yakın gelecekte tavırlarını değiştireceklerine inanmak için bir neden olduğunu düşünmüyorum. Bana göre akademisyenlerin sorumluluğu, bugün yaşananları gerçeğe en yakın haliyle kayıt altına almak ve böylece gelecek nesillerin dünya devletlerinin bugünkü eylemlerini analiz ederek bir yargıya varmalarına olanak sağlamaktır. Çerkes Sürgünü‟nün modern zamanlardaki ilk soykırım ve etnik temizlik olduğuna inandığım için bence akademisyenlerin alması gereken en önemli ders, insanlık tarihini yazarken nüfusu ne olursa olsun hiçbir halkın gözardı edilmemesi gerekliliğidir.

 

Metin Sönmez
Çev: Şule Koca-Besleney
Bu söyleşi Haziran 2009’da Metin Sönmez tarafından İngilizce olarak yapılmış ve kendisinin editörü olduğu, 23 Mart 2011 itibarıyla partnerimiz olan Circassian World sitesinde yayınlanmıştır. Söyleşinin İngilizce orijinaline http://www.circassianworld.com/new/interview/1365-interview-wrichmond-june-2009.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Rus Expert yayın kuruluşunun KBC başkanı Kanokov ile yaptığı geniş röportajı okuyacaksınız. Röportaj, terörizm sorunu toprak problemi ve halklar arası ilişkiler, ekonomik meseleler gibi pek çok güncel konuyu içeriyor. E.Y.

Röportaj: Nikolay Protsenko
Çeviri : E. Yıldız

Biz, kimsenin oyun sahası haline gelmeyeceğiz.

KBC’de şu anda olan bitenler Kuzey Kafkasya’yı yeniden canlandırmaya çalışanlar için pek çok dersler içeriyor.

Cumhuriyette terörizmin tırmanması, sadece ekonomiyi geliştirmekle sorunların çözülemeyeceği gerçeğini cumhuriyetin başındaki kişiye de kavratmış görünüyor.

2010 yılında, cumhuriyette durum güvenlik açısından kötüye gidiyor.

Kavkaz Uzel haber ajansının verdiği rakamlara göre, geçen yıl içinde güvenlik görevlilerinden 23 kişi öldürüldü, 35 kişi de bu saldırılarda yaralandı.

Nalçik hipodromunun bombalanması, Baksan hidroelektrik santralinin bombalanması gibi olayları dahi bir kenara koysanız, güvenlik açısından eldeki verilerin vahameti açısından kıyaslanabileceği bölgedeki tek cumhuriyet Dağıstan cumhuriyetidir.

Terörizmin en çok tırmanış gösterdiği dönem, Kanokov’un ikinci kez göreve başlayacağı zamana denk geldi.

Fakat o ikinci dönem görevine başladıktan sonra da olayların arkası kesilmedi.

Yılın sonlarında cumhuriyette çok tanınan birkaç insan öldürüldü. Üstelik tüm cinayetlerin işleniş biçimi birbirinin aynı idi.

Kasım ayının sonlarında “Elbruz teleferik” yatırım firmasının finans müdürü Yusuf Tawuçenov, aralık ayının 15’inde cumhuriyetin müftüsü Anas Pşihaçev ve yeni yıla üç gün kala da tanınmış etnograf ve bilimadamı Aslan Tsipinov öldürüldü.

Yine aynı günler içerisinde Stavropol’dan bölgeye avlanmaya gelen 7 avcı öldürüldü.

(2005 olaylarını saymazsak) Bu cumhuriyette hiçbir zaman böylesine kanlı bir dönem söz konusu olmamıştı ve bir yıl öncesinde bu gün gelinen durumu hiç kimse hayal bile edemezdi.

Oysa ekonomik krizin her tarafı sardığı 2009 döneminde bile, cumhuriyet tüm Rusya’nın en başarılı bölgeleri arasında yer almış, bu durum Ekspert reyting ajansının anketleriyle de belirlenerek duyurulmuştu.

Bu şu anlama geliyordu o zaman, Kuzey Kafkasya bölgesinde yatırımcıların ekonomik kayıplara uğrama riskinin olmadığı tek bölge KBC idi.

Sadece makroekonomik verilere bakmaksızın konuyu bütün yönleri ile ele aldığınızda cumhuriyette bu gün yaşananların sebepleri anlaşılabilir hale geliyor.

Bu gün KBC’deki durum, diğer Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri için de bir ölçü olabilecek özellikler taşıyor.

Diğer bir deyişle, sadece ekonomik açıdan sorunlara yaklaşmanın bütün meseleleri çözmek için yeterli olmadığı bu örnekte net bir şekilde görülebiliyor.

Ekonominin dışında halklar arasındaki ilişkiler, din ve geleneğe bağlı inanışlar, toprak sorunları, klan ilişkileri de ayrı ayrı ele alınması gereken problemler olarak ortaya çıkıyor sorunların çözümünde.

Cumhuriyetin başkanının ikinci görev döneminde ilgilenmesi gereken sorunlar, yukarıda da söylediğimiz gibi sadece ekonomik problemlerden ibaret değil.

Aksi halde diğer problemler zaman içerisinde baş edilemez bir biçimde kontrolden çıkabilir.

TERÖRİZMİN BAŞLANGICI

Soru : Bir yıl önce sizinle röportaj yaptığımızda, terörizm konusunda konuşmamak üzere anlaşmıştık. Çünkü o dönemde bunun için bir neden yoktu ve en önemli problem cumhuriyetin ekonomisini yeniden ayağa kaldırabilmekti.

Fakat bu gün, bir yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bir noktadayız.

Cumhuriyetin müftüsü öldürüldü, 7 tane avcı öldürüldü. Bize söyler misiniz, şu anda cumhuriyetteki gerçek durum nedir?

1 Mayıs tarihinden başlamak üzere, cumhuriyette meydana gelen bombalama olaylarının ve cinayetlerin planlanmış özel bir amacı olmadığına inanmıyorum ben. Cumhuriyetteki durumu birileri özellikle bozmaya çalışıyordu, aynı tarihler benim de ikinci dönemimin yaklaştığı zamana denk geldi.

Bir yıl önce kim bize söyleyebilirdi Moskova’da Manej meydanında yaşanan olayların olabileceğini veya kim söyleyebilirdi bir yıl içerisinde RF halkları arasındaki ilişkilerin bu kadar hızlı bozulabileceğini.

Demek ki birileri RF’da durumu de stabilize etmek için özellikle çalışıyorlar.

Ben bu olaylarda Rusya’da ve cumhuriyetimizde istikrarı bozmak isteyen yabancı güçlerin parmağı olduğunu düşünüyorum.

Elbette bu durumda da anlaşılması güç noktalar var, tabii ki Moskova’da olan bitenle cumhuriyetimizde olan olayları direkt olarak birbiri ile ilişkilendirmiyorum.

Fakat bütün bunlardan benim çıkarttığım sonuç, tüm ülkedeki durumu ve halkların arasındaki ilişkileri bozmak için birilerinin özel çaba gösterdikleri yönündedir.

Şimdiye kadar barış içerisinde yaşayan KBC,bu amaç için seçilmiş görünüyor ve yapılan her şey cumhuriyette huzuru bozmak için  yapılıyor.

Peki, Stavropol’dan gelmiş avcıların özel bir amaç için öldürüldüğünü söyleyebilmek için ne tür bir dayanağınız var elinizde?

Bu tür bir amaç olması ihtimalini hiçbir şekilde göz ardı etmiyorum.

O avcılar hiçbir zaman KBC’ne avlanmak için gelmediler bu güne kadar, gelmek gibi bir niyetleri olduğunu da sanmıyorum.

Onlar sürekli Stavropol bölgesinin Mineralovodski ilçesindeki alanlarda avlanan kişilerdi, üstelik her gidişlerinde de nerede olacaklarına dair ailelerini önceden bilgilendirirlerdi. Fakat bu kez, birisi onları özellikle buraya davet etti. Üstelik en güvenliksiz bölgeye en karışık zamanda geldiler.

Biz insanları özellikle uyarıyoruz Baksan bölgesinde avlanmaya gitmemeleri konusunda. Ben kendim dahi gitmem bu koşullarda, fakat bunlar geldiler ve o cinayetin kurbanları oldular.

İşte bu nedenle, avcıların öldürülmesi ile Manej meydanında olan olayları birbiri ile ilişkilendiriyorum. Birilerinin halklar arasında çatışma çıkartmak istediğini düşünüyorum açıkçası.

Yıl içerisinde cumhuriyetin içişleri bakanı değiştirildi. Bununla ilgili olarak ne söylemek istersiniz?

Bunu talep edenlerden birisi de benim, şimdi olmayan kişinin arkasından onun kötü çalıştığını, başarısız olduğunu söylemek istemiyorum ama, nisan ayından bu yana olaylarda gözle görülür bir tırmanış varsa, stratejik önemi olan yerler korunamamışsa demek ki görevini tam olarak yapmamış.

Baksan’daki santralin basılması olayından sonra, cumhuriyetin kritik tesislerinin yeterli korunmasının sağlanmadığı anlaşılınca, sadece içişleri bakan yardımcısının değil, içişleri bakanının da görevden el çektirilmesi gerektiğini ben Medvedev’e söyledim bu konu ile ilgili toplantıda.

Aynı toplantıda RF içişleri bakanı Raşid Nurgaliyev’de vardı ki o daha sonra bizim talebimize uygun davranarak içişleri bakanını görevden aldı.

Biz, yeni içişleri bakanının bu tür terör olayları ile daha aktif mücadele edecek birisi olmasını talep ettik ve onun üzerine bize operasyonel tecrübesi olan ve aynı zamanda Afganistan savaşı gazisi olan şimdiki içişleri bakanı gönderildi.

Yeni içişleri bakanının güvenlik organlarındaki disiplini sağlamak üzere yaptığı çalışmalardan, bizde önümüzdeki dönem içerisinde onun duruma hakim olacağı ve gidişatı kontrol altına alabileceği kanaati oluştu.

Tabii ki bunun için de bir zaman gerekiyor. Önümüzde birçok problem olduğu için tam olarak bir süre veremiyorum, ama bu yıl içerisinde durumun kontrol altına alınabileceğini düşünüyorum.

Terörist faaliyetleri önlemek için cumhuriyetin başkanı olarak sizin elinizde ne tür olanaklar var. Siz kendiniz ne yapabilirsiniz?

Öncelikle söylemek isterim ki benim görev dönemimde terörist faaliyetlerde bir azalma oldu. Fakat öte yandan insanların yaşamına direkt etki eden faaliyetlerde bir artış söz konusu.

Bunu çözmek için ne gibi imkanlarım var derseniz; benim yapabileceklerim güvenlik güçlerinin daha iyi çalışmalarını sağlamaya çalışmak ve sivil toplum örgütlerini meseleye sahip çıkmaya yönlendirmektir. 

Şu anda biz, tüm bölgelerde yaşlıların, gençlerin, entelektüellerin ve bölge sakinlerinin dahil olacakları komiteler oluşturmaya çalışıyoruz.

Terörizmin ve ekstremizmin bize getireceği felaketleri insanlara daha iyi anlatmak ve halkın desteğini arkamıza almak zorundayız.

Problemlerin çok olduğu bölgelerde özel çalışmalar yürüteceğiz, hepsinden fazla da Baksan bölgesinde.

Mesela niçin Baksan bölgesinde bu tür terörist faaliyetler daha çok oluyor?

Burada ekonomik kaynakların fazla oluşundan kaynaklanıyor olmalı.

Mesela siz yeni işletmelerin büyük bir kısmını bu bölgede kurdunuz.

Bütün nedenin ekonomik olduğunu zannetmiyorum, başkaca sebepleri de olabilir bunun. Mesela 2005 yılındaki Nalçik olaylarında, bu tür faaliyetlere karışanların büyük bir kısmı öldürüldü.

Fakat o dönemde Baksan ve Oshamahue (Elbrus) bölgelerindeki cemaatler o olaylara karışmadılar. Dolayısıyla bu bölgelerdeki kadrolar varlığını devam ettirdi bu güne kadar.

Evet, ekonomik durumun da önemli bir rolü var bazı meselelerde. Fakat konuya öyle yaklaştığımızda bahsetmemiz gereken dini ekstremizm değil, hırsızlık, eşkiyalık ve çeteciliktir. Bu tür gruplar dini sadece bir araç olarak kullanarak maddi çıkar peşinde koşuyorlar.

Sizden önce görev yapan Koko Valera, 1992 yılında olağanüstü durum ilan ederek halklar arasındaki sürtüşmeyi güç ile bastırdı ve duruma hakim oldu. 

Eğer gerek olursa siz bu şekilde  sert önlemler alabilecek misiniz?

Bu hiç tereddütsüz çok doğru bir adımdı.

Eğer ben yönetici olarak görev yaptığım süre içerisinde 1992 yılındaki gibi bir durum ortaya çıkarda 100 – 200 adam bir araya gelip ayrı bir cumhuriyet kurmaya kalkışırlarsa, hiç tereddütsüz gereken en sert kararı alırım.

İnsanların çiğneyemeyecekleri bazı kesin sınırlar vardır. Eğer biz çok gelişmiş bir ekonomisi ve demokrasisi olan bir ülkede yaşıyor olsaydık, belki bu tür aşırılıkları görmezden gelebilirdik.

Bu gün Dağıstan, Çeçenya ve İnguşetya’nın yanı sıra KBC’i bölgede en zayıf nokta olarak görüldü. Bunun nedenleri var elbette, hala çözemediğimiz problemlerden bir tanesi halklar arasındaki ilişkilerdir ve bu sorun kullanılarak cumhuriyette huzursuzluk yaratılabilir. Eğer bu tür bir sorun ortaya çıkarsa, yönetimin gerek gördüğünde sert kararlar da alabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

EKONOMiK DURUM

2010 yılında yürütülen çalışmalarla bağlantılı olarak, cumhuriyetin önündeki ekonomik açıdan stratejik adımların atılmasını, görev döneminizin tümünü kapsayacak şekilde mi planlıyorsunuz, yoksa yıllık planlama mı düşünüyorsunuz?

Bizim büyük planlarımız var. Ben hiçbir zaman anlamsız ve sonuçsuz işlere saplanıp kalmadım, zaten öyle bir durumda bu makamı işgal etmenin de bir manası yok.

Kanaatimce önümüzdeki görev süresi, amaçlarımızı gerçekleştirmek için yeterli bir zaman.

Biz yeniden ekonomik canlanmayı sağlayacağız, işletmelerin faaliyetlerini büyütmelerine ve inovasyon konusuna özel önem vereceğiz.

Bölge valisi Hloponin’in bu konudaki desteği ve çabası, başarılı olacağımız konusundaki ümidimizi daha da artırıyor.

Bu gün en önemli sorunumuz kredi kaynaklarının temininde yaşanan sıkıntıdır. İnovasyon projelerine kaynak bulmakta zorlanıyoruz, çünkü Rus firmalarını cumhuriyette yatırıma ikna etmek oldukça zorlaştı.

Bizim ekonomik kaynaklarımızın gelişimi bu projeleri hayata geçirmek için yeterli değil.

Bu nedenle, yeni yatırım projelerinin Kuzey Kafkasya federal bölge merkezinden desteklenmesi için çalışmalar yapıldı ve bu amaçla 50 milyar rublelik bir kaynak ayrıldı federal bütçeden, bu doğru bir adımdır.

Bu yatırım programı dış ekonomik kalkınma bankasının kontrolünde finanse edilecek ve federal bölge merkezinden onaylanacak. O nedenle ekonomik yatırım projelerinin detaylı bir şekilde en kısa sürede hazırlanarak sunulması için hükümete talimat verdim.

2011 yılı sanıyorum bu projelerin hazırlanması ile geçecek. Ben bizzat bu yatırımlara kaynak sağlayacak bankalarla görüştüm, tahmini olarak hangi bankanın ne kadar kaynak sağlayabileceği konusunu netleştirmek için.

Eğer iyi bir çalışma yürütebilirsek önümüzdeki yıl 10-20 milyar ruble civarında bir yatırım kaynağı sağlayabileceğiz. Şu anda bile elimizde uygulamaya hazır çok güzel projeler var.

Madem öyle, kuzey Kafkasya federal bölgesi stratejik kalkınma planının üretim yatırımları içerisinde KBC niçin sadece tek bir proje ile yer alıyor.

Diğer alanlarda da cumhuriyetin proje sayısı oldukça az görünüyor.

Ben bu konuyu çok da önemli görmüyorum, doğrusunu söylemek gerekirse.

Biz bu plana aklımıza esen her projeyi “mutlaka uygulanması gereken projeler” olarak ekletmedik.

Strateji stratejidir, gelişmenin temel çizgisini belirleyen budur, dolayısıyla her alanda proje ekleyebilirsiniz eğer istiyorsanız.

Ben hemen şimdi size çimento fabrikası, otomobil fabrikası ve benzer kaç tane istiyorsanız proje sıralayabilirim, fakat bunu kim gerçekleştirecek ?

Ben ekonomi ve kalkınma bakanlığıma da  söylüyorum getirip önüme 300 milyar rublelik yatırım projelerini koydukları zaman; bu yatırımı kim yapacak ?

Küçük ölçekli hidroelektrik santralleri için şu anda ben size 100 milyar rublelik yatırım sıralayabilirim. Fakat ekonomik planlara baktığınızda bu alana yatırım yapanlar ancak 20 yılda koydukları parayı geri kazanabilecekler.

Hiçbir yatırımcı, hatta “Rus Hidro” devlet kuruluşu dahi böylesi bir yatırıma girmez, büyük devlet şirketleri de biliyorlar para saymasını.

Bu işin nasıl döndüğü konusunda bilgi sahibiyim ve ben bu nedenle anlıyorum ki ekonomi ve kalkınma bakanlığının gösterdiği uzun vadeli projeler bu kalkınma planına girecek projeler değil.

Bunun yerine, gerçekten uygulanabilirliği olan projeler hazırlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bizim şu anda kimya sektöründe bir projemiz var 12 milyar ruble değerinde.

Bu kuruluş polietilen teraftalat üretecek ve şu anda RF yatırım bankasından kredi almak üzere.

Bu proje ayrıca Birleşik Rusya Partisi kalkınma projeleri arasında da yer alıyor. Yine aynı şekilde 5 milyar ruble maliyetli modern kümes hayvanı üretim ve kesim tesisi projemiz var. Bunun gibi bir çok başka proje var  elimizde.

Biz her yıl onlarca işyeri açıyoruz, bunların arasında en son açtığımız alçı panelleri, kartonpiyer, zemin döşeme taşları üreten 4 milyar ruble değerindeki tesisi söyleyebilirim.

Cumhuriyetin federal bütçeden sağladığı yardımın oranını % 50’den aşağıya çekmeye çalışıyoruz bu yıl.

Kuzey Kafkasya federal bölgesinde bunun bir benzerini daha bulamazsınız.

Bunun nasıl yaptık peki, biz her yıl yeni işyerleri açıyoruz, vergiyi doğru dürüst topluyoruz, idari kontrolü gerektirdiği şekilde yapıyoruz.

Tabii bunlardan pek fazla bahsedilmiyor.

Rosneft’in üretim tesislerini KBC yerine Çeçenistan’da kurmaya karar vermesine nasıl bakıyorsunuz, bunun cumhuriyetiniz için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyor musunuz?

Cumhuriyetimizden bu fabrikayı aldıkları haberi yayıldığında da söylemiştim ben.

Petrol çıkartıldığı yerde işlenir, ekolojimizi bozmasından başka ne bekliyoruz biz bu fabrikadan.

Açıkçası biz bu tesise asılmıyoruz. Çeçenistan’da kurulması için aldıkları kararı da yerinde buluyorum. Bizim cumhuriyetimiz doğası ve yeraltı kaynaklarının  temizliği nedeniyle kaplıcalar ve doğal kaynaklar bölgesi, o nedenle burada petrol işleme tesisi açılmasını doğru bulmuyorum.

Ben hammaddesi Dzelique ve Baksan bölgelerinde mevcut olmasına rağmen burada çimento fabrikası kurulmasına izin vermedim. Ben gördüm çimento fabrikalarının bulundukları yerlerde neden oldukları ekolojik felaketleri.

Öylesi bir üretimi burada yapmaktansa çimentoyu satın almayı tercih ederim.

Biz Nalçik şehrini kirleten bir metalürji tesisine sahibiz ve bunu da şehir dışına taşımak gerektiğini düşünüyorum, fakat KBC’de bütün cumhuriyetin ekolojik dengesini bozacak etkileyecek nitelikte tek bir tesis bulamazsınız.

Size ait olan Sindika holding ne gibi faaliyetler gösteriyor KBC ekonomisinin canlandırılması konusunda?

Benim makamımı kullanarak kazanç sağladığımı iddia etmemeleri için, şirketin faaliyetlerinin çok sosyal projelerde yer almak, hayır işleri yapmak ve cumhuriyetin ihtiyaç duyduğu fakat geri dönüşü uzun zaman alan projeleri üstlenmekten öteye taşınmasını istemiyorum.

Hayır işlerine her yıl 300 ila 500 milyon ruble civarında para harcıyorum. Buna Nalçik spor kulübünün finanse edilmesi de dahildir.

Bunların dışında başka yatırımcılara cazip gelmeyen ve yatırımcı bulamadığımız bazı projeleri biz kendimiz üstleniyoruz. Buna bir örnek Nalçik’te geçen yıl faaliyete geçen büyük alışveriş merkezidir. Yine buna benzer bir Aquapark ve buz pateni pisti yapmak ihtiyacı var Nalçik şehrinde, sanırım bunu da bizim holdingin üstlenmesini isteyeceğim.

….

HALKLAR ARASI İLİŞKİLER

Köyler arası toprak sorununa nasıl bakıyorsunuz, bu konu cumhuriyette halklar arasındaki ilişkileri bozan önemli bir etken.

Bu mesele çok dikkatli ele alınması gereken bir mesele.

Ben en başından beri şunu söylüyorum; 131 numaralı federal yasayı merkezde hazırlandığı şekli ile aynen KBC’de uygulamaya kalkışırsanız, bu halklar arasındaki ilişkileri bozar, geçmişten bu güne devam eden ve köyler arası arazilerin kullanılmasında mevcut olan geleneksel uygulamaya ters düşer.

Cumhuriyetimizde üç farklı etnik grup yaşıyor çoğunluk nüfus olarak. Bunlardan Ruslar iki bölgede, Adığeler beş bölgede, ve Balkarlar üç bölgede yaşıyorlar yoğun olarak.

Fakat dağlık bölgelerde yaşayan insan sayısı ile ovalarda yaşayan insan sayısı aynı değil. Örneğin Elbrus bölgesinin tüm nüfusu 30 000 kişiden oluşuyor ve üstelik bunların da bir kısmı hala ovalardaki yerleşim alanlarına göç ediyorlar.

Oysa aşağılara inildiğinde nüfus yoğun ve toprak yetersiz durumda.

Bu bölgelerde çoğunlukla Balkarlar ve Adığeler yaşıyorlar. Cumhuriyetimiz zaten toprakları yetersiz bir bölge, 900 000 civarında nüfusu olan cumhuriyetin tüm toprakları 12.500 kilometrekare.

Anlaşılacağı üzere, dağlarda tarım yapılmıyor topraklar sürülmüyor.

Sovyet döneminde bu durum göz önüne alınarak, otlaklar cumhuriyetteki kolhoz ve Sovhozların eşit kullanabileceği şekilde paylaştırılmıştı, uzun yıllar da bu uygulama böyle devam etti.

Şimdi, söz gelimi biz 131. federal yasaya göre toprakları paylaştırırsak, 1000 kişiden başka insan yaşamayan bir köye 30 000 hektar arazi düşüyor.

Böylesi bir paylaşım ovalarda yaşayanların ayaklanması demektir.

Görülen o ki dağlarda yaşayanlar yasadan istifade ile bu arazileri ele geçirip onu cumhuriyetin diğer insanlarına kiralayacaklar.

Böylesi bir paylaşım adil midir sorarım size?

Anlıyorsunuz değil mi ne istediklerini. Şimdi bir kısım insan yasayı uygulayın ve bu arazileri bize verin diye diretiyorlar. Diğer bir kısım ise, köşeye çekilmiş bizim böylesi bir yanlış yapmamızı bekliyorlar tetikte. Ama aynı insanlar omuzlarında yamçıları başlarında kalpakları ile Manej meydanında miting yapamıyorlar.

Peki sizce bunun çözüm yolu nedir ?

Doğrusu şudur; cumhuriyetin otlakları devletin arazileri olarak kalmalıdır.

Bu topraklar, ihtiyaçları oranında bölgelere adil bir şekilde devlet tarafından verilmeli ve kullandırılmalıdır.

Eğer verimli bir biçimde amaca uygun kullanılıyorsa bu arazilerden biz kira falan da almayız.

Fakat bu iş artık politik bir araç haline getirildi. İnsanlar yaşadıkları bölgelerde sınırlar çizmeye başladılar. Balkarlar kendi sınırlarının Nalçik şehrinin ortasına kadar, Adığeler sınırlarının Gürcistan sınırına kadar olduğunu iddia ediyorlar.

Devletin görevi adil karar almaktır. Ben bu meseleyi RF başkanlık idaresine defalarca götürdüm ve tartıştım. Moskova’da idarecilerin kendilerine de, eğer yasa bu şekilde uygulanmak istenirse bunu imzalamayacağımı bildirdim.

Bunun üzerine anayasa mahkemesi de bu konuda bize destek vererek, uzlaştırma komisyonları vasıtasıyla soruna daha önce olduğu gibi adil bir çözüm bulmamız yönünde karar aldı.

Biz de bu sorunun çözümü için bir çalışma grafiği hazırladık ve RF başkanlık danışmanı Vladislav Surkov ile irtibat halinde adil bir yasa çıkartmaya  ve soruna çözüm bulmaya çalışıyoruz.

Bu federal bir yasa mı olacak?

Hayır yerel bir yasa.

Şu anda cumhuriyetteki üç halktan eşit sayıda temsilcilerin ve eşit eş başkanların olduğu bir uzlaştırma komitesi kurduk ve soruna çözüm bulmaya çalışıyorlar, fakat biraz da uzadı açıkçası bu mesele.

Bir süre daha bekleyip, bir çözüm bulamazlarsa devlet başkanlığı danışma kuruluna konuyu götüreceğim ve orada bir çözüm bulacağız bu meseleye, bu da son ve nihai çözüm olacak.

Başka türlü söylersek, bu sorunu yasaya uygun olarak çözebileceğinize siz kendiniz inanıyor musunuz?

  1. yasa çıkmamış olsaydı böyle bir sorun da çıkmayacaktı ortaya.

Uzun zamandır geçerli olan bir uzlaşma vardı bölgeler arasında, bu yasa pek çok eksiklik içeriyor bizim açımızdan.

Çünkü Rusya’nın her bölgesinde durum aynı değil, yasa hazırlanırken bölgemizde uzun süredir mevcut olan uzlaşmanın göz önünde bulundurulması gerekirdi.

30 000 insanın cumhuriyetin yarısını ele geçirmeye ve kendi menfaatleri yönünde bu yasayı kullanmaya çalışması, bizi de ister istemez yasanın gerçek amacını sorgulamak zorunda bırakıyor.

RF anayasasına uymadığımızı iddia ederek bizi suçlamaya kalkışıyor, kötülemeye çalışıyorlar. Fakat bizim “yumurtadan tüy çıkartan” dostlarımız!  olduğunu hiç unutmamamız gerekiyor.

Sözgelimi Balkarlar bu kadar gürültü çıkarttılar, kremline yakın noktada ve başka yerlerde mitingler yaptılar. Artık onların yüzüne ve vicdanına kalmış.

Dağlara sıkıştırıldıklarını iddia ediyorlar, mezarlarının bile ellerinden alındığını iddia ediyorlar, hayvanlarını otlatamaz, sınır çizilen yoldan öte yana geçiremez olduklarını söylüyorlar.

Gözünü kırpmadan böylesi yalanları söyleyebilenlere karşı ne yapılabilir ki ?

Hiç kimse, hiçbir yerde hiçbir sınır çizmiş değil, herkes istediği şekilde toprağı kullanıyor ve kimse kimseyi sınırlamıyor, şu anda gerçek durum budur.

Nalçik şehrinde miting düzenleyecek olsalar bunu yapabilirler mi?

Bununla ilgili federal yasalar vardır, miting veya toplantı yapacak olan gider ilgili birimlere başvuruda bulunur yasaların öngördüğü şekilde.

Yakın zaman önce Balkarlar Nalçikte miting yaptılar zaten ve hiç kimse de onlara engel olmadı.

İnsanlar art niyetsiz olarak bir sorunlarını dile getiriyorlarsa yönetim onlara elinden gelen her yardımı yapar, sorunlarını çözmeye çalışır.

Yakın zaman önce Elbrusta kaybolan üç kişi ile ilgili olarak görüşmek üzere akrabaları geldiler.

Bizzat ben kendilerini kabul ettim ve iki saat görüştüm onlarla,

Beni istemiyorlar, benimle görüşmek ilişki kurmak istemiyorlar, sorunu çözmek de istemiyorlar aslında. Ama Moskova’ya gidip oralarda sağa sola dilekçeler vermek, kendilerini bir yerlerde pazarlamak istiyorlar. Asıl amaçları bu.

Ama ne ben, ne de cumhuriyetin diğer idarecileri böylesi adamların boynumuza ipi takıp bizi ortalıklarda dolaştırmalarına izin vermeyeceğiz. Bu cumhuriyetin insanları da hepsi aptal değil, aramızda gerçeği gören pek çok akıllı insanlar da var.

Balkar halkının liderlerinden olan, Duma milletvekili ve akademisyen Zalihanov’un faaliyetleri hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Biz onu, Moskova’da bizi aşağılasın, cumhuriyeti kötülesin ve cumhuriyetin yurttaşlarını birbirine düşürsün diye seçmedik.

Ama o bizleri kötüledi, kendisini aşağıladı faaliyetleri ile halkların arasındaki barışı bozdu. O nedenle biz onun bu faaliyetlerinin çok katı bir şekilde karşısında olacağız.

Adığeler ve Çerkeslerin , Karaçaylar ve Balkarların ayrı cumhuriyetlerde parçalanmış halde yaşamaları, halklar arasındaki ilişkilerin de bozulmasına neden oluyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ?

Ruslarla Çerkeslerin arasını bozmaya çalışanlar bunu başaramayacaklar.

 “Çerkes sorunu” diye gürültü kopartanlar da aklı normal olmayan birkaç kişiden ibaret.

Evet Kafkas Rus savaşları oldu ve bundan etkilenmeyen de hiç kimse kalmadı. Fakat bu gün insanlar geleceğe bakıyorlar. Çıkın sokağa insanlara sorun bakalım, geçmişte olanlar kendilerini söylendiği kadar huzursuz ediyor mu gerçekten?

Peki neden merkezi basın ve bir kısım analistler meseleyi bu kadar gündemde tutmaya çalışıyorlar?

Bunu ben anlayabiliyorum, kullandıkları yöntemleri de anlıyorum. Bu özellikle düşünülmüş bir gündem, amacı da huzuru bozmak ve halkları birbirine düşürmektir.

Sözgelimi Gürcüler neden bu kadar dert edindiler Çerkes meselesini?

Onlar bu konuyu kullanarak Rusya’yı sıkıştırmak için gündeme taşıdılar Çerkes meselesini. Biz Gürcülerin de, büyük Çerkesyayı kurup Rusya’dan ayrılacağımızı iddia eden analistlerin de oyun alanı değiliz ve olmayacağız.

Bütün bunlar aptalca şeyler, ama yine de bir şekilde birileri basında bu tür haberlerin yer almasını sağlayabiliyorlar nasıl oluyorsa.

Ajans Kafkas’ın düşünce turunun bu seferki konuğu kendisi bir mimar olsa da daha çok Çerkes diasporasında gerek yazıları gerek konuşmalarıyla kültür emekçisi olarak öne çıkan Yalçın Karadaş. 

Son zamanlarda kurumlar arası arama konferansı çağrısıyla bir diyalog inşa etme çabasıyla öne çıkan Karadaş’ın düşünce sepetinde herkesin nasibine düşen eleştiriler var. Hüseyin Tok’un sorularıyla işte Yalçın Karadaş: 

Sizi kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz? 

Uzunyayla’nın Büyük Kabaktepe köyündenim. Baba tarafım Kabardey, K’eref ailesinden, anne tarafım Abaza, Kuşba ailesinden. Jineps gazetesi yayın kurulu üyesi ve yazarıyım. Zaman zaman Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Taraf gazeteleri ile Kafkasya Araştırma Analiz, Yapı Dergisi gibi dergilere mesleki ve siyasal, toplumsal yazılar yazıyorum. Uzunyayla.com, euroxase.com, abreg.net ve birkaf.net gibi sanal gruplarda da yazılarım yayınlanıyor. Uzunyayla.com okurları beni 2007 yılının köşe yazarı olarak onurlandırdı. Köyde doğdum, üç yaşıma kadar köyde kaldım. Üç yaşımdan sonra, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a geldim. Boğaz’da, Anadolu Hisarı’na yerleştik. Ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. 25 yıllık mimarım. İki üç sene önce de hukuki olarak emekli olmuş bir emekli vatandaşım. 1977 yılından başlayarak da Çerkes ulusal sorunuyla ilgili kafamı yoruyorum.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Ben kendimi her zaman “Annem Abaza, babam Kabardey ben bir Çerkes’im” diye tanıtırım.

‘Çerkes’i Kafkasyalılar anlamında kullanıyorsunuz?

Tabii şimdi ona gelecek olursak… Benim Çerkes kavramım maalesef çok bilimsel olduğunu düşünerek Çerkes eşittir Adige diyenlerle bir değil. Diasporada yaşayan, burada doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan olarak ben Çerkesliği Kuzey Kafkas halklarının tamamına yayıyorum. Birçok insana bu bilimsel görünmüyor. Ancak bilimsel çalışmalar yapıldıkça bunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Etnisite, milliyet, ulus gibi kavramlar her zaman ideolojik yaklaşılan kavramlardır. Kafkasya’ya sonradan gelmiş veya otokton, dini İslam olmuş veya Hıristiyan, fark gözetmeden, Kafkasyalı kimliğine sahip herkesi, diasporada yaşayan bir insan olarak Çerkes olarak görüyorum. Ama bugün, çok sık gittiğim Rusya Federasyonu’nda böyle bir şey söz konusu değil. Çerkes kavramı benim için bir üst kimliktir. Ben böyle kabul ediyorum. Bütün yazılarımda ve konuşmalarımda bunu vurguluyorum. Ve okuyup yazdıkça, yaşım kemale erdikçe de bunun haklı olduğunu görüyorum. Gerek pratik yaşamımda, gerek farklı konularda, etnisite, kültür, milliyet, din, dil gibi konularda farklı yerli-yabancı yayınlarda bunu söylemeye hakkım olduğuna inanıyorum.

Türkiye’de bir kitle var. Ve “Biz” diyoruz. Ama bu “biz” herkes için aynı kitle değil. Burada bir karışıklık var. Sizce Kafkasyalılar kimliklerini ne üzerine inşa etmeli? Hangi somut esaslar üzerine oturtulmalı bu “biz”?

Bence Kafkasyalıların ana motifi, aynı kaderi paylaşmak ve yüzlerce yıldır iyi-kötü günde bir arada olmak. Yani kader birliği ve sürgün bir halk olmak. Aslında ben ‘Kafkasyalılık’a bir adım daha ötede bakıyorum birçok insana göre. Daha sivri bir düşüncem var. Ben Gürcüleri de bu Kafkasyalıların içine koyan biriyim. Gürcülerin bizden farklılıkları mutlaka var. Her kabile arasında da farklılıklar var. Dünyanın tüm uluslarını oluşturan halklar arasında da farklılıklar var, öne çıkarmak isterseniz. Bana göre bizim, rahmetli Dr. Yahya Kanbolat’ın deyimiyle “Ortak bir harsımız” var. Bu ortak harsı (kültürü) paylaşan insanlar, aynı dinden ya da dilden olmak zorunda değiller, aynı şeylerden etkilenen, zevk alan, aynı şeyleri kafasına takmış, Kafkasyalı halkların tamamına aynı görüşle bakan insanlar, bu hars birliğini ön plana çıkarıyorlar. Küçük motif ayrılıkları bir tarafa bırakılırsa, Kafkasyalı kimliği, bir adım ötede bence Gürcü halklarını da kapsayan bir kimlik olmalıdır. Aksi takdirde ben Kafkasya’da bir barış, demokrasi ve özgürlük ortamı olabileceğine inanmıyorum.

Buna bir yazınızda siz de değinmiştiniz, bu kimliği bir gerilim politikasıyla diri tutmaya çalışan bir yaklaşım da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok tehlikeli. Aslında kendimi tanımlarken özellikle eklemek istediğim iki şeyi bu vesileyle belirteyim: Irkçılıktan ve kapitalizmden nefret ediyorum. Akıllı insan ırkçı olamaz. Bunlar ırkçı hezeyanlar. Bunlar kabileci ve toplumların asla ilerlemesine olanak vermeyecek yaklaşımlar. En fazla şu anda elektrikli olduğumuz Kafkas halkı Gürcülerle bile aramızdaki bu elektriğin çok abartıldığını düşünüyorum. Ama bunun ana sorumlusunun da Gürcü aydınları ve devleti olduğunu düşünüyorum. Bu bile yanlış, hele hele Kuzey Kafkasya’da. Ki ben oraya Kafkasya diyorum, Güneye de Güney Kafkasya diyorum. Kuzeyliler bence Kafkasyalı. Kafkas Dağları’nın iki yakasından başlayan ve Kuban’ın öte yakasına kadar uzanan bölge aslında Kafkasya. Yanlış olarak Kafkas Ötesi’ne Kafkasya deniyor dünya konjonktüründe. Ona karşıyım.

Bu bir yanlış mı yoksa saptırma mı?

Çoğu insan için yanlış, bilmiyorlar çünkü. Ama bir takım devletler ve güçler için apaçık bir saptırma. Kafkasyalılar, Gürcüler ve Kuzeydeki insanlardır.

Bu saptırmada amaçlanan nedir?

Çok moda veya karmaşık terimler kullanmak istemiyorum. Ama burada amaç, sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarıdır. Örneğin bugün Gürcistan üzerinde oyun oynanıyor ve Kuzey Kafkasya, Rusya’ya bırakılmış görünüyor; Gürcistan da Batı’nın kucağına terk edilmiş. Onlar bize “Rus uşağı” diye suçlamalar yapıyor, yazılarında okuyorum; ama kendileri de geçmişte Rus uşaklığı da yaptılar, bu terim çirkin bir terim ama, bugün de Batı’nın uşaklığını yapıyorlar. Çünkü kendi iradeleri ile hareket etmiyorlar. Sürekli gaz verilerek çalışan toplumlar Kafkasyalılar. Kendi politikalarını oluşturmaları için gerilim politikalarını bırakmaları lazım. Karşısında binlerce yıldır beraber yaşadığı insanlar olduğunu ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark etmeli.

Bir de bu gerginlik politikalarını Türkiye’de, Çerkeslerin farklılıklarının ortaya çıkması, bu sayede bilincin yükselmesi için arzulayanlar var. Yahudilerin yaptığı gibi… Bu gözleme katılıyor musunuz? 

Biz bu kadar zeki değiliz. Ne yazık ki Kafkasyalıların temel özelliği gazla çalışmak, kaba bir değim ama; biz bu kadar zeki değiliz. Kendi politikalarımızı kendimiz belirlemiyoruz. Bugün Türkiye’deki ve Kafkasya’daki demokratik sivil toplum örgütlerinin bile birçoğu hep birilerinin güdümünde ve onların talimatlarıyla çalışıyor. Gerginlik politikasının bize hiçbir faydası olmaz; Türkiye’de de, Rusya’da da.

Peki toplumumuzun en önemli ve hayati sorunlarına bakarsak ve kurumlarımızın uğraştığı şeyleri karşılaştırırsak… Bunlar örtüşüyor mu sizce?

Ben kimlik konusundaki bir yazımda net olarak belirttim: Biz 1864 ve biraz öncesinden başlayarak sürekli kullanılan bir toplum olduk. Ama bu 1864’ten sonra ayyuka çıktı. Kendi beynimizle ürettiğimiz politikaların peşinde değiliz. Türkiye’deki ve Rusya’daki kurumlarımız da maalesef böyle. Çoğu iyi niyetli olduğuna inandığım kurumlar ve çalışan insanların tamamına emeklerinden dolayı saygım olmasına rağmen, ben, kurumlarımızın özgür, kendi halkının çıkarlarına yönelik, barışçı, demokratik, ulusal taleplerini kendilerinin belirlediği plan dahilinde çalıştıklarına inanmıyorum. Hep birilerinin dayatmaları, sınırlamaları, boş bırakmalarıyla hareket eder Kafkas kurum ve aydınları belirli sürelerde. Bazen de hiçbir şey yapmazlar, hepsi “kültür”ün peşine takılmışlardır; bu kültürün ne olduğunu da tarif etmez çoğu. Fakat bir halk yok olduğunda, halkın geleceği olmadığında o kültürün yaşamayacağı, yaşasa da Anadolu’da veya dünyanın çeşitli noktalarında yok olmuş kültürler ve dillerin gördüğü ilgiden çok az bir ilgi göreceğine inanıyorum. Yani önce halkı, Kafkasya halklarını yaşatmak gerekiyor. Kültür olmazsa olmaz, çok önemli bir şey ama biz kültür diye dans etmeyi anlıyoruz. Ve ne yazık ki ve çok şükür ki –neden böyle söylediğimi anlayacaksınız- iyi ki danslarımız varmış, yoksa biz çoktan asimile olmuştuk. İnanın Kafkas dansları ve müzikleri olmasaydı, bizim nesle geldiğinde, Çerkeslik veya Kafkasyalılık mefhumu Anadolu’da bitmiş olabilirdi. Buna gönülden inanıyorum. Bu çok önemli bir şey. Bazı aydınlarımız bu danslarımızı, müziklerimizi çok aşağılıyorlar; bu bana çok kırıcı ve zavallıca bir düşünce gibi geliyor. Bu insanlarımızı ayakta tutan çok önemli bir motif ve binlerce yıllık ciddi bir kültür birikimi bu danslar ve müzikler.

Kronikleşmiş bazı sorunlarımız var. Devamlı dile getiriyoruz ama hiçbir aşama kat edilemiyor. Bunları yapamamanın nedeni bazı kültürel kodlarımız olabilir mi? Mesela bu folklorik öğelerin de böyle bir yan etkisi olabilir mi? Yani insanlara, bu folklorik öğelerle uğraşınca bir yandan bir tatmin hissi yaşatıp, diğer yapılacak şeyleri önemsizleştirme gibi…

Kesinlikle var böyle bir şey, bir çeşit kendimizi kandırma… Danslar, müzik veya herhangi bir güzel motif toplumun lehine olduğu gibi aleyhine de olabiliyor. Aleyhine kullanıldı ve kullanılıyor. Sadece dans ve müzik de değil; thamadelik kavramı, xabze kavramı da bizim toplumumuzu pasifize etmekte kullanılmıştır. Burada görev aydınlara düşüyor. 

Kültür dediğiniz şey siyasetten ayrı düşünülemez. Halkların bugünü, yarını ve geçmişi siyasetten ayrı düşünülemez. Bir açılım yapan bir kesime hemen bir yafta yapıştırmayı severiz. Yani bizim gibi düşünmüyorsa bilgisizdir, cahildir, dünyadan haberi yoktur, ajandır. Ve bu tür depolitizasyona karşı herhangi hareket olduğu zaman bu kavramlar önünüze çıkar. Xabze derler, sus derler, yemuk derler… Ya da hadi bırak bir cegu yapalım derler. Xabze kültürümüzün özü ve bizi biz yapan en önemli kavramdır. Ama içini boşalttığınız her şey sizin aleyhinize çalışır ve başınıza geçer çuval gibi.

Her kültürün kendi içinde bir ahengi var ve bunun motifleri o ahenk içinde anlam buluyor. Ama bizim toplumumuz radikal değişimler yaşadı, bu kültür de kendi doğal, hayat bulduğu şartlarını kaybetti. Belki yetmişlere kadar çeşitli coğrafyalarda az çok bu ahengini koruyabildi ama bugün hızlı bir şehirleşme sürecindeyiz, modern hayatın başka gerçekleri var ve kültürümüz hayat bulduğu ve anlam kazandığı şartlardan mahrum. Bu da bir ikilik getiriyor bireylere. Bir tarafta modern gündelik hayatımız, onun yanı başında geleneksel kültürümüz… Geçmişte toplum için kanat olan şeyler bugün bir sırtımızda bir yük gibi durabiliyor. Bu ikiliğin üstesinden gelmek için Çerkes aydını ve kurumlar ne yapmalıdır?

Özünden arındırılmış ve içi boşaltılmış hiçbir kavram, toplumun geleceği için yararlı olamaz. Biraz önce de söylediğimiz gibi bir takım insanlar kendi kişisel veya kurumsal çıkarları gereği suskun kalınması gereken yerde başkaları konuşmaya başladığında “Yahu siyaset yapmayın”, “Bu xabzeye uygun değildir, yemuktur”, “Bu bizim kültürümüze aykırıdır” dediklerinde, biz, geçmişten aldığımız ve bir türlü tüketemediğimiz, gerçekten çok zengin ve güçlü kültür mirasını bu sefer kötü kullanmaya başlıyoruz. Bir kavram yüz yıl önceki haliyle bir tutulamaz. Çünkü dünya değişti. Bizim insanlarımız bu eski kavramları yeni hayat içinde, insanın parçalanmışlığını, kendi iç parçalanmışlığını engelleyecek şekilde bir araya getirecek aydınlarını yetiştireceğine, farklı fikirler öne süren, kafasını biraz farklı yormaya çalışan, bir şeylere şüpheyle yaklaşan insanlara hemen yaftalar yapıştırıyorlar. Bunları etkisizleştiriyorlar. Bunun için yapılacak şey şu: Hangi dünya görüşünden olursa olsun, aklı başında insanlarımızın, aydınlarımızın bir araya gelip birbirlerini dinleme kültürlerini geliştirmeleri, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeleri, eleştiriye katlanabilmeyi öğrenmeleri ve halklarımızın geleceğine bir yol çizmeleri lazım. Aksi takdirde dernekçilikle bizim ulusal sorunlarımız çözülemez… Sanki dünyada dernekçilikle ulusal sorun çözmüş bir örnek varmış gibi… Siz biliyor musunuz öyle bir örnek? Öyle bir örnek yok. Hele hele bu çeşit dernekçilik ve örgütlenmelerle… Yani birilerinin izin verdiği ölçüde konuşup yaparak hiçbir şey çözemezsiniz. Kendi halkınıza ve kendi aydınınıza dayanmak zorundasınız. Kendi halkına ve aydınına dayanmayan, başka güçlerin etkileriyle tepki gösteren toplumlar yok olmaya mahkumdur.

Siz daha önce de ‘Arama Konferansı’ çağrısı yapmıştınız. Kurumlarımızdan buna nasıl bir cevap geldi ya da cevap geldi mi?

Ben 25 yıllık meslek hayatımda son 10 yılımı üst düzey yönetici olarak geçirdim ve arama konferanslarının bir şirket için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Bizim halklarımız bir şirket kadar önemli değil mi ki sorunlarını bir araya gelip konuşmuyoruz? Bu konuda hiçbir kurumdan bana, “Haklısın arkadaş, biz böyle bir şey yapıyoruz, neresinden tutabilirsin bu işin” denmedi. Bir tek kişinin adını anmak istiyorum burada, Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan, hiç yüzünü görmedim, emekli albay Sönmez Can, Uzunyayla.com’da, benim bir yazım üzerine, “Bu insan haklı” dedi. Bir tek bu. Bizde şöyle bir psikoloji var: biz varken Yalçın kim oluyor ki, ben varken sen kim oluyorsun ki, benim ailem varken senin ailen ne ki, benim kabilem varken senin kabilen ne ki… Benzeri son derece zavallı bir anlayış var. Bu ve benzeri yol gösterici, pozitif bir takım önerileri dışardan bir insan söylese göklere çıkarırlar ama bizim içimizden bir insan olduğunda enteresan rahatsızlık doğuruyor. En ağır hakaret de yok saymaktır. Hiç muhatap almazlar. Çünkü siz onların genel politikalarına boyun eğecek biri değilsiniz, sizi biliyorlar. Bu fikrin, kurumlarımızdan birinden çıkması gerekiyordu, önemsenmesi için. Ama bu kurumların sürekli içinde olmuş ancak bağımsız ve başka dünya görüşünden insanların fikirlerine saygı gösteren, kavrayıcı bir anlayışla bakan, bir Yalçın Karadaş benzeri insan, bu olmalıdır dediği zaman enteresan bir rahatsızlık doğuyor. Bu bizim, kabileci, zavallı anlayışımızın bir ürünü.

Peki bu iç diyalog eksikliği nasıl giderilebilir?

Bizde eksik olan şey şu: Bizim kültürel kodlarımızın bu yaşama yansıttığı kişilikler, bir takım kompleksleri barındırıyorlar, ben dahil. Örneğin ben bu konularda, bir takım kurumların yöneticileriyle konuştum, aldığım sonucu size söylüyorum: Tamamen kişisel karşılıklı kompleks ve zıtlaşmalar. Tamamen kişisel. Özellikle 80 öncesinin kaos ortamında, arayış ortamında, bir kısım insan sağcı olmuş, bir kısım insan solcu olmuş, bir kısım dinci olmuş, bir kısmı liberal veya değişik dünya görüşlerinden olmuş insanlar, 30 yıl önceki çocukluklarına geri dönüyorlar; karşısındaki insanla muhatap olmuyorlar. Bunu toplumları için bir kenara bırakabilecek olgunlukta değiller ne yazık ki. Ama onu gençler yapacak.

Azıcık farklı şey söyleyen hemen yaftalanıyor. Bu entelektüel dünyayı felç eden bir şey değil mi?

Bu bizim zavallılığımız. Bu sadece bize özgü bir şey de değil ne yazık ki. Özellikle az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin yarı aydınlarının bir hastalığı bu.

Nedir bunun kaynağı, hain çokluğu mu, fazla paranoya mı?

Hayır bu hain çokluğu veya paranoyadan değil, bu gelişmişlik düzeyinin düşüklüğünden. Bizim bir takım aydınlarımız, kendi çapıyla toplumun çapını bir tutuyor. Diyor ki ben yapamadığıma göre, toplum nasıl yapsın! Bu insanlara biz aydın diyoruz, bu insanlara maalesef thamate diyoruz. Thamatelik yaşla, parayla, mevki ile olacak şey değil, olmaması gerekir. İçi boşaltılmış, çok kritik bir kavram bu. Bunun paranoyayla falan alakası yok, bu kendi çıkarları veya kendi beyninin alabildiği kapasitenin dışındakileri reddetmektir.

Diyalogun önündeki engellerden biri de korku olabilir mi? Sonuçta diyalog farklı olanla kurulan bir şey ama diyaloga gireceği kişiyle aynılaşacağı korkusu olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Bunun birinci nedeni bu kişilerin yeteri kadar aydın olmaması. İkincisi kendi kişisel inatçılıkları ve kompleksleri. Üçüncü ve en önemli şey de, toplumun hak etmeden kendilerine verdiği itibarın yok olabileceği korkusu. Küçük olsun, benim olsun! Budur. Ayrıca bu tür insanların kendi iradeleriyle hareket ettiklerine inanmıyorum. Gerek Türkiye, gerek Rusya’da kurumlarımızın genel yapısı, devletin izin verdiği kadarıyla sınırlıdır. Zaman zaman gevşek bırakırlar; ama ağzından onların istemediği bir şey kaçtığı zaman cezalandırma yöntemleri devreye girebilir. Kendi iradesiyle hareket eden insan da kendi halkına dayanmak durumundadır.

Kendimizden bahsederken sık sık “Yok oluşun eşiğindeki toplumlar”, “Yok oluşun eşiğindeki diller” diye bahsediyoruz. Bu söylemin kendisi zaten yok oluşa ivme kazandıran bir etken değil midir? Hastanın başında durup “Ölüyor” demek gibi. Bu söylem üzerine neler söyleyeceksiniz?

Aydın zannettiğimiz insanların çoğu, bir yerlerde bir şeyler okurlar, hemen ona inanırlar; bir söylemi hemen taklit ederler. Kendi iradesi ve birikimiyle söylenmiş olmadıkları için bu lafların ne tür anlamlara gelebileceğini de düşünmüyorlar. Kendine güvenmiyorlar.

Reel politika eğilimi görülüyor. İyi niyetlerle bir şeyler yapılıyor ama Rusya’nın güdümüne giriyormuşuz gibi bir görüntü var. Bu gözleme katılıyor musunuz?

Size şunu söyleyeyim. Adıge-Abhaz-Ubıhların 1864’te Kafkasya’dan sürgün edilmesinden sonra emperyal Rusya’nın iki tane tehlikesi kaldı. Bu Kafkasya’da Çeçenlerdi, diasporada da Adıge-Abhazlardı. Çeçenleri provoke ettiler, bir şekilde bu savaşı yaptırdılar insanlara ve Çeçen halkının köklerini kurutma noktasına geldiler. Yani Çeçen tehlikesini yok ettiler kendilerine göre. Ama Çeçen tehlikesinden büyük tehlike, anavatandaki Adıge ve Abazalar. Bunu nasıl yok edebilirler? Kendi sınırları dışına yerleşmiş milyonlarca nüfuslu bir toplum. Bunun yollarından bir tanesi de bu insanları kabileci milliyetçiliğin içine sürüklemektir. Bu şekilde de bu insanlardan kurtulurlar. Bu günlere geldiğimizde, internet veya basın üzerinden yaptığımız tartışmalarda bunu gayet net görebiliyorsunuz ki, ciddi bir kabileciliği halkın kurtuluşu olarak öne süren bir kesim var. Bunun kaynağı maalesef ve maalesef kendileri değil. Yani diasporadaki Çerkeslerin pasifize edilmesi iki şeye yarar; Birincisi Rusya Federasyonu politikalarının devamına, ikincisi Türkiye Cumhuriyeti içinde de anti-demokratik yapının sürmesine.

Bir tarafta diasporanın Kafkasya ile ilişkilerini arttırmak var, öte yandan kimlik ve yaslandığı temeller var. Ticaret veya başka şekillerde anavatanla ilişkiye giren kişilerin bağımsız hareket etme şansları azalıyor; öte yandan kimlik de nihayetinde sembollere dayanan şeyleri Rusya hedef alıyor. Sanki bu ikisi arasında bir tercih söz konusu. En son 450. yıl kutlamalarında bunu yaşadık. Bu iki nokta arasında bir denge tutturulamaz mı?

Anavatandan halkımızın sürüldüğü ilk günlerden beri, ‘kaderimiz’, ‘diasporik’ dediğimiz aşağılayıcı yaşamın, Osmanlı Devleti ile Rusya ve İngiltere tarafından planlandığını düşünüyorum. Yani emperyal politikalarla biz buralara geldik. Ve aynı emperyal politikalar bugün şekil değiştirmiş olarak sürüyor. Yani Kafkasyalıların kimliğine sahip olmaları ve onurlarıyla ayakta durmaları eğer Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun işine geliyorsa, buna kimse ses çıkarmaz. İşine gelmiyorsa, bu kimliği örselemek, asimile etmek için, bu kimliği kendinden utandırmak için her türlü girişimi yapacaklardır. Ama biz nasıl davranmalıyız? Bir kere ana eksenimiz şu olmalı: İnsanı, insan haklarını baz almalıyız. Bizim Türk halkıyla veya Rus halkıyla veya dünyanın her hangi bir halkıyla sorunumuz olmamalı. Sorunumuz yönetimlerle. Yazdığımız şeylerin çoğu Rus düşmanlığı, Türk düşmanlığı olarak algılanabilir ama bizim hiçbir halkla sorunumuz yok. Yani bu kimlik örselenmesi, kimlik sorununun yolu, bizim bu devletlere kendimizi kabul ettirmek ve bizim barışçı, demokratik, eşitlikçi bir hayat istediğimiz, yok olmak istemediğimizi çok net ortaya koymak zorunluluğumuz var. Onu da bu devletlere ve halklarına anlatmalıyız. Kavgacı-dövüşçü, savaş kışkırtıcısı, ırkçı-şoven, başkalarını aşağılayan veya bizi aşağılatan hiçbir şeye taviz verme lüksümüz yok, bu son derece yanlış olur.

Kimlik üzerinden siyasete nasıl bakıyorsunuz?

Son seçimlerde Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte Çerkes kimliğini ön plana çıkararak bir takım kişileri desteklediğimizi deklare ettik. Ve tahmin ettiğimiz bazı kesimler de bize çok ağır eleştiriler yöneltti. Etnik milliyetçi anlayışlarla siyaset yapılmasına karşıyız. Ancak, Türkiye’de ciddi bir nüfus oluşturan Kafkasyalılar yok sayılarak, “Nasılsa bunlar devletçidir, nasılsa bunlar Türkleşmiştir” diye bizi oyuncuların içinde saymama anlayışı var. Yani biz bu topraklarda yaşamıyoruz, yaşıyorsak da Türk olarak yaşıyoruz. Çerkes kimliği veya Kafkasyalı kimliğimizle yaşamıyoruz onlara göre. Biz bunun yanlış olduğunu ve Türkiye’de yürütülen asimilasyoncu politikaların, gelişen Türk ırkçılığı ve onun yarattığı Kürt ırkçılığının toplumumuza zarar vereceği bilinciyle buna ‘dur’ diyen, diyebileceğini düşündüğümüz, Baskın Oran gibi, çok saygı duyduğumuz insanları destekleyerek yola çıktık. Ben hala doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi gibi düşünmeyen herkesi genelleyerek komünistler, Kürtçüler ya da bölücüler diye yaftalayan insanları gördük. Ama bence atılması gereken bir adımdı.

Türkiye’deki Çerkeslerin en önemli kırılma noktalarının tamamen buranın kendine has sorunlarından kaynaklandığını görüyoruz. Mesela 13 Ekim Nalçik ayaklanmasını dinci-laik tartışmalarının argümanlarıyla okumaya çalışanlar oldu. Halbuki oranın kendine has bir durumu var. Yani etnik kimlikle siyasete girmenin Kafkasya bağlamında bize ait olmayan ayrışmaları derinleştirici bir etkisi olur mu?

Hiç sanmıyorum. Etnik kimlikler üzerinden siyaset yapılması yanlış. Ama bu etnik kimlikleri yok sayan ırkçı, tek dilci, tek etnikçi anlayış elli kat daha yanlış. Bir kere bu anlayışın değişmesi için mücadele eden bir cephe oluşturma zorunluluğu var. Böyle bir cephenin Kafkasya’daki cumhuriyetlere ve Rusya Federasyonu’ndaki halklara ve halklarımıza fayda sağlayacağını düşünüyorum. Ama sadece Çerkes etnik grubunu ön plana çıkararak, milliyetçi Türklerin veya yükselişteki Kürtlerin yaptığı gibi, bir şeylerin arkasına milliyetçiliği gizleyerek ortaya çıktığımızda, bunun bize hiçbir fayda sağlamayacağını düşünüyorum. Bu, Kafkasya’da yaşayan insanlarımıza da zarar verir. Bir arada eşitçe yaşamı savunan cepheleşmeler yarar sağlar. Çünkü Türkiye’de artık sol ve sağ, eski sol ve sağ değil. Bizim artık yolumuz, insan odaklı kitlelerle iş birliği yapmaktan geçiyor. HT/FT

Ajans Kafkas Hüseyin Tok

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kitabı üzerindeki çalışmalarınız ne zaman başladı? Kitabın sürecine ilişkin aşamaları okuyucularımız öğrenmek isteyecektir.

S.E.B.: 1960’lı yılların başından beri Kafkasya’nın tarih ve kültür sorunları ile sürekli olarak ilgilendim. Bu konu ile ilgili merakım ve bilgi-kaynak biriktirmem de o yıllarda başladı. Ne var ki, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurma ve yaşatma çalışmalarına katılan Pşimaho Kosok, Vassan Girey Cabağı vb. bir çok kişi SSCB’nin kuruluşundan sonra sürgündeki yaşamlarını Türkiye’de geçirdikleri halde kimse onların elindeki bilgi birikimi ve belgeleri değerlendirmeyi düşünmemişti. Dahası 1960’lı yılların sonunda Sovyet-Rus propagandasının etkisiyle tarihimizin bu çok önemli dönemi, adeta bahsedilmesi sakıncalı beyaz sayfalara dönüştürülmüştü.


Glasnost dönemi ve SSCB’nin dağılmasını izleyen geçici "demokrasi" aşamasında birçok kez Kafkasya’ya gitme olanağını buldum. Bu arada basılmış-basılmamış ya da sözlü olarak konuyla ilgili bazı kaynaklara ulaştım. Ama hemen belirteyim ki, 1937-1938 temizliklerinden sonra Rusya’da da bu konulardaki kaynaklara ulaşabilmek zorlaşmış, nisbi bir "özgürlüğün" hüküm sürdüğü SSCB’nin ilk yıllarında basılmış olan eserler kütüphanelerde bulunmaz hale gelmişti.

Ancak bu yıllarda Kafkasya’da da belli çevrelerde bir kendine ve milli konulara dönüş süreci başlamış bulunuyordu. Örneğin 1992’de Mahaçkala’da Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nun girişimiyle "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti" konusuna yönelik bir konferans toplanmış ve burada sunulan tebliğler yayınlanmıştı. Dağıstan Bilim Enstitüsü tarafından "Kuzey Kafkasya ve Dağıstan Dağlıları Birliği" (Soyuz obyedinennıkh gortsev Severnogo Kavkaza i Dagestana (1917-1918gg.), Gorskaya Respublika (1918-1920gg.) adıyla önemli bir belgesel derleme yapıldı. Ben bu sırada konuyu yazmaya başlamıştım ve bu kitabın araştırmalarıma büyük katkısı oldu. Gitme olanağı bulduğum Adıgey, Kabardey-Balkarya, Abhazya, Çeçenya ve Osetya’dan da bazı kaynaklar toplamıştım. Bu arada Şamil Kültür ve Eğitim Vakfı’nın Almanya’dan getirterek korumaya aldığı merhum Barasbi Baytugan’ın kitaplığından ve Kafkas Vakfı kitaplığından da önemli ölçüde yararlanma olanağı buldum. Daha önceleri anne tarafından akrabam olan rahmetli General Sultan Kılıç Girey’in kardeşi S. Beyazıt Girey’in, Aslanbek Kos, Temirbulat Kubat vb. kişilerin yazılı-sözlü anılarından da yararlandım. Uzun sözün kısası bu araştırma neredeyse 30 yılı aşan bir süre içerisinde yavaş yavaş ortaya çıktı. Samsun ve İstanbul’daki Birleşik Kafkasya Derneği çalışanları da dizilmesi ve yayınlanmasına yardımcı olmak ve daha önemlisi bu araştırmayı önemsemek suretiyle bana önemli bir destek sağladılar.

Yol gösterici çalışmanızdan hareketle, konu ile ilgili araştırma yapmak, monografiler hazırlamak isteyenlere herhalde bazı tavsiyeleriniz olacaktır.

S.E.B.: Kitabımın Kuzey Kafkasya’nın 1917-1922 yılları arasındaki tarihi konusunda özellikle Türk dilindeki ilk kapsamlı çalışma olduğunu ama yeterli olmadığını söyleyebilirim. Bu konu siyasal nedenlerle Kafkasya’da ve Rusya Federasyonu’nda daha uzun bir süre tarafsız olarak yazılmayacaktır. Bu yüzden diasporadaki araştırmacılarımız tarafından, bu yıllardaki olaylarla ilgili konuların hazırlanacak tezler, kitaplar, makaleler ile incelenmesi ve bu araştırmaların anayurda da etkin bir şekilde ulaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Ben Kafkasya konularında araştırmalar yapan ve yapmak isteyen araştırmacılar ve bilim adamlarına öteden beri elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Kültürel örgüt olma iddiası olan derneklerimizin de, hiç değilse kapsamlı birer Kafkas kitaplığı oluşturmaları ve bu gibi konularda hiç değilse bir enformasyon merkezi görevi yüklenmeleri yönünde olacaktır.

Sanırım bu son cümlelerinizden diasporadaki "sivil toplum kuruluşları"na (STK) uzanabiliriz? STK’lar için"Quo Vadis" sorusuna cevabınız ne olabilir?

S.E.B.: Diaspora ülkelerinde oluşturabildiğimiz yegane örgütlenme biçimi olan kültür derneklerimiz ve vakıflarımız eksikleri ve fazlalarıyla bugüne kadar belli bir fonksiyonu yerine getirmişlerdir. Bunlarda görev almış, bazen büyük özveriler göstermiş, bazen büyük hatalar yapmış olan binlerce kişi de bizim insanlarımızdır ve herhalde saygıyı hak etmişlerdir. Bugüne kadar yapılan yapılanların ve kolayca yapılabileceği halde yetersizlik, bilgisizlik, bencillik, grupçuluk gibi nedenlerle yapılamamış olan bir çok işin muhasebesi, elbetteki en azından hataların ileride de yinelenmemesi bakımından yapılmalıdır ve yapılacaktır. İnsanlarımız artık testiyi doldurup taşıyanlarla, onu kırmaya ve dökmeye çalışanların arasında bir fark olduğunu da artık anlamak ve bunları birbirinden ayırmayı bilmek durumundadırlar. Derneklerimizin günümüz koşullarına uygun yeni biçimler almaları gerektiği ortadadır. Bunun içinde herkesin bir şekilde emek vermesi gerekmektedir.

Bugün bir anlamda, yapay bir gündemle "birleşme-bütünleşme" sözcükleri ardına sığınarak sürdürülen çabalara ilişkin düşüncenizi merak ediyorum.

S.E.B.: Birçok kişi gibi bende bu birleşme konusunu Kaf-Bir döneminden başlayarak mevcut kadrolarca biraz mecrasından çıkarıldığı ve saptırıldığı kanaatini taşıyorum. Bu yüzden bu konuya girmeyi pek istemiyorum. Ancak yıllar boyunca bir çok ortamda belirttiğim şu hususu da tekrarlamaktan kendimi alamayacağım: Bir Osmanlı şairinin "Barik-i hakikat müsademe-i efkardan çıkar" (Gerçeğin kıvılcımı fikirlerin çarpışmasından çıkar) sözlerine şunu eklemiştir. "Evet ancak çarpışanlar kafa ise olur, eğer çarpışanlar kafa değil de kabak ise ortaya sadece kabak çekirdekleri çıkacaktır". Ben öteden beri asli sorunun derneklerin şu veya bu şekilde, şunun veya bunun komutasında birleşmesinden ziyade, niteliklerinin yükselmesine, bunları yönetecek bilinçli kadroların yetiştirilmesine ve işbaşına getirilmesine önem verilmesi gerektiğini söylemişimdir. Bu sağlanırsa aklı başında ve nitelikli insanlar şu veya bu şekilde zaten örgütlenecekler ve belli ölçülerde fikir birliğine de varacaklardır. En azından uygarca tartışabileceklerdir. Çünkü "aklın yolu birdir". Eğer örgütler ve insanlar niteliksiz iseler, yani sıfır değerinde iseler, bunları toplasanız da yan yana getirseniz de ortaya üst üste konmuş bir sürü sıfır bir araya gelmiş olacak ve ortaya çıkan toplam (Dernekler birliği, federasyon vb.) herhangi bir değer oluşturmayacaktır. Asıl önemli olan nitelikli, sağduyulu ve her şeyden önce de kişisel komplekslerden arınabilmiş kadroların kurulması ve bunların göreve özendirilmesidir. Ben toplumumuz içinde böyle insanların hiç azımsanmayacak sayıda var olduğunu biliyorum.

Dilerseniz unutamadığınız bir anınızla, başka sohbetlerle görüşebilmek üzere söyleşimizi tamamlayalım.

S.E.B.: Ankara’daki Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nin yönetiminde bir süre birlikte çalıştığım rahmetli Elbruz Gaytatı ağabeyimiz yaşlılığı hiç yanına yanaştırmaz, insanların hep genç kalması gerektiğini, ancak aralarında "gençler", "olgun gençler", "yorgun gençler" şeklinde bir sınıflama yapılabileceğini söylerdi. Ben de henüz yorgun değilsem de "olgun genç" sınıfına girmiş ve yarım yüzyılı devirmiş bir kişi olarak ister istemez epey geniş bir anı birikimine sahip oldum. Bunlar arasından bir ikisini seçmek zor oluyor. İster istemez yaşam eksenimin önemli bir bölümünü oluşturan Kafkas-Çerkes sorunları ile ilgili anıları yazmayı ve yayınlamayı düşünüyorum. Artık onları da oradan okursunuz. Sizlere başarılar diliyor, sempati ve iyi dileklerimi sunuyorum.


bkd.org.tr

Kazım Berzeg: Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Kazım Berzeg ile Çerkes tarihinin yarına ışık tutabilecek sayfalarını ve Çerkes kültürünü konuştuk.

Memluklerin, yönetimi Çerkeslerden oluşan bir devlet olduğunu ve hilafetin koruyucusu olduğunu biliyoruz. Siz Memlukleri ‘İslam aleminde bir Çerkes liderliği dönemi’ olarak tanımlıyorsunuz. Memluk tarihi Çerkesler için neden ve ne kadar önemli?

Müslüman aleminde bir Çerkes liderliği dönemi var. Bu, şunun için çok önemli. Güneydoğu Anadolu’yu bile 250 sene Çerkeslerin idare ettiğinin bilinmesi lazım. ‘Çerkesler 1864’de Kafkasya’dan geldi’ değince ‘öyleyse gitsinler’ demek mümkün. Ama İslam aleminin liderliğini Osmanlılardan önce Mısır’da Çerkesler yaptılar dediğiniz zaman onu demeleri pek kolay değil. Memluklar, Hicazı, Kuzey Afrika’yı, Suriye’yi, Güney Anadolu’yu idare ediyorlar. Yani Karamanoğulları, Ramazaoğulları, zaman zaman Dulkadiroğulları hatta başlangıçta Osmanlılar kendilerini Memluklere bağlı kabul ediyorlar. 1517’de Yavuz Selim saldırıyor ve Mısırı işgal ediyor ama Osmanlı Mısır’ın idaresini yine Çerkeslere bırakıyor. Hatta sadrazamı Yavuz’a ‘Mısır’ı Çerkeslerden aldık yine Çerkeslere bıraktık’ dediğinde idam ettiriyor. 1798’e kadar Osmanlı adına yalnız Mısır’ı değil, Hicazı Kuzey Afrika’yı fiilen Çerkesler idare ediyorlar. 1798’de Napolyon Mısır’a saldırdı. Ve Napolyon’un Mısır seferinin gerekçesi şuydu:  “Ben Osmanlıya karşı değilim, Arapları Memluklerin hakimiyetinden kurtaracağım.” Ve Mısır’da Napolyon’la yapılan harp de aslında Fransız-Çerkes harbidir. Napolyon’a veya ihtilal Fransa’sına, İngiltere karşıydı. Hakimiyet kurmak istediği alana geçiş -her ne kadar Süveyş kanalı henüz açılmamış olsa bile oradan yine kısa yoldan Kızıldenize geçmek mümkündü- Fransa’nın eline geçsin istemediği için İngiltere, Amiral Nelson komutasındaki ordusunu Memluklere yardıma gönderdiler. Kafkasya’dan da Çerkesler yine Memluklere yardıma gittiler üç sene müddetle. İngilizlerle Memluk ve Kafkasyalı Çerkesler, Fransızlara karşı ortak harp ettiler. Tabi köyde oturan Çerkes değil, daha dünyadan haberdar olan Çerkesler gittiler. Bir şey daha, her toplumun değişik fonksiyonlar icra edenleri vardır. Şimdi bizim gençlerde bir Çerkesin bildiği, mutlaka köyde evinden çıkmamış Çerkesler tarafından da bilinen bir şey olmalı gibi bir yanılgı var. İngilizler Kafkasya’ya gittiğinde eski dost olan İngilizler diye karşılanıyorlar. Hatta o zaman, 1798’de Mısır’da Fransızlara karşı İngilizlerle harp eden Çerkeslerin bazıları sağ. Onun için İngilizler hiç de bilinmeyen İngilizler olarak, casuslar falan olarak gelmediler.

Çerkesler ile İngilizlerin ilk irtibatı Kafkasya’da değil diyorsunuz. Fakat bu İngilizlerin Çerkesleri etkilemiş olması ihtimalini ortadan kaldırıyor mu?

Öyle bile olsa, yani İngiliz casus da olsa Çerkes için makbul olması gerek. Çünkü Rusların anavatanları Kiev-Novgorod- Baltık arasındaki üçgendir. Kafkasya’dan 1000 – 1500 km uzaktadır. Ne arıyorlardı Kafkasya’da? Elbette Rus işgal için Kafkasya’ya gelince, Çerkes de herkesten yardım isteyecek, kendisine ‘yardım ederim’ diyen herkesin yardımını isteyecek.

Memluklere dönersek, Mısır’a devşirme olarak gittikleri söyleniyor ama sanıyorum farklı tezler de var?

Memlukler Mısır’a devşirme usulüyle götürülmüş değiller, bu mantığa aykırı. Niye mantığa aykırı?Devşirme usulüyle götürülmüş olan kendi memleketiyle irtibatı keser,  Arap’la evlenir bir iki nesil sonra Çerkes olmaktan çıkar.Bunlar öylesine Çerkes ki; Mısır’ın Osmanlı tarafından alınışından 25-30 yıl önce Mısırdaki Çerkesler aralarında anlaşamıyorlar sultan kim olsun diye. Sultan da seçimle oluyor tabi. Birinin dayısı, hayatında mısıra gelmemiş Kafkasya’daki bir Çerkes, onu sultan seçip Mısır’a getiriyorlar. Meselenin aslı şu: 1220’de Moğollar, Cengiz han ve onun devamı Kafkasya’yı işgal ediyor. İşgal ettiği zaman Çerkesler harp ediyorlar. En şiddetli harp de Kafkasya’da oluyor Moğollarla. Çerkesler yeniliyorlar. Yenilen Çerkeslerin huyları gereği, Hıristiyan olanlar Avrupa’ya, Müslüman olanlarda da toplu olarak Mısır’a geliyorlar. Bunu diyenler de var, devşirme diyenler de var, fakat batılı kaynakların hepsi Memluklerin Kafkasyalı olduğunu yazıyor. Çerkes ve Türk diyorlar. Türk dedikleri de muhtemelen Karaçay-Malkarlar.

Çerkesler Çarlık Rusya’sı tarafından soykırıma ve sürgüne maruz bırakıldılar. Özellikle sürgün konusunda Osmanlı Devletinin rolü ne idi?

Bu konuda evvela şunu bilmek lazım: Rus kaynakları son derece propaganda içeriklidir. Çünkü Sovyetler Birliği zamanında yazarların hepsi devlet memuruydu. Sistemin, Komünist Parti’nin beğenmediğini, Rusların beğenmediğini yazan aç bırakılırdı. Onun için Rusya’da yazılanlar siyasi maksatlıdır. Yazan Çerkes de olsa Rus rejiminin yazdırdıklarıdır. Tabi onların arşivinden de istifade temek gerekir ama en azından Osmanlı arşiviyle denetlenmek suretiyle doğruluğunun kabul edilmesi lazım. Çünkü Osmanlı da arşivci bir devlettir.

Akdes Nimet Kurat’ın ’Türkiye İdil Boyu’ diye bir kitabı var. Osmanlının 1570 Volga’yla Don nehri arasında bir kanal seferi var, onu anlatıyor. Tamamen belge üzerinden, hem Sovyet yayınlarını hem Osmanlı arşivini inceleyerek yapılmış bir çalışma. Önemli şeyler söylüyor; Osmanlı ordusu 1570’de Kafkasya’dan karaya çıkıyor, Volga’yla Don’un Nalçik’ten beş-altı yüz km. kuzeyde yakınlaştığı yere kadar gidiyor. Osmanlı ordusu bir ay boyunca yol alıyor ve Rus’a rastlamıyor. Orada da Rus’a rastladıkları için değil topografyanın müsait olmadığını gördükleri için vazgeçiyorlar. Oradan Astarhan’a geçiyorlar, orada Rusları görüyorlar. Bir de Çerkes tarihi yazanlar var. Yani bunların söylediklerinin Osmanlılarla Rusların mücadelesine ilişkin kısımların hepsi yalan. Şimdi oradan alınca, O Çerkes tarihi yazarının yazdığının Çerkes-Rus ilişkilerine ait kısmı da yalandır. Sonra bir Kabardey Prensinin kızının dördüncü İvan’la evlenmesi var, fakat aynı adamın diğer kızı da Nogay Hanı Ahmed Han’la evleniyor.

Bunu Çerkeslerin Rusya’ya gönüllü katılmasının tarihi olarak sunuyorlar…

O zaman niye Nogaylara bağlanmıyor da Ruslara bağlanıyor Çerkesler? Rusya’ya bağlanacağına Nogaylara bağlansaydı madem. Yani Rusların yazdıklarını da öğrenmek, ama bunların yüzde seksen ihtimalle doğru olmadığını bilerek öğrenmek lazım. Ve doğru olabileceği hususunda kanaat husulü için de o alanda Osmanlı arşivi ile mukayese temek lazım. O kitapta çok önemli bir şey daha var. O seferin komutanı Kasım Paşa Çerkes, daha önemlisi yedi tane Çerkes beyine, Osmanlı padişahı ordumuza yardım edin diye mektup gönderiyor. Mektupları arşivlerden alıp yayınlamış. Adamların adları da Müslüman adı bu arada. Hani Ferah Ali Paşa gittiydi de Müslüman yaptıydı değil. Yedinci asırda hazreti Ömer zamanında Dağıstan’dan girmiş Müslümanlık, tedricen batıya doğru gelmiş. Ama 16. yüzyılda Adigelerin tamamı Müslüman değil, bir kısmı Müslüman, bir kısmı Hıristiyan bir kısmı animist.

Öyleyse Osmanlı ile Çerkeslerin daha da yakın ilişki içinde olmaları gerekmez mi? Dolayısıyla bu Osmanlı’nın ve İngilizlerin ‘göç’ü tahrik etmiş olduğunu düşündürmez mi?

Hayır, şimdi siyaseten yanlış olan -zaten gerçeğe de aykırı- bir şey var. Rus propagandasını o hale getirenler var ki; sanki Ruslar Çerkeslere hiçbir şey yapmadılar, Osmanlılar, İngilizler Çerkesleri kandırdı. Liderleri de halkı taktı peşine geldi. Şimdi bunu söylediğin takdirde, dünyayı ‘Kafkasya’da benim hakkım var’ lafına inandıramazsın. ‘Sen kendin gitmişsin’ derler. Bu son derece sakıncalı bir laftır. Böyle olsa dahi bunu senin söylememen lazım.

Peki, neden gerçeğe aykırı?

Osmanlı 1700’lerin son çeyreğinden itibaren Rusya’ya fana halde yenilmeğe başladı. Özellikle Gürcistan’ın Rusya’ya ilhakından sonra hem doğudan hem batıdan tam bir muhasaraya alındılar. 1828-29’da doğudan Rus orduları Erzincan’ı aldı, Sivas’a kadar geldi. Batıdan İstanbul’a yanaştı. 1933-34, o senelerde Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa Osmanlıya saldırdı, üç dört sene evvel Osmanlıyı işgal edecek olan Rusya Kütahya’ya kadar gelip Osmanlıya yardım edince, bu sefer İngilizler Fransızlar, Rusların çekilmesini temin ettiler. 1829-1833 Kırım harbi sırasında Osmanlı müttefikleri yendi ama Osmanlı ordusu Rusya’ya kaybetti. Karsı işgal ettiler, 1856’da Paris konferansı ile geri alındı. Osmanlı 1864’e kadar geçen süre içerisinde Rusya ne söylerse kabul etmek zorundaydı. Rusya, Osmanlıya 1829 Edirne anlaşmasına Kafkasya’da fiilen hakim olmadığı halde, Rusya’ya bıraktığına dair hüküm koydurdu. Ne demek bu? Burası bağımsız bir yer değildi, Osmanlıydı, Osmanlıdan aldık demek. Osmanlı bunu düşünemeyecek kadar ebleh değildi ama o hükmü koymak mecburiyetindeydi, çünkü anlaşma Edirne’de yapılıyor, Rus ordusu İstanbul sınırında.

O dönemde Osmanlı istese de Kafkasya’ya müdahale edemezdi diyorsunuz?

Bazı yayınlanmış belgelere rastladım. Rusya, Osmanlı’ya ‘bize düşmanlık yapıyorsun’ mealinde yazı gönderiyor, Osmanlı da diyor ki; ‘biz size o kadar dostuz ki Kafkasya’daki Çerkesler bizden sürekli yardım istedikleri halde dostluğumuzdan ötürü onlara yardım yapmıyoruz’  Bunları Osmanlı arşivinde bulabilirsiniz.

Nüfus politikası açısından bakarsak, iki tarafın çıkarları örtüşmüş olamaz mı?

General Musa Kundukov, 1864 öncesinde geliyor, Osmanlı ricaliyle görüşüyor, göç düşüncesini paylaşıyor. Kabul etmiyorlar, hiç olmazsa acele etmemesini istiyorlar. Osmanlı, Çerkesleri alalım, yerleştirelim de Müslüman nüfusumuz artsın diye göçü teşvik etmiş değil, fakat oradan sürülünce kabul etmek mecburiyetinde kalmışlar. O sebeple, ‘Osmanlı göçü tahrik etti, Çerkesler o yüzden geldi’ demek hem apolitik, -yani sen teşvikle gelmişsen, gönüllü gelmişsen artık Kafkasya’da hak iddia edemezsin- hem gerçek değil.

Söyleşimizin ilk bölümde Çerkes kültürünün dünya kültürleri arasında özel bir öneme sahip olduğunu söylediniz. Çerkes kültürünü özel kılan şeyler nelerdir?

Liberal Düşünce Topluluğu’nun benden sonraki başkanı Atilla Yayla halis Türk’tür, Çerkeslikle alakası yoktur. Mayıs 1995’te, benden habersiz, Yeni Forum dergisinde muhtemelen benim yazıhanemden aldığı bir yazıyı yayınladı. Ahmet Mithat Efendi’nin 1874 tarihli, Vasfi Güsar tarafından yeni lisana uydurulmuş bir yazısı. O yazıyı Atilla Yayla yeniden gözden geçirmiş, “Çerkesya’da hükümet şekli ve uygarlık düzeni” adıyla yayınlamış ve şöyle sunuyor: “Yazı siyaset teorisi açısından da hayli ilginçtir. Merkezi bir siyasi yönetim olmaksızın toplumsal düzenin olamayacağı yolundaki klasik tezi yalanlayan bir örnektir.” Çerkeslerin bu vasfı çok önemli. Çerkeslerin bildiğimiz biçimde devletleri yoktu. Devleti bilmedikleri için mi? Mısır’da devlet idare ediyorlar, daha sonra da Kafkasya’nın Mısırla çok iyi bağlantısı var, Fatih’ten itibaren Osmanlının sadrazamlığını yapıyorlar. İster Longworth olsun ister Bell olsun devletsiz Çerkes ülkesinde asayişin tam olduğunu, insanların mallarının ve canlarının tam güven içerisinde olduğunu söylüyorlar. Devleti kurduran sebeplerden birisi güvenliktir. Şunu diyenler var: “Çerkesler birleşselerdi Ruslara karşı daha başarılı olurlardı” ama Çerkesler o kadar başarı oldular ki; o koskoca Rusya’ya karşı herhangi bir devlet organizasyonuyla yüz seneden daha fazla direnemezlerdi. Mesela Osmanlı zaman zaman Kafkasya’ya asker gönderdi. Osmanlı askeri Rus’u görünce hepsi birden teslim oldular. Çerkeslerin başına bela oldular. Onları kurtarıp tekrar Türkiye’ye göndermek de Çerkeslere düştü. Yani dışa karşı savunmada Çerkes düzeni olabileceği kadar başarılı oldu. W.E.D. Allen İmam Şamil’i harp tarihinin en büyük gerilla lideri diye yazar. Paul Henze “Batıdakiler Şamil’i de aşıyorlardı” diyor. Demek ki Çerkesler, devlet düzeni olmadığı halde harp tarihinin en liderlerini yetiştirmişler.

Çerkes kültürünü sizce özel kılan diğer unsurlar nelerdir?

Ahmet Cevdet Paşa yazıyor, Kafkasya’ya gidecek tüccarlara tavsiyelerde bulunuyor: ‘Çerkesler sert görünür ama Çerkeslerden korkmayın insan öldürmezler’ diyor. Sonra, bir Çerkes size mesela ‘üç ay sonra şu kadar balmumu getireceğim’ dediği zaman ‘söz ver’ demeyin, ya da şu senedi imzala’ demeyin, o zaman güvenmiyorsun diye kızarlar diyor. Sonra, son derece ciddi yargılama usulleri var Çerkeslerin. İngilizler [Longworth ve Bell] o örnekleri de veriyor. Yani şaşırtacak kadar da çağdaş yargılama düzenine uygun. Çerkesler bu toplum düzenine çocukluktan itibaren alışkın. Mesela Çerkes çocukları mahkeme oyunu oynarlar. Devletten ne bekliyoruz biz? Dışa karşı savunma var, içerde güvenlik var, hukuk var. Toplumda bunlar varsa ve sen bunlar var olmasına rağmen devlet kuruyorsan, birtakım adamları devlet görevlisi diye sırtından besleyeceksin demektir. Memur yapacaksın maaş vereceksin. Longwort bir Çerkesle konuşurken Çerkes buna diyor ki; “Biz sizden daha ileriyiz; siz kendinizi idare edemediğiniz için başınızda kralınız var, biz kendi kendimizi idare ettiğimiz için krala ihtiyacımız yok”

Peki, Çerkesler dünya medeniyetine ne sundular, ne sunabilirler?

Batılılar genelde medeni olarak tanımlıyorlar Çerkesleri. Başka örnekleri de var ama bir tanesini söylersek mesela, harp tarihçisi Allen ‘Asya’nın belki de en medeni kültüre sahip kabilesi’ diyor. Ama kabile diyor derseniz hatırlatırım, o dönemde İrlanda’da da kabile düzeni vardı, Kuzey Almanya’da da kabile düzeni vardı. Almanya’da birlik 1860’dan sonra kuruldu. Çerkeslere niye medeni diyorlar Avrupalılar? Çerkeslerin Öklid’i, Pitagor’u, Sofokles’i falan yok. Apollo veya Afrodit heykelleri de yok. Köln Katedrali yok, Ayasofya’sı,  Süleymaniye’si yok. Yazısı yok. Avrupalıların Çerkeslere neden medeni dediği anlamak için Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birini bilmek lazım. Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birisi adabı muaşerettir. Yani xabzedir. Çerkes adabı muaşereti, Çerkes toplumsal düzeni sebebiyle medeni diyor ve Çerkeslerin tek büyük eseri odur, başka bir eserleri de yoktur Çerkeslerin. Bunu modernize edemezsin, modernize edeyim dediğin zaman sana medeni dedirten varlığını yok edersin. 20. Yüzyılın en büyük fikir adamlarından biri Ortega Y. Gasset, Kitlelerin Yükselişi’nde diyor ki; “Medeni denilebilecek bir insan kalabalığı mutlaka aristokratiktir.”  Bir kalabalık var, kitle var ama bu toplum değil. Bunun toplum olması için kendiliğinden bir düzeni, ‘xabze’si olması lazım diyor. Aristokrasiden kastı da bu. Yani Türkiye toplumu diyemezsin. Türkiye’de kalabalık vardır, Rusya’da da kalabalık vardır. Toplum olması için ‘kendine has’ bir şeyi olmalı.

 

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: ajanskafkas

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Canlar’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Kafkasya’da savaş hiç bitmiyor. Geçmişten bugüne Kafkasya’daki savaşın yarattığı tahribat üzerinde yeterince durulduğunu düşünüyor musunuz?

İşte bir tragedya! Yeryüzünde savaşla boşaltılmış coğrafyalar, Endülüs, Kolomb öncesi Amerika… Bunların trajedisinden dünya haberdar. Kafkasya’dan ise dünya tarihinin haberi yok. Kaybedilenler hep istatistikî veriler olarak düşünüldü bugüne kadar. 10 milyon insan öldü, 5 milyon İnsan öldü, 2 milyon insan öldü… Bunlarının her birinin bir hayatı vardı, bu insanlarının her birinin akrabaları vardı, bu insanların her biri bu halkın kültürünün belli nüvelerini taşıyorlardı. O insanlarla beraber o kültür öldü. O insanlarla beraber birçok hatıra öldü, o dilin birçok kelimesi öldü. Dolayısıyla Türkiye’deki Çerkeslerin Kafkasya’ya ait hatıraları kalmadı. En çok acı veren de bu. Bırakınız kaybettiklerimizin telafi edilmesini, çetelesini bile tutamıyoruz. Dünyanın elinde böyle bir envanter yok.

Süregelen çatışmaların yarattığı tahribat, sebepleri, önüne geçilebilmesi için yapılabilecekler… ?

Kafkasya, halkı savaşla bir güç olmaktan çıkarılmış bir yer dedik. Hal böyleyken bugün dünyanın muhtelif yerlerinde bazı insanlar Kafkasya’daki dindaşlarımıza destek verelim, onları vuruşturalım diyerek belli lojistik yardımlar yapıyorlar, para yardımları yapıyorlar. Bu para yardımlarını alan, samimiyetten başka hiçbir şeyi olmayan, kullanıldığının farkında olmayacak kadar kör olan, Kafkasyalı olduğu için de fevri olan insanlar ne kadar kolay yönlendiriliyorlar. Kendi soydaşlarını, adı Ahmet, Muhammed, Pşimaho olan Kabardey polisleri vuruyorlar ve cihat yaptıklarını zannediyorlar. Sonra aynı İslami kuruluşlar yeni organizasyonlar düzenliyorlar ve diyorlar ki; “Kabardey-Blakar’daki  şehit çocuklarını, yetim çocukları okutup onların ihtiyaçlarını karşılamak için yardım edin” Bu nasıl bir körlük… Bu cinayetin katili de, azmettiricisi de, maktulü de, zarar göreni de Müslüman…

Biz de burada ‘gelişmeleri endişe ile izlemekle’ kalıyoruz.

Aynen öyle. Nalçik olaylarında yüzün üzerinde Kabardey-Balkar’lı delikanlı öldü. Nüfusu dört yüz beş yüz bin kişi olan bir halk için yüz tane yetişmiş delikanlının ölmesi ne demektir biliyor musunuz? Türkiye’ye vurduğunuz zaman yüz bin, iki yüz bin insanın ölmesi demektir oransal olarak… Korkunç bir kayıp! O çocuklar eğitimli çocuklardı. O çocuklar İslam tarihinde benzeri olmayan bir saikle vuruştular; Camiler kapalı olduğu için. İslam dünyası denilen -var mı yok mu bilmiyoruz bu dünyayı ama- o dünya duymadı bile. Yeryüzünde birileri ‘benim şehrimde camiler kapalı’ diye polis vuruyor. Bunun kritiğini yapma ihtiyacı duymadı İslam dünyası. O yüzden Kafkasya, İslam dünyası için potansiyel fedailerin, intihar bombacılarının, potansiyel serdengeçtilerin bulunduğu bir kaos coğrafyası. Yani o cihatçılar için Kafkasya’daki kültürün, tarihi mirasın, dillerin, insani değerlerin hiç birinin kıymeti yok. Adıgece var olmayacakmış, 300 bin Çeçen ölmüş, bilmem kaç tane çocuk yetim kalmış hiç önemli değil. Önemli olan ne biliyor musun? Kaç tane Sibiryalı zavallı, dünya haritasında köyünü gösteremeyecek, şehrini gösteremeyecek, Çeçenya’yı gösteremeyecek kaç tane Rus delikanlısı öldü. Cihadın boyutlarını bununla ifade eden insanlar.

Fakat başka türlü bir İslam’ı öğrenilebilmelerinin önü kapalı, şiddetli baskı görüyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Çare?

Bunun yolu Türkiye’deki Çerkeslerin varlığını sürdürmesidir işte. Zaten bu noktada öncelikli olarak arzu ediyoruz bunu.  Buradan oraya veri desteği yapılsın, burası oranın beyni olsun. Buranın demokrasi tecrübesi, buranın savaş, acı, trajedi, dram tecrübesinden kaynaklanan bilgi birikimi Kafkasya’yı etkilesin istiyoruz. Fakat burada yazılmış çizilmiş eserler Kafkasya’daki insanların anlayabileceği dillere çevrilmez ne hikmetse. Oysa Kafkasya için yapılacak en temel çalışmalardan biri, diasporada üretilmiş Kafkas kültürüne ilişkin verilerin onların anlayacağı dillere, Rusçaya çevrilmesidir. Kimse akıl etmemiştir bunu, oysa en temel şeylerden birisidir. Çünkü burada da Kafkasya var burada da Kafkasyalılar var. Bunlar Kafkas kültürünü işliyorlar, yazıyorlar, ama Türkçe yazıyorlar. Kafkasya’da yaşayan insanlar tarihleri, Kültürlerinin ayrıcalıkları, dillerinin değeri konusunda kafi bilgiye sahip değiller. Komünist dönem boyunca onlara ‘siz iptidai bir kültürün sürdürücülerisiniz’ muamelesi yapılmış. Oysaki onlar sürgünde buraya gelirken çok şerefli, çok mümtaz insanlar olarak el üstünde tutuldular.

Çerkes soykırımı konusu ve Çerkesya söylemi Soçi Olimpiyatları ile birlikte belirli bir gündem oluşturuyor. Ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki veriler derli toplu bir şekilde Rusçaya çevrilmediği sürece Çerkes Soykırımını dünyaya anlatmazsınız. Çerkesya söylemine gelince o söylemin iki tarafı var. Eğer bu söylem Kafkasya’nın kuzey batısını da bir savaş alanı haline getirmeye yönelik ise bu çok sakıncalı. Orada savaşacak hiçbir güç yok, savaşın bu halka sağlayabileceği hiçbir şey de yok.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey yerine tarihi Çerkesya içerisinde, buralarda yaşayan halkların bir arada yaşayacağı bir idari birim istemek meşru bir hak talebi değil mi?

Katiyen meşru bir haktır. O sınırlar yapay sınırlar. Özellikle Adıgey bir toplama kampı bölgesi, adeta Kızılderili rezervasyonu. Kabardey-Balkar’dakiler de Karaçay-Çerkes’dekiler de tarihi toprakları üzerinde yaşamıyor. Çok daha geniş topraklar üzerinde yaşıyorlardı Çerkesler. Dolayısıyla sonradan çizilmiş bu uyduruk sınırlar tabi ki beni bağlamıyor. Çerkeslerin tarihi sınırı Taman yarım adasından başlıyor Svanetya’ya kadar, doğuda İnguşetya’ya kadar, Mezdog’a kadar uzanan bölge. Buranın tarihi adının Çerkesya olduğunun hatırlatılması, buradaki halklarda yeniden tekrar o sınırlar içerisinde beraber yaşama şuurunun uyandırılması, kültürel ortaklıkların ihya edilmeye çalışılması saygıdeğer bir çaba. Ama bu gayret militarist bir tavırla sergilenmemeli.

Milliyetçilik dozu da biraz yüksek sanki?

O topraklarda milliyetçilik yapmak reel olmaz. O topraklarda ne Adıge milliyetçiliğinin reel temeli vardır ne de Karaçay milliyetçiliğinin.

Buradan Kafkasya’ya doğru mesajlar iletmek, orayı olumlu anlamda etkilemek mümkündü de diaspora bunu başaramadı mı?

Evet öyle… Onların en büyük meselelerinin varlıklarını sürdürmeleri olduğunu anlatamadık. Onlara ‘ne kadar ölürseniz, ne kadar öldürürseniz o kadar anlamlısınız’ mesajı verdi İslam dünyası. Farklı odaklar da verdi bu mesajı. Yeri geldi Amerika verdi yeri geldi Suud verdi, yeri geldi Türkiye’deki bazı menfaat grupları verdi. Sen ne kadar ölür ne kadar öldürürsen o kadar anlamlısın denildi bu adamlara. Oysa burada bir veri merkezi olsa idi, sürekli tarihsel, dinsel, dilsel dökümanla o insanlar aydınlatılsa idi böyle mi olurdu durum.

Çerkes kimliğine gelelim isterseniz. ‘Çerkes’ lafzı başlı başına bir tartışma konusu

O konuda bir yazı yazdım. Yakından ilgilenenler görmüştür zaten. Özetle, sen ne kadar Abazayım dersen de tarih seni Çerkes olarak yazmış, başkaları sana Çerkes diyecek… Neredeyse dünyanın son günlerine geldik, Çerkesler daha ulusal adlarını koyamıyor. Var mı böyle bir komedi… Bahsettiğimiz kompleksin tezahürü bu da. Kendisini tanımlamak için öncelikle ötekinden ayırmak, muhalif durmak, başkalarını dışlamak. Ergenlik çağındaki çocukların psikolojisi… Bu adamların dedeleri kendilerini Çerkes olarak vasıflandırıyordu. Ne oldu da birden bire klan ölçeğinde adlandırmaları tercih eder hale geldiler. Çerkesliğin bir kültürel tarifi vardır, Çerkeslik bir kültürün adıdır. Bu kültür nerede yaşar? Kuzey Kafkasya’nın tamamında yaşar. Çerkeslik bir halk adıysa şayet, Abazaları, Adigeleri ve Ubıkhları kapsar. Gerçek tanımı budur Çerkesliğin. Kafkasya’da herkes kendisine başka bir şey der, komşusu başka bir şey der, dış dünya onu başka bir şekilde tanımlar. Yani bu tanımları mikronize etmekteki maksat nedir? Kafkasya’da farklı diller konuşan aynı halktan insanlar vardır. Bu insanlar aynı halktandırlar. Yani aynı sülalenin hem Abazalarda hem Adigelerde hem Kabardeylerde hem Çeçenler de hem de Avarlarda olmasını nasıl tarif edebilirsiniz?

‘Aynı halk’ tezini biraz daha açabilir miyiz?

Uluslaşma sürecinin tamamlanmamasının doğal sonucu bunlar aslında. Çerkesler açısından sorunun iki görünümü var. Birincisi; uluslaşma süreci tamamlanmadığı için parçalanış bir hal arzetmek. İkincisi; parçalanış halden de daha geriye giden, daha ilkel reaksiyonlar vermeye başlamak. Mesela Türkiye’ye gelen Kafkasyalılar sürgünden sonra uluslaşamamış olmanın sıkıntısını yaşıyorlardı, ulus değillerdi bu adamlar. Ama birbirlerine sahip çıkıyorlardı. Biliyorlardı ki ortak kültürden geliyoruz, ortak bir trajedi yaşadık, aynı dili konuşmuyor olsak da kati surette kardeşiz. Bu, dünyada bir başka numunesi olmayan özel bir durum… Milleti oluşturan unsurlardan birisi dildir, birisi ortak kültürdür, ortak inanç ve birlikte yaşama azmidir. Fakat Kafkasyalılarda sadece dil farklı. Bu insanların kültürleri, geçmişleri, birlikte yaşama azimleri, şunları bunları düne kadar vardı. Sadece dil farklıydı. Dil farkından dolayı şimdi mikronize olmaya başladılar. Dün dedelerimiz Kafkasyalı olmak, o sürgünü yaşamış olmak, nasıl davranılacağını biliyor olmak temeliyle birbirine sahip çıkıyorlardı. Fakat şimdi daha geriye gitmeye başladılar birbirlerine sahip çıkmayıp birbirlerini dışlar tarzda bir tavır geliştiriyorlar. Buna sosyal bir irtica da denebilir.

Ben farklıyım, farklı bir halkın mensubuyum diyenler neye dayanıyor peki?

Ergenlik çağı bunalımına… Bu insanlar o kadar kültürel değerlerini kaybetmiş, kültürlerinin içi o kadar boşalmıştır ki kendilerini tanımlamak için öncelikle kendilerinin en yakın oldukları adamlardan uzakta tutuyorlar. Ben senden ayrı bir şeyim. Yani Abaza’ya bir Adige’den ayrı bir kimliğe sahip olmak onur veriyor. Veya bir Adige’ye Abaza’nın bulunduğu çatıya ait olmamak onur veriyor. Bu kabile mantığı, klan mantığı. Modern dünyada böyle bir şeyin yeri olamaz. Bu çağda sırf konuştuğumuz dil ayrı veyahut diyalekt ayrı diyerek tarihi bağını, etnik bağını, kültürel bağını yok sayarak bir şey elde edemezsiniz.

Son yıllarda Kafkasya’da ve diasporada kültürel alanda bir hareketlilik gözlüyor musunuz? Özellikle müzik ve dans’ta daha otantik çalışmalar yapılıyor gibi geliyor. Çerkes kimliğine bir katkı olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle bir hareketlilik var. Ama bu hareketlilik Çerkesliği folklorik bir kitle haline getirmek yolunda… Bu çabaların hepsi Çerkes kimliğini folklorik bir kimliğe indirgeme sonucunu doğuracak. Tabi ki bilinçli olarak bu amaca matuf çalışmalar değil bunlar. Anadil dediğiniz zaman 3 bin kişi toplanmıyor ama Marmara Çerkesleri folkloru dediğiniz zaman 10 bin kişi toplanabilir. Çingeneler de folklorik bir topluluktur mesela. Bunların geçmişleri, halk hafızaları, ulusal hafızaları falan yoktur. Fakat Çingene folkloru vardır. Çingene denilince akla dans gelir. Çerkes değince de sadece güzel dans eden renkli bir folklorun akla gelmesi sonuçlarını doğuracak şeyler bunlar. O folklorun içini mutlaka tarihi çalışmalarla, geleceğe yönelik projelerle, edebiyatla, sanatla doldurmak lazım. Yoksa o folklorle temsil edilen kültür içi boş bir kültür haline gelir. Sahnede dimdik, bıçak gibi dans eden delikanlı Kafkasya’nın nerede olduğunu bilmez, anadil kaygısı olmaz. Orda fevkalade bir Çerkes kızı gibi dans eden kız sahneden çıktıktan sonra o kültürün sunmadığı bir profil olarak topluma katılır. Yani bunlar, Çerkes folklorunun gelişmesi, dünyada daha fazla tanınır olması amacına matuf olmakla birlikte Çerkes kimliğini yaşatmaya yetecek gayretler değildir.

Nelerdir Çerkes kimliğini yaşatacak gayretler?

Onu sağlamak için Çerkes folklorunun yanında Çerkes edebiyatını koymak lazım. Ama her şeyden önce edebiyatını. Çünkü bu halk kahramanlarını kaybetti. Mitolojik kahramanlarını,  bağımsızlık savaşı verirken ortaya çıkan o isimsiz, o son derece saygıdeğer kahramanlarını kaybettiler. Şimdi elde sadece akordeon kaldı. Eğer kahramanlarını yeniden tanımlayabilip bulacak olursa bu halk silkinebilir. Çünkü İmparatorluğu oluşturan bir sürü unsurdan birisi olan Türk halkı, Türk kimliği edebiyatla ayağa kalkmıştır. Öyküleriyle ayağa kalkmıştır.

Çerkes kimliği denilince xabze akla geliyor. Xabze dediğimiz zaman da nostaljik bir alana geçiş yapılıyormuş gibi algılanıyor kimi zaman. Oysa ister ‘gelenek’ deyin ister ‘örf’ deyin, isterseniz başka bir şey deyin Çerkesler için son derece önemli bir sosyolojik mefhumdan bahsediyoruz aslında. Nedir xabze?

Sürekli savaşların yaşandığı bir coğrafyada insanların birbirinden emin olmalarını sağlamak için konmuş kurallar bütünüdür. Kodifike edilmiş bir hukuk sistemidir. Temelinde insana saygı, başkaları için yaşamak, diğerkamlık, tevazu, cesaret, ihsan ve lütuf gibi insani erdemler bulunan bir öğretidir. Hala Çerkes karakterini belirleyen ana unsurdur xabze. Geçmişte Kafkasya’nın verdiği savaşın temel dinamiği, bugün yok oluş batağında tutunduğumuz köktür… Sürgünden sonra asli yaşam ve gelişim alanından çıkmış, geliştirilememiş, işlenememiş ve işlevsizleştirilmiştir. Günümüzde bölgeye göre değişen ritüellere ve yaşça büyükler sultasına dönüşmüştür ama. Bir Çerkes akademisyen, kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için bir çobanın yanında sigara içmiyor, rahat oturamıyor, fazla konuşamıyor. “Sen benim toplumumun eğitimli adamısın senin benden iki yaş küçük olman beş yaş küçük olman senin susmanı gerektirmez. Bana saygı gösterdiğini anlıyorum, bu saygıya mukabele etmem gerektiğini anlıyorum” bu mesaj verildikten sonra başka ıstıraba gerek yok. Gereksiz şövalyelikler bunlar.  Her hukuk kuralı belli bir zaman dilimi içerisinde geçerlidir. Eğer bir hukuk kuralını farklı bir zaman dilimi içerisinde uygulamaya kalkarsanız o zaman ciddi sorunlar ortaya çıkar. Roma Hukuku borcunu ödemeyen borçlunun alacaklıya kölelik etmesini buyuruyordu. Artık geçerli olmayan bir hukuk kuralıdır bu.

Xabze, tıpkı İngiliz Hukuku gibi yazılı olmayan bir hukuk sistemidir ve geçmişte son derece işlektir. Hayatın her alanına yönelik düzenlemeleri vardır, fakat çağ o çağ değil, coğrafya o coğrafya değil. “ mey aynı mey, ama meyhane başka, saki başka, saz başka…”

Peki, tam olarak hukuk mudur? Sadece hukuk mudur ya da?

Daha geniş anlamda yaşama usulü diyelim. Hukuku da barındıran bir şey… belli bir insan modeli ortaya çıkarmaya, toplumsal güveni tesis etmeye matuf bir sistem. Bu sistemin temel düsturları tevazu, başkalarını öncelemek, insana saygı, özelde büyüğe ve kadına saygı. Sonra iffet… Kapitalizm ve zamanın devinimi bu dinamiklerin tanımını değiştirdi. Tevazu, beceriksizlik olarak görülüyor. Çünkü herkes hiçbir özelliği olmadığı halde kendisini satmaya çalışıyor. Kapitalizmin temel düsturu pazardır. Ama bizde pazar yok. Ortaçağ Kafkasya’sında geliştirilmiş o usulü buraya getirip bu zamanda yaşadığımızda xabze’nin temel dinamiği olan tevazu, beceriksizlik olarak ortaya çıkıyor. Cesaret ise enayilik… hani şu Tüfek icad olduktan sonra bozulan cinsten… İffet ise kime göre… İçinde yaşadığımız toplum kaçgöç uygulamayan Çerkeslerin iffet anlayışını kabul etmiş midir?

Bu sebepten Xabze de diğer Çerkes değerleri gibi asli fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş, bugün modern hayata uyum sağlamaya çalışan Çerkes tarafından ayak bağı olarak görülen bir kavram. Eğer toplum yaşayabilse, xabze işlenir olsa topluma neler katacağını düşünemiyorum. Ne muhteşem bir disiplin ortaya çıkardı. Fakat işte ana sorun… yaşamıyorsan yaşatamıyorsun. Xabze’de değerli olan ne varsa bu kapitalist hayatın içerisinde, bu ahir zaman ortamının içerisinde değersizdir. Sorun şu ki; bizim ortaçağda şekillendirdiğimiz bu yaşam usulü Ruslarla karşılaşmamız neticesinde verdiğimiz savaş ve dünyanın muhtelif yerlerine dağılmamız neticesinde inkıtaa uğradı. Aslına bakacak olursanız biz memleketimizde kalmış olsaydık şu anda sahip olduğumuz bölük pörçük kabile yapısına sahip olmayacaktık. Kuzey Kafkasya’da belki iki üç ulus olacaktı, güçlü uluslar olacaktı bunlar, en azından Gürcü ulusu gibi büyük ölçüde yekparelik arzeden bir unsur ortaya çıkacaktı. Ama biz savrulduk. Savrulduğumuz yerlerde sahip olduğumuz şeylere ulusal değerler olarak sahip çıktık ve onları olduğu gibi muhafaza ettiğimiz ölçüde ulusal değerlerimizi koruduğumuzu zannettik. Halbuki eğer halk yerinde kalsaydı, ulus olsaydı, xabze mutlak surette gelişecekti ve belki dünya için çok büyük bir katkı olacaktı. Dünya kültürüne ancak dinle mukayese edilebilecek bir katkı olacaktı.

Kapitalim çağında başka hiçbir şekil yaşama biçimi mümkün değil mi?

Başka yaşam tarzları mümkün ama zor… Zor olduğu için de son derece değerli. İnsana ayrıcalık katan, özellik katan biçimler bunlar. Herkesin pazarda olduğu bir ortamda siz köşkünüzdesiniz… zaman içerisinde bence bu tarz farklılıklar  daha büyük anlamlar kazanacaktır. Bu tarz farklılıkları olan insanlar ve cemaatler daha fazla saygı görecektir. Çünkü herkes gittikçe daha fazla birbirine benziyor. Aynı diziden tarih öğrenen herkes aynı şekilde düşünüyor, aynı şarkıcıyı dinleyenler aynı sesi çıkarıyor. Dünyanın ne kadar tatsız tuzsuz bir ortama gittiğini düşünebiliyor musunuz?

Xabzenin içerisinde tutunabilecek bir şeyler, biz öz yok mu?

Mutlaka var. toplum bir aşamadan sonra o noktaya geliyor. Kapitalizm eleştirmenleri zaten bunları söylüyorlar; “Kapitalizm şiiri bitirdi, sanatı bitiriyor, akrabalık ilişkilerini, insani erdemleri bitiriyor” diyorlar. Sadece biyolojik ihtiyaçlarına ve tüketmeye odaklanmış bir insanlık içerisinde farklı olan kendini belli ediyor. Bu halk için, bu kültür için öncelikle bu halkın aydınlarının, kanaat önderlerinin sorumluluk sahibi olarak koordine bir şekilde hareket edip çalışması lazım. Sorunlar hiyerarşisi kurulması lazım. Değerlerin muhafaza edilmesi lazım. Çünkü önümüzdeki süreçte, o farklı değerler anlam ifade edecekler. Herkeslerin birbirine benzediği, herkesin biyolojik ihtiyaçlarına odaklandığı bir hayat tarzını benimsediği bir çağda, sen Çerkes duruşunla farklılık arzedeceksin ve kıymetli olacaksın. Siyasi sınırları belli olan, bayrağı olan, başkenti olan, askeri gücü olan bir devlet olmak nihai hedef değildir. Nihai hedef, bir halkın var olmasıdır. O siyasi sınırlar o bayraklar 20. yüzyılda ifade ettiği anlamı ifade etmiyor artık.

 

Yusuf Altunok

Kaynak: Ajans Kafkas 

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı