Bu yasalar kesin dönüş yapanlar için KBC'nin onlara tanıdığı statüyü, hakları, yüklediği görevleri (sorumlulukları) ve onlara devletin yapacağı katkıları, yardımları belirlemektedir.


I.MADDE
Anayurda dönecekler;
Bu yasa, 19. yy. da Rus-Kafkas savaşları ve onun devamında Kafkas halklarına yapılan zulümler sonucunda KBC 'yi terk eden ve başka ülkelere yerleşmek zorunda kalan yurttaşlarının çocuklarına anayurtlarına kesin dönüş hakkı tanımaktadır.


II.MADDE
Anayurtlarına dönecek kişilere yardım konusunda KBC'nin resmi politikası;
1. KBC yetkili organlarının, geri dönüş yapan yurttaşlarına nasıl yardımcı olacakları aşağıdaki yasa maddeleriyle belirlenmiştir.
a- Rusya Federasyonu ve KBC anayasalarında yer alan ve tüm dünyada geçerli olan insan hakları ve bireysel özgürlükler geri dönüş yapan yurttaşlarımız için de geçerlidir.
b- Sosyal hayatta, ekonomi ve haberleşme alanlarında KBC vatandaşlarına verilen tüm özgürlükler, geri dönüş yapan insanlar için de KBC tarafından garanti edilmektedir.
c- Yukarıda sayılan hakların verilmesinde ve tanınmasında yardımcı olmayan ya da bunlara engel olan KBC yetkilileri ve sorumlu makamlar yasalar karşısında suçlu duruma düşerler.
2. KBC Bakanlar Kurulunun (hükümetinin) teklifiyle KBC parlamentosu aşağıdaki maddeleri yasalaştırmıştır;
a- İş alanı yaratıp geri dönüş yapan kişileri istihdam etme,
b- Ev - bark kurma, arazi ve mülk edindirme,
c- Her türlü sosyal güvenlik hakkından ( sağlık vs.) yararlandırma
d- Eğitim – öğretim haklarından yararlandırma,
e- Ülkede geçerli olan yasaların tanıdığı tüm sosyal hakları tanıma.
3. KBC'ye dönen yurttaşların geri dönüşü ve mülk edinmesi için yapılacak işlemlerle ilgili tüm harcamalar KBC bütçesinden karşılanacaktır.
4. KBC bu yasaların yürütülmesi, uygulanması için özel bir kurum oluşturmuştur. Geri dönüşle ilgili tüm işlemlerin yapılması yetkisi ve sorumluluğu bu kuruma aittir.


III.MADDE
Geri dönüş yapanların yurttaşlık statüsünün verilişi:
1. Geri dönüş yapacak kişi ve aileler öncelikle bu kuruma kayıtlarını yaptıracaklardır.
2. KBC Cumhurbaşkanı'nın öngörüsü doğrultusunda yapılacak çalışmaları içeren kitapçıklar bu kurum tarafından yurttaşlık statüsü talep eden kişi ve ailelere verilecektir.
3. 18 yaşını doldurmuş, yetişkin tüm bireyler dönüş için yukarıda sözü edilen kurum tarafından verilen formları doldurup başvuruda bulunabilir.
4. Geri dönüş yapan kişi ve ailelerin, vatandaşlık statüsü kazanabilmesi için yetkili kurumlar aşağıdaki, işlemleri yerine getirecektir.
a. Vatandaşlığa kabul dilekçesi,
b. Vatandaşlık hakları kazandığını belgeleyen nüfus cüzdanı, pasaport vb. belgelerin verilmesi.
5. Bu kurum geri dönüş yapan kişi ve ailelere KBC'de konuşulan dillerden biriyle (Kabardeyce, Rusça, Balkarca) yazılmış vatandaşlık statüsü ile ilgili tüm belgeleri temin etmek durumundadır.
6. İlgili kurum başvuru belgelerini 1 ay içinde sonuçlandırıp başvuru sahibine cevap vermek durumundadır.
7. KBC yetkilileri başvuruları 2 ay içinde sonuçlandıracaktır.
Başvurusu yukarıda belirtilen ( 3 ay ) zamanda sonuçlandırılmayan kişiler yasal yollarla haklarını aramakta özgürdür.
8. Vatandaşlık statüsü kazanan kişi veya kişiler bunu kanıtlayan bir belgeyi ilgili kurumdan almalıdır.


IV.MADDE
Vatandaşlık hakkını yitirmenin veya bunun geri alınmasının koşulları;
1.Vatandaşlık hakları şu şartlarda yitirilir;
a.Geri dönüş yapan kişinin bizzat vatandaşlıktan çıkmak istemesi,
b.Geri dönüş yapan kişinin ölmesi veya herhangi bir mahkemenin o kişinin öldüğüne karar vermesi,
c.KBC vatandaşı olan geri dönüşçünün Rusya Federasyonu vatandaşlığına geçmesi,
d.Vatandaşlık statüsünün bir yanlışlık veya karışıklık sonucu verildiği hükmüne varılması,
2.KBC Cumhurbaşkanı'nın emriyle aşağıda belirtilen davranışlar içinde bulunan kişilerin vatandaşlık hakları ellerinden alınabilir:
a.KBC'nin anayasal devlet düzenini kuvvet zoruyla değiştirmeye kalkanlar,
b.KBC anayasasına aykırı faaliyetler yürüten dernek ve kuruluşlara üye olanlar,
c.Ağır cezalık suç işleyen ve bu durumu mahkemelerce belirlenen kişiler,
3. KBC Cumhurbaşkanı'nın vatandaşlık hakkını elinden aldığı kişi veya kişiler mahkemeye başvurup yasal haklarını arayabilirler.


V.MADDE
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Rusya Federasyonu anayasası, KBC anayasası ile yasalarınca kendi yurttaşlarına tanıdığı tüm haklar geri dönüş yapan yurttaşları içinde geçerlidir.


VI.MADDE
Geri dönüş yapanlara iş edinme ve ekonomik açıdan yapılacak yardımlar:
1.KBC ve Rusya Federasyonu vatandaşlarına tanınan ekonomik haklar ( uzun vadeli, düşük faizli kredi vs.) geri dönüş yapan yurttaşlara da tanınacaktır.
2.KBC ve Rusya Federasyonu yetkili kurumları yardıma muhtaç ( fakir ) geri dönüşçülere yasalar çerçevesinde her türlü yardımda bulunmak durumundadır.
3.Yurttaşlık statüsü kazanan kişilerin herhangi bir afet veya felaketle karşılaşmaları durumunda Rusya Federasyonu ve KBC yasalarla belirlenen sorumlulukları dahilinde yardımcı olmak durumundadır.


VII. MADDE
Yurttaşlık statüsü kazanan veya şu anda diasporada ( anavatanın dışında ) yaşayan kişilerin anadillerini, kültürlerini öğrenmeleri veya unutmamaları için yapılacak işlemler;
1.Diasporada kalan soydaşlarımızın ana dillerini unutmamaları, ana dille eğitim yapabilmeleri, kültürlerini korumaları için - yaşadıkları ülkelerin yasalarına bağlı kalarak – onlara yardım edilmesi. Örneğin;
a.Diasporadaki soydaşlarımızın gelenek ve kültürlerini öğrenmeleri için yardım edilecektir.
b.Kurdukları kültür dernekleri aracılığıyla sanat, edebiyat, müzik vb. ürünlerinin oluşması, arşivlenerek korunması için yardım edilecektir.
c.KBC ile diasporadaki soydaşlarımız arasında kültürel mübadelenin ( değişimin) kurulmasına çalışılacaktır.
d.Ana dillerini öğrenmeleri , ana dilde haberleşmeleri, ana dille eğitim ve öğrenim görmelerine yardımcı olunacaktır.
e.Diasporadaki soydaşlarımıza ve geri dönüş yoluyla vatandaşlık statüsü kazanan kişilere her türlü eğitimleri konusunda yardım edilecektir.
2.KBC üniversite ve yüksek okullarına girişte geri dönüş yapan ve diasporada kalan kişilere öncelik tanınacaktır.
3.Diasporada yaşayan soydaşlarımıza bulunduğu ülkelerle, federatif sistemli devletlerle ve toplu halde bulundukları illerin yönetimleriyle KBC her türlü ilişkiyi kurma ve geliştirme hakkına sahiptir.


VIII. MADDE
Yurttaşlık statüsü kazanan kişilerin kendi dillerinde haberleşmelerini sağlamak:
1.KBC yetkili kurulları ve kurumları vatandaşlık statüsü kazanan kişilerin ana dilleriyle haberleşmelerine yardımcı olacaktır.
2.Yurttaşlık hakkı kazanan kişiler diledikleri dilde KBC'de geçerli tüm yasaları öğrenmek hakkına sahiptir, bu bilgilere ulaşmasında KBC yetkili kurumları yardımcı olacaktır.


IX. MADDE
Yurttaşlık statüsü kazanan kişilerin sorumlulukları:
KBC ve Rusya Federasyonu'nda geçerli yasalara, anayasalara ve devlet sistemlerine
uymak zorundadırlar. Bundan başka KBC ile Rusya Federasyonu arasındaki tüm anlaşmalara bağlı kalacaklardır.


X. MADDE
Yurttaşlık hakkı kazananların ödeyecekleri vergiler:
KBC vatandaşlığını kazanan kişiler belli oranda vergi indirimlerinden yararlanacaklardır. Bu tür vergi indirimleri ve muafiyetler KBC bütçesinden karşılanacaktır.


XI. MADDE
Yurttaşlık hakkı kazananlar için kurulacak Yardımlaşma Fonu:
Yurttaşlık hakkı kazananlara yardım etmek amacıyla yurttaşlık kurumunun talebi
doğrultusunda KBC bütçesinden yardımlaşma fonuna kaynak aktarılacaktır.


XII. MADDE
Yukarıdaki yasalara aykırı hareket eden KBC yetkili kurumları hakkında yasal kovuşturma ve işlemler yapılacaktır.

 

26 TEMMUZ 2001
Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
KUEKUE VALERA

Çerkezlerin anavatanlarında başlayıp bugünlere uzanan hikayesi, 1320 sayfalık Kafkas Destanı'nda anlatılıyor. Yazar Muhittin Kandur "Halkımın hikayesini, ailemin nesillere yayılan maceralarıyla dile getirdim," diyor

Türkiye'de milyonlarca Çerkez asıllı vatandaşımız yaşıyor. 19. yüzyılda Kafkas Dağları'ndan kopup gelen; dansları, edebiyatları ve müzikleriyle güçlü bir kültüre sahip olan Çerkezler, bugün hâlâ geleneklerini kuşaktan kuşağa aktarmaya devam ediyor. Çerkez asıllı İngiliz yazar Muhittin Kandur, Turkuvaz Kitap'tan çıkan 1320 sayfalık dev Kafkas Destanı romanında, hem kendi ailesinin hem de bu güçlü halkın acılarını, sevinçlerini ve kültürünü anlatıyor. 1782'den başlayıp 1990'lara uzanan roman, aslında yazarın Kafkas Üçlemesi ve Çerkez Üçlemesi adı altında 1990'larda basılan romanlarının bir araya getirilmiş hali. Yazar Kandur ise tarihsel romanlarının yanı sıra film yapımcısı, senarist ve yönetmen olarak da tanınıyor. Şu sıralar Çerkez Ethem'in hayatını anlatan yeni filminin senaryosu üzerinde çalışan Kandur'la, kitabın Türkçeye çevrilmesi vesilesiyle konuştuk. 

1320 sayfalık bu dev romanı yazmak ne kadar vaktinizi aldı?
- Kitap, İngilizce orijinalinde, Kafkas Üçlemesi olarak üç roman ve Çerkez Üçlemesi olarak üç roman şeklinde yayımlandı. Üç yılım, hazırlık süreci için çalışarak geçti. Ardından iki yıl içinde de, iki üçlemeyi tamamladım. Turkuvaz Kitap, tüm kitapları tek bir ciltte yayımlamak istedi. Bu yüzden de kitap oldukça büyük görünüyor.

Kitaba 1780'lerde yaşayan büyük büyükbabanız Ahmet'in hikayesiyle başlıyorsunuz. Onun hayatını araştırdığınızda neler hissetiniz? 
- Çerkez ailelerinde anılar, hikayeler kuşaktan kuşağa aktarılır. Ahmet'in hikayesinin büyük bir kısmı, büyükanne ve büyükbabamdan dinlediğim hatıralardan oluşuyor. Bu yüzden gerçeğe çok yakın bir hikaye. Onun ve ailemin hikâyesini anlatarak, ulusumun hikâyesini onların gözlerinden, onların deneyimleriyle aktarmayı amaçladım. Ailemin hikâyesini anlatmak, o dönemi anlatabilmek için bir araçtı. Ahmet, aileden hikayesini bildiğimiz ilk kişi. Özellikle Rus- Kafkas savaşları döneminde Çeçenistan'da geçen aile hikayeleri ona dayanıyor. Ahmet'in hayatı, savaşta Çeçenlerin safına katılması, dağları aşarak yaptığı yolculuk, benim için her zaman çok etkileyici olmuştur. 

KAFKASLARI DİNLEYEREK BÜYÜDÜM 

Bir Çerkez ailesinde çocuk olmak nasıldı? 
Benim çocukluğum büyülü bir dünyada geçti. Evimizde Amman'dan gelen atlarımız vardı. Benim görevimde atlarla ilgilenmek ve onları günde iki defa su içmeye götürmekti. Bunu yaptığımda henüz sadece dört yaşındaydım. Bir akarsunun hemen yanındaydı evimiz. Çocukluğumun büyük kısmı burada yüzerek ve balık tutarak geçti. Bu muhteşem eğlence yedi yaşına gelip de okula başlayıncaya kadar sürdü. Bir Çerkezin çocukluğu, kim olduğunu bilerek ve anavatan Kafkasya'nın hikayelerini dinleyerek geçiyor. Nereden geldiğimizi dinleyerek geçiyor çocukluğumuz. Dolayısıyla çocukken ailemin geçmişindeki trajedilerden çok etkilenir ve onların kahramanlıklarıyla gururlanırdım. 

Bir yazar olarak, kendi ailenizin hikayesini kurguyla birleştirmek nasıl bir tecrübe? 
- Açıkçası bu kitaba başladığımda, aklımda ailemin hikayesini yazmak yoktu. Çerkezlerin hikayesini anlatmak istemiştim. Tarihi romanlar yazan ABD'li dostum ve akıl hocam James Mitchener, bana en iyi öykülerin ailelerden çıktığını söyledi. Böylece kurgusal bir aile yaratmama gerek kalmadı. Ailemin hikayesi yeterince ilginçti. Güzel bir iş yaptığımı düşünüyorum. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir dönemin hikayesini anlattık.

EŞİMLE, RÖPORTAJA GELDİĞİNDE TANIŞTIK

- Kitapları okuduğunda aileniz nasıl bir tepki verdi? 
- Babam, ben ilk üçlemeyi bitirmeden vefat etti. Ama araştırmalarımı yaparken bana verdiği tavsiyelerle, kitabın yaratım sürecine büyük katkısı oldu. Eminim ki sonuçtan da memnun kalırdı. Ailemin geri kalanı da çok etkilendi. Eşim Luba'yla 20 yıldır evliyiz. 1991'de Kafkas Destanı'nın ilk romanı Rusçaya çevrildiğinde, Luba romanı okuyup, benimle röportaj yapmaya geldi ve böyle tanıştık. Kendisi o zamanlar Moskova'da gazeteciydi. İki oğlum da romanlarımı okumaktan çok mutlular. Köklerine dair bilgilerini, dinlediklerini bu kitaplarla tazeliyorlar. 

- Çerkezlerin köklü bir kültürü var. Bu kültürü canlı tutmak için neler yapılıyor? 
- Dünyanın en eski kültürlerinden birine sahibiz. Diasporadaki Çerkezler, bu kültürün yayılmasını ve devam etmesini sağlıyor. Örneğin dans kültürünü biliyorlar. Ayrıca Kafkaslardaki edebiyat, şiir, müzik onlar aracılığıyla yayılıyor. Kültürü canlı tutmanın önemli bir yolu da dili canlı tutmak. Diaspora Çerkezleri, dil öğrenimine çok önem veriyor. Gençlere dili mutlaka aktarmaya çalışıyorlar.

- Kitabınızın önsözünde 'Dünyada hiçbir topluluk yoktur ki, Çerkezler kadar acı çeksin,' diyorsunuz. Bu durumun en önemli nedenleri nedir sizce?
- 2 milyon Çerkez, 19. yüzyılda Çarlık Rusyası'ndan sürgün edildi. Çok acı çektiler. Binlercesi Karadeniz'i aşmaya çalışırken öldü ya da sefil oldu. Tüm bunlar ardında çok acı dolu ve duygusal bir tarih bırakıyor. Bir bu kadar Çerkez de anavatanından ayrılmak zorunda kaldı. Savaşın verdiği tüm acıları, vatanından ayrı olmak ikiye katlıyordu.

TÜRK KİMLİĞİYLE GURUR DUYUYORLAR

- Türkiye, Çerkezler için en büyük diaspora konumunda. Türkiye'nin Çerkezler açısından nasıl bir önemi var? 
Elbette, Çerkez diasporası dediğimiz zaman, büyük oranda Türkiye'den bahsediyoruz. Hepsi Türk vatandaşı olmaktan çok mutlu ve Türkiye'ye yürekten bağlılar. Ama bu durum onların Çerkez kimliklerine duydukları sevgi ve bağlılığı değiştirmiyor. Türkiye'deki Çerkezlerin çoğu 'Türküm!' demekten gurur duyuyor. Türkler ve Çerkezler arasındaki bu dostluğu devletin de desteklemesi önemli.


- Çerkezlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? 
Çerkezler şu anda hangi ülkedelerse oraya büyük bağlılık duyuyorlar. Çünkü kendilerine ait bir ülkeleri yok. Ürdün ve İsrail arasındaki durum buna iyi bir örnek. Her iki taraftaki Çerkezler kendi kimliklerini koruyor ama kendilerini bulundukları ülkeye ait hissediyor. İki ülkenin arası her zaman iyi olmasa da... Bu durum Türkiye için de geçerli. Ülkenizdeki geçmişe bakarsanız, 1920'lerde Atatürk'ün destekçileri arasında çok sayıda Çerkez olduğunu görürsünüz. Bugün onlar halen vatandaş olarak aktifler. Çerkezlerin kendi kültürel aktiviteleri ve sosyal etkinlikleri var. Şu an onların ihtiyacı, kendilerini temsil edecek bir politik bir organizasyon olabilir. Bu Kürtlerin durumundan farklı olur. Ayrılıkçı bir politika olmaz yani. Çerkezler, Türk toplumunun parçası oldular.

ÇERKEZ ETHEM'İN HİKAYESİNİ FİLM YAPACAĞIM

- Yeni projeleriniz var mı? 
- Şimdi Çerkez Memluklarının hikayesini araştırıyorum. Bu ayrıca bir TV dizisi de olabilir. Eşimle birlikte yönettiğimiz bir film şirketimiz var. 2010'da Çerkez filmine, 2011'de The Prisoner filmine başladık. Bu yıl da Facebook Romance adlı filmi tamamladık. 2013'te bu film vizyona girecek. Bir sonraki film projem ise Çerkez Ethem'in hayatını anlatan The Flying Cavalry olacak. Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı dönemini anlatacağım. Bu, Türkiye ile ilgili uluslararası bir proje. Türkiye'nin ilişkilerini, politik arka planı anlatan bir yapım olacak. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü de filmde yer alacak. Şu an son sahneleri yazıyorum. Bunu bitirmek için de, birkaç aya kadar İstanbul'u ziyaret etmeyi planlıyorum.

 

Kaynak: Sabah

Hukukçu yazar Hulusi Üstün, mimar yazar Yalçın Karadaş, Prof. Ayhan Kaya, Doç. Dr. Şamil Erdoğan’dan sonra bu haftaki misafirimiz`` Radikal Gazetesi yazarı Fehim Taştekin`` idi.Fehim Bey’in ailesi(eşi, çocukları ve eşinin kardeşleri ile) de bu programda kendisine eşlik etti.

‘’Bir Gazeteci Gözüyle Çerkesler’’ adlı söyleşiye, TRT TURK kanalındaki canlı yayından sonra katılan Fehim Taştekin ilk olarak ; Çerkes kamuoyunca kendisinin de ‘’Çerkes’’ olarak tanındığını, aslen Çerkes olmadığını, eşinin Çerkes (Adiğe-Şapsığ) olduğunu ifade etti. Kendisini Çerkeslerle iç içe gören ve çocuklarının da ‘’Çerkes gelenekleri’’ ile yetiştirilmesine önem verdiğini söyleyen Taştekin; Çerkesliğin ve Çerkes kültürünün yerinin çok farklı, avantajlı olduğunu da vurguladı.

 Sayın Taştekin,

 derneğimizin söyleşi-seminer salonunu dolduran üyelerimize;

‘’Bu yılki Çerkes Soykırımı’nı anma etkinlikleri, 2014 Soçi Olimpiyatları, Suriye’deki Çerkesler, Türkiye’deki Çerkeslerin genel durumu ve Çerkes kalma mücadeleleri, Rusya’nın Çerkes diasporası ve Kafkasya’daki Çerkesler hakkındaki politikası, Türkiye’nin Kafkasya politikası’’ bir çok konuda  bilgilerini aktardı ve bu durumları  bir gazeteci gözüyle yorumladı.

Söyleşi ve devamındaki soru cevap kısmında sayın Taştekin;

1)    Gürcistan’ın son çıkışının(Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Gürcistan tarafından Güney Osetya’nın  işgal girişimin Rusya tarafından anında ve şiddetlice engellenmesinin, hatta Rus ordusunun Tiflis’e kadar ilerlemesinin ‘’intikamını almak’’ ve Rusya’yı uluslar arası arenada ‘’Çerkes Soykırımı’’ ile köşeye sıkıştırma planın olduğunu,

2)    Yine, Gürcistan’ın son çıkışının (Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Abazalar ile Çerkesler (Adiğeler) arasında bu yolla ayrılık ortaya çıkarmak ve Abhazya’nın Gürcistan’a ilhakını bu yolla hızlandırmak olduğunu,

3)    Olurda, 2014 Soçi Olimpiyatları Gürcistan’ın girişimleriyle zor bir döneme girerse ve hatta bu olimpiyatlar bu yüzden yapılamaz ise Rusya’nın Gürcistan karşısında savaş açabilecek kadar sertleşebileceğini,

4)    Rus istihbarat birimlerinin ortaya koyduğu verilerin, Abhazya’da ortaya çıkarılan büyük bir cephaneliğin ve buna benzer söylemlerin 2014 Soçi Olimpiyatları esnasında ‘’Kafkasya Emirliği’’ adındaki örgütün Rusya karşısında ‘’altın vuruş’’ niteliğinde bir hazırlık içinde olduğunun izleniminin ortaya çıktığını,

5)    2014 Soçi Olimpiyatları konusunda Çerkes diasporasının ve Kafkasya’daki devletlerin çok farklı düşünceler içinde olduğunu, hatta Abhazya’nın ekonomik çıkarlar ve Rusya etkisi yüzünden olimpiyatları açık açık desteklediğini,

6)    Çerkes diasporasından bazı kurum, grup ve kişilerin Gürcistan ile ‘’Çerkes Soykırımının tanınmasından’’ dolayı yakınlaşmasının Abazalar ve Adiğeler arasında ilişkileri zedelemeye başladığını,

7)    Suriye’deki karmaşadan önce oradaki Çerkeslerden bazılarının Kafkasya’ya dönme girişiminin ve şuan Suriye’deki durumun çok belirsiz olduğunu, Çerkeslerin durumunun Suriye’de daha zora gittiğini,

8)    Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki askeri ve siyasi gerilimlerin ‘’kontrollü’’ birer çatışma olduğunu, Rusya’nın bu ülkeler arasında daha ciddi bir bölgesel krize izin vermeyeceğini, Ermenistan’ın Rusya’nın koruyuculuğunda olduğunu, ‘’Kafkasya Baharının’’ başladığına dair bir yorum yapmanın şuan doğru olmayacağını,

9)    Türkiye’nin Kafkasya politikasının ‘’o bölgede yaşayan ve Türkiye’deki Çerkesler ile akraba olan’’ halkların es geçilerek, bölgesel çıkarlara göre bir dış politika izlenildiğinin, hatta oradaki Çerkeslerin (özellikle Abhazya’nın) Rusya ve Gürcistan’ı kızdırmamak adına yok sayıldığını,

10) Türkiye’deki Çerkeslerin hak arama taleplerinin gerekli ama az düzeyde olduğunu, Çerkeslerin de hak talebinde bulunması doğrultusunda genel bir beklentinin var olduğunu,

vurguladı.

Bu söyleşi esnasında sayın Fehim Taştekin ile birlikte;hemşerilerimiz  Uz. Dn. Psikolog ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu, Yüzleşme  Psikolojik Danışmanlık Merkezi koordinatörü Sefer Kayaoğlu da derneğimizde misafirimiz oldu, söyleşimizi dinledi.

Söyleşi ve soru cevap kısmından sonra sayın Fehim Taştekin’e, İstanbul Çerkes Derneği ve yönetim kurulu adına başkan yardımcısı Kobli Fahrettin Canlı tarafından teşekkür edildi, çiçek hediye takdimi yapıldı.

Gece 23.30’a kadar Hace’ş bölümümüzdeki konuşmalarında sayın Fehim Taştekin ve ailesi; derneği yerini, dizaynını ve üyelerin sıcacık ilgisini beğendiklerini, çocuklarıyla beraber sık sık derneğimize geleceklerini vurguladılar.

İstanbul Çerkes Derneği olarak; önce söyleşimizi gerçekleştiren Fehim Taştekin’e ve değerli ailesine, her etkinliğimizde bizlerle olan thametelerimize ve üyelerimize, söyleşimize katılmak isteyip de katılamayan ve gönlü bizlerle olan herkese teşekkür ediyoruz.Derneğimizin; Çerkes toplumuna hizmetleri dokunan aydın-yazar-sanatçı-gazetecileri üyelerimizle buluşturma programları hiç durmaksızın devam edecektir.sevgiler, saygılar.

(Haberi derleyen; İÇD etkinlikler sorumlusu ve yön. Kur. Üyesi Tsey Murat Yalçın)

Kaynak: istanbulcerkesdernegi.org

Büyük Sürgün'ün yıldönümü yaklaşırken Jineps Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Güven, Çerkesler'in karşılaşmış oldukları asimilasyon politikalarını ve soykırımı Emek Dünyası'na anlattı.

21 Mayıs 1864 tarihi bir çokları için sadece tarih derslerini hatırlatan sıradan bir günken dünyanın farklı ülkelerine ve kentlerine yayılmış olan Çerkesler için 21 Mayıs 1864 yas günü. Çünkü, tam da o tarihte Kaf Dağı'nın (Kafkas) kadim halkları Rus'ların soy kırımı ile yok edildi. Yaklaşık 1.5 milyon insan vatanını terk etti. 500 bin civarında insan sürgün yolculuğunda ve ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamını yitirirken sadece Trabzon'da 53 bin insan öldü. O günden beri de yaşadıkları soykırımı unutmuyor ve Çerkes soykırımının yıl dönümlerini bir anmadan çıkarıp kendilerinin deyimi ile diriliş gününe çeviriyorlar. Jineps Gazetesi Genel  Yayın Yönetmeni Yaşar Güven, Çerkesler'in karşılaşmış oldukları asimilasyon politikaları ve soykırımı Emek Dünyası'na anlattı: "Çarlık Rusyasının canakıyarak imha politikası, Anadolu'da asimilasyonla imha politikası ile yer değiştirdi. Soykırım gününü diriliş gününe çevireceğiz"

Türkiye'deki Çerkeslerin bir asimilasyon politikası ile karşı karşıya kaldığını düşünüyor musunuz?

Tabi, tarihsel olarak olarak anlatayım. 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanından sonraki kısmi özgürlük ortamında Çerkesler örgütlenmeye başladı.

Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti (Çerkes Birleşme ve Yardımlaşma Derneği), 1908 yılı Ağustosunda, meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'da kuruldu ve çeşitli yerlerde şubeleri açıldı. Kurucuları arasında yazar Ahmet Midhat Efendi de vardır. Derneğin kurucuları tarafından daha sonra 'Şimali Kafkasya Cemiyeti' de kurulmuş, bu oluşum siyasi çalışmalar yapmıştır. Diyasporada ilk kez Adığe ve Abaza dilleri alfabeleri düzenlendi, 'Guaze' (Kılavuz-Rehber) adıyla (1911-14) yılları arasında dünyada ilk kez Adığece gazete yayınlandı. Adığece ve Abazaca kitaplar bastırıldı. Latin ve Arap harfleri ile Adığece bastırılan çeşitli kitaplar Kafkasya'daki okullarda ders kitabı olarak okutuldu. Derneğin kadrosunda yer alan kişilerden ana vatana öğretmenler gönderildi.Şimali Kafkasya Cemiyeti, I.Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Mondros Anlaşması ile İstanbul'a giren İngiliz işgal kuvvetleri tarafından, Çerkes Teavun Cemiyeti ise 1923 yılına yani Cumhuriyet Döneminde kapatıldı.

CUMHURİYET TARİHİNİN İLK SÜRGÜNÜ OLMALI

Peki sürgünler yaşandı mı o dönemde?

1918 yılında İstanbul'da kurulan Çerkes Kadınları Teavun Cemiyeti(Çerkes Kadınları Yardımlaşma Derneği), İstanbul'da örnek bir özel okul açtı ve 'Diyane' -Annemiz- adıyla Türkçe-Adığece bir dergi yayınladı. Örnek okul İngiliz işgalinde, dernek 1923 yılında kapatılmıştır. Çerkes Ethem'in hain ilan edilmesinden sonra, çeşitli iddialar gündeme getirilerek 1922 Aralık ayından1923 Mayıs ayına kadar Manyas ve Gönen çevresindeki 14 Çerkes Köyü sürgüne tabi tutuldu. Orta ve Doğu Anadolu'ya sürgünler gerçekleşti. Daha sonra ilan olunan kafile geridönüşleri mümkün olabildi.

Cumhuriyet döneminde hepimizin bildiği gibi 'Yurttaş Türkçe konuş' vb. sloganlarla ulus-devlet oluşturma çabasına uygun politikalar izlendi. Çerkes halkları kendi ana dilleri ile konuştukları için para cezası ödemek durumunda kaldı. Çerkes dilleri ile anılan köy isimleri, coğrafi isimler değiştirildi. Soyadı kanunu ile kendi sülale isimlerini kullanamaz oldu Çerkesler.

Kendi kimliklerine yönelik baskılar sürerken Çerkesler ne yaptı?

1950'lere kadar belli bir baskının sonucu sessizlik dönemi yaşandı. Cumhuriyet Dönemi ilk dernekler 1950 lerdekuruldu. Onlar da Kafkas dernekleri olarak kurulabildi, Çerkes adını alamadılar.

Özetlenen bütün bu gelişmeler, kimlik politikasını da özetlemiş oldu sanırım. Çarlık Rusyasının canakıyarak imha politikası, Anadolu'da asimilasyonla imha politikası ile yer değiştirdi.

Vubıhlar'ın dilini konuşabilen insan kalmadı. Anadolu bir dile mezar oldu. Fransız araştırmacı George Dumezil (ve öğrencisi Charachidze), 'Son Vubıh' olarak anılan Tevfik Esençile, O' nun ölümüne dek çalışarak Vubıh dilinin alfabesini oluşturdu. 'Son Vubıh', bir sürgünün sonucudur, insanı ürperten bir tanımlamadır. Vubıhlarbütün olanlara inat yaşama sıkıca tutunuyor ve kimliklerini geleceğe taşımaya çalışıyor.

Geleceğe taşıma sürecinde yeni anayasadan beklentiler nelerdir?

Öncelikle değerli bulduğum bir çalışmayı söylemek isterim. Bu ülkenin renklerini oluşturan birçok halktan insanlar bir araya geldik, birini unuturum diye korkarım ama söylemem de gerek; Laz, Pomak, Rum, Gürcü, Çeçen, Adıge, Ermeni, Abaza, Oset, Hemşinli, Süryani, Alevi ..birçok halk. 'Halkların Anayasası' dedik ve ortaklaştığımız konuları Meslis Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na gönderdik. Özetle;

"Bizler, ülkemizin farklılıklarıyla yan yana, eşit, özgür, kardeşçe ve barış içinde yaşamak isteyen, bugüne kadar verili anayasalar ve resmi ideoloji tarafından yok sayılan, asimilasyon, aşağılama (tahkir), inkâr veimhaya uğrayan halklarından insanlarız.

Onurumuzu, dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü, inançlarımızı özgürce geliştirebileceğimiz koşulları yaratmak, halklar arası kardeşlik ve dostluğu bugünden topraklarımıza egemen kılmak, gelecek nesillere tarihi ve kültürüyle barışık bir ülke bırakmak sorumluluğuyla, 'topraklarımızdaki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik ve kültürel haklarınıanayasal güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa' dan yana olduğumuzu ve taleplerimizin takipçisi olacağımızı beyan ederiz. Vatandaşlık tanımı olmamalı ya da soydaşlık temelinden arındırılmalı, hiçbir etnik kimliğe dayandırılmamalı, ülkemizdeki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik, siyasal ve kültürel haklarını güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa inşa edilmelidir. Anayasada içinde ırkçılık barındıran ya da çağrışım yapan hiçbir ifade olmamalıdır.

'ANADİLLERE YÖNELİK ÇEKİNCELER KALDIRILMALI'

Her halkın kendi özelinde talepleri vardır diye düşünüyorum..

Tabi ki her halkın kendi özelinde farklı talepleri de söz konusu. Çerkesler açısından bakıldığında kimliğin yaşaması, geleceğe taşıması. Arşivlerden (Genelkurmay arşivleri dahil) deşifre edilmesi gereken taleplerimiz var: -Osmanlı-Çarlık Rusyası arasında, Çerkeslere / Kafkasya'ya dair anlaşmalar, Özellikle Çerkeslerin Osmanlı topraklarına yerleştirilmesine dair anlaşmalar, Çerkeslerin yerleşimleri, kimlerin nereye yerleştiği bilgileri. Kültürle ilgili sosyal kültürel araştırmalar yapılmalı, üniversitelerde Kafkas Tarihi, Dil ve Kültürüne yönelik birimler oluşturulmalı, dil ve edebiyat enstitüleri kurulmalı. Gerçek demografik yapıyı ortaya koyacak araştırmalar yapılmalı. Ülke genelinde dil envanteri oluşturulmalı. Çocuk Hakları Sözleşmesine konan, anadillerine yönelik çekinceler kaldırılmalı. İtham edici resmi tarih tezleri yerine (Çerkeslwr açısından özelde Çerkes Ethem ve 150’likler konusu) bilimsel, sivil ve objektif bir perspektifle tarih yeniden yazılmalı.

Ya Kafkasya'ya yönelik talepler?

-Anavatan Kafkasya'daki soydaşlar ile kültürel, ekonomik ve sosyal ilişkiler geliştirebilmek için devletler arası ilişkilerde gerekli adımlar atılmalı. Çifte vatandaşlık için gereken yapılmalı. 1864 Sürgünü'nünÇerkesler açısından yarattığı tarihsel travmanın hatırlanmasını sağlayacak resmi bir adımın atılması -örneğin özel gündemli bir meclis oturumu ve neticesinde bir bildiri ve sembolik bir anıt. Abhazya'ya doğrudan deniz ulaşımının sağlanması, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarının tanınması, sıralanabilir.

Son olarak ne yönde mesaj iletmek istersiniz?

Tarihin en pahalı Olimpiyat projesi üzerinden Çerkes Soykırımı'nı, 150. yılında, Soçi'de tarihin kara deliğine yollama hayali kuran Rusya'ya, tam da karşısında dikilerek haykıracak gücü kendimizde buluyoruz: "21 Mayıs direnişin ve dirilişin günüdür. Unutmadık, unutmayacak ve unutturmayacağız" Yaşadığımız dünya ülkelerinin her birinde, soykırım mirasını devralan Rusya Federasyonu'na, ülke ve dünya kamuoyuna sesleniyoruz:  " Çerkes Soykırımı tanıyın!"

PAZAR GÜNÜ SOKAKTALAR

20 Mayıs Pazar günü, Dünyanın farklı ülkelerindeki çok sayıdaki Çerkes,  Rus konsoloslukları önünde tepkilerini ifade edecek.

İstanbul: Türkiye'deki Çerkesler ise tüm derneklerin ortak katılımıyla,  21 Mayıs "direnişimizin ve dirilişimizin günüdür" diyerek 20 Mayıs Pazar günü 13.00'da Taksim Tramvay durağında buluşarak Rusya Konsolosluğu'na yürüyecek.

Berlin'deki eylem bilgileri de şöyle:
Tarıh : 20 Mayıs 2012 (Pazar)
Saat : 11.00-13.30.. 11.00: Brandenburg Tor (Parizer Platz) önü.. 12.00: Parizer Platz´dan Rusya Konsolosluğu'na yürüyüş...
12.15 ile 13:30 arası Rusya Büyükelçiliği önü.
Yer: Rusya Büyükelçiliği karşısı: Ont Unter den Linden 63-65 Berlin-ALMANYA

Sayın Ahmet Ketav öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Ahmet KETAV: Tam adım Ahmet Hüseyin Ali İsmail Ketav. 13 Mayıs 1960’ta Kerkük’te doğdum. Bağdat Üniversitesi Veterinerlik Bölümünden mezunum. Ancak kendi işimi yapmıyorum. İş adamıyım ve aynı zamanda da Merkezi Kerkük’te bulunan Irak Çerkesleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığını yürütüyorum.

Saddam Dönemi ve sonrasında Irak vatandaşı Kuzey Kafkasyalıların Saddam dönemi ve ABD İşgali sonrası durumları hakkında neler söyleyebilirsiniz? ABD’nin Irak’ı işgali sonrası Kuzey Kafkasyalılar adına değişiklikler oldu mu? Varsa bu değişimleri açıklayabilir misiniz? Kuzey Kafkasyalıların Irak’taki temel sıkıntıları nelerdir?

Ahmet KETAV: Irak’ta Dağıstanlılar, Çeçenler ve Adigelerden oluşan Kuzey Kafkasyalılar “Çerkes” ortak adı ile bilinirler. Çerkeslerin maddi durumu genel olarak orta veya iyi düzeydedir. Ancak, güvenlik açısından özellikle de Şii milisleri tarafından tehdide maruz kalmaktadır. Örneğin, Diyala bölgesinde bir Çerkes köyü tamamen yakılmış ve yaklaşık 25 aile sürgün edilmiştir. Bağdat’ta iki generalimiz de suikast sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ancak, Irak’ın diğer etnik ve dini kesimleriyle, özellikle de Kerkük’te, iyi ilişkileri bulunmaktadır. Nitekim, çoğu etnik kesimlerle evlilikler gibi kuvvetli bağlara sahiptirler. Günümüzde durum böyledir. Ancak, Saddam döneminde Çerkesler askeri meslekleri tercih etmekle biliniyorlardı. Nitekim, Irak ordusunda çok sayıda üst düzey general vardı. Bunların arasında korgeneral, tümgeneral ve çok sayıda tuğgeneral ile subaylar bulunuyordu. Ancak, bunlar Saddam döneminde despot rejimden çekindiklerinden dolayı gerçek lakapları ile Çerkes kökenli olduklarını açıklayamıyorlardı. Sadece bazıları “Dağıstanlı” soyadı taşıyorlardı. Bununla birlikte sivil yaşam içinde de önemli yere sahipler. Çok sayıda yargıç ve genel müdürler de bulunmaktadır. Ancak, Çerkes veya Kuzey Kafkasyalılar olarak dernek kurma, örgüt oluşturma ve bayram gibi özel günlerde toplanma ve örgütlenme gibi birlikte çalışmaktan men edilmişlerdi. ABD İşgalinden sonra büyük değişiklikler oldu. Ülkenin güvenliği sarsıldığı için Çerkes köyleri de bu sarsıntıdan nasibini aldı. Çok sayıda baskınlar, suikastlar ve tutuklamalar yaşandı. Bunun yanı sıra yönetim Şii, Arap ve Kürt partilerinin kontrolü altına alındığından dolayı biz Çerkesler azınlık olarak tüm haklarımızdan yoksun kaldık. Örneğin, devlet bünyesinde çalışamıyoruz, çünkü bu bağlamdaki tayinler tamamen partiler arası paylaşıma bağlıdır. Biz de azınlık olarak tam anlamıyla dışlanmış durumdayız, sesimizi dinleyen kimse yok. Böyle bir durum içinde Çerkes azınlık olarak Irak içinde etnik kimliğimizi muhafaza etmek ve varlığımızı devam ettirmeye çalışmaktayız.

Bir Irak vatandaşı Kuzey Kafkasyalı gözüyle Irak’ı ve Ortadoğu’yu nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin için Irak ve Ortadoğu ne anlam ifade ediyor?

Ahmet KETAV: Irak’ı vasıf edersek, uzun yıllar süren savaşlar ve Saddam’ın yaptığı büyük yanlışlıklar neticesinde dış dünyaya kıyaslanmayacak biçimde ve oldukça geri kalmış bir ülke olduğunu söylemek mümkündür. Bu savaşlar büyük oranda dul ve yetim olmasına neden olmasının yanı sıra insanların psikolojisi bozulmuştur. Çerkesler olarak uzun yıllar Irak yaşamamıza rağmen, Osmanlı Devleti idaresiyle birlikte geldiğimiz ilk günden bu yana bize Osmanlılar ile Ortadoğu’ya gelen paralı askerler gözüyle bakıyorlardı. Batı Iraklılar tarafından “kendi göğüslerine saplanmaya hazır olan Osmanlıların hançerleri” şeklinde algılanıyoruz. Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa ile Kazım Paşa dönemlerinde Çerkesler Felluce kentini kurmuşlar. Felluce o tarihe kadar bazı Arap aşiretleri dışında yerleşim yeri değildi. Çerkesler Kazım Paşa’nın emri doğrultusunda bir askeri bölge kurmuşlar ve bazı Çeçenleri getirerek onları Felluce’ye yerleştirmişler. Daha sonra burası bir şehre dönüşmüş. Orada yaşayan Araplar bugüne kadar Çerkeslerden nefret ediyorlar ve halen onları “lanet olası Türkler” olarak adlandırıyorlar. Ortadoğu veya Irak’ta yaşadığımızdan dolayı hiçbir zaman memnun olmadık ve kendi vatanımızda yaşadığımızı hissetmedik. Zira sürekli olarak ikinci sınıf vatandaş, belki de daha kötü muamele gördük. Çünkü, bize Türk ordusunun kalıntıları ve Türk casusları gözüyle bakılıyor. Bu vatan uğruna çok sayıda şehit vermemize rağmen kendilerine bağlı olmamakla ve sadakatsizlikle suçlanıyoruz. Başka bir ifade ile resmi kimliğini taşıdığımız ve vatandaşı olduğumuz Irak’ta yabancıyız.

Irak Çerkesleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği hakkında bilgi verebilir misiniz? Ne zaman ve nasıl kurulmuştur? Neden böyle bir dernek kurmaya ihtiyaç duyuldu? Üyelerinizin çoğunluğu hangi bölgedendir? Üye profilinizdeki kadın ve genç sayısı ne kadardır? Bu kişilerin eğitim durumları hangi düzeydedir? Derneğinizin hangi bölgelerde bürosu veya şubesi bulunmaktadır?

Ahmet KETAV: 2004 yılında Irak’ta yaşayan Çeçen, Dağıstan ve Adige aşiretleri ile birlikte El Tadamun Derneğini kurduk. “Tadamun” kelimesi “sıkı tutunma” ve Irak’ta yaşayan Kafkas aşiretlerinin akrabalık bağları anlamına geliyor. Merkezimiz Kerkük’tedir; ancak Bağdat, Musul, Tikrit, Diyala ve Anbar gibi illerde de temsilcilerimiz bulunmaktadır. Üyelerimizin büyük kısmı Kerkük ile Bağdat’tandır. Üyelerimiz içinde kadınların oranı yaklaşık yüzde 30 ve gençlerin oranı yaklaşık yüzde 40 civarındadırlar. Şu an derneğimizde 400 üye bulunmaktadır. Üyelerimizin çoğu lisans ile ön lisans mezunlarından oluşmaktadır. Bunların yanı sıra lise mezunları, devlet dairelerinde çalışan memurlar, doktor, mühendis, öğretmen, tüccar ve serbest meslek erbabı olan üyelerimiz var. Az önce dediğim gibi Kerkük hariç diğer illerde bürolarımız yoktur. Fakat, derneğimizin maddi durumundan dolayı para karşılığında değil diğer illerde gönüllü olarak çalışan temsilcilerimiz var.

Yaptığınız faaliyetler hakkında detaylı bilgi verebilir misiniz? Nerede, hangi zamanda, hangi faaliyeti yaptınız? Yaptığınız faaliyetlerdeki finans kaynağınız nedir? Irak’ta yakın olduğunuz, ilişki kurduğunuz, ortak faaliyet yaptığınız, işbirliği içerisinde olduğunuz farklı etnik ve dini gruplara ait sivil toplum kuruluşu, siyasi parti, devlet kuruluşu var mı? Varsa hangileri ve hangi faaliyetleri yaptınız?

Ahmet KETAV: Derneğimizin kuruluşundan bu yana yedi senelik zaman diliminde bazı sınırlı faaliyetlerde bulunmuştur. Çünkü, Irak’ın içinde bulunduğu güvenlik durumunun kötü olması nedeniyle korkuyorduk. Bunlardan bir kısmını aşağıda sıralayabilirim:

- Rusya Federasyonu’nda bulunan Adige Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’a bir ziyarette bulunduk ve orada eğitimini tamamlamak isteyen evlatlarımız için belli sayıda kontenjan ayarladık. Bunların giderlerini kendimiz karşılayacağız. Zaten 4 öğrencimiz kendi imkanlarımızla orada eğitim görüyor.

- Kerkük’te ikinci kurultayı gerçekleştirdik. Kurultayda idari kadromuzu seçmenin yanı sıra katılımcılarımıza Kafkasya’nın etnik kimliğini tanıttık, yeni ve çağdaş tarihlerini de ele aldık. Kurultayımıza diğer etnik ve dini kesimlerden çok sayıda misafir katılmıştır. Bunlar Çerkeslerle ve şanlı tarihlerine hayran olduklarını söylemişlerdi.

Dernek üyelerinin gelişmesi ve donatılması için eğitim kursları düzenleme ve onlara ana dilleri, tarihleri ve gelenek göreneklerini öğretme ve bilgilendirme faaliyetlerinde bulunduk. Adigelerin milli gelenekleri olan Habze kültürü öğretilmeye çalışılmıştır.

-Üç sene boyunca Ramazan aylarında gıda dağıtımı yaptık. Kerkük’te yaşayan Çerkes ve diğer etnik ve dini kesimlerden yoksul ailelere gıda ile birlikte nakit yardımda bulunuyoruz.

-İki sene boyunca bazı okullarda yetim çocuklara çanta ile kırtasiye malzemeleri dağıttık.

-Kerkük’ün bazı okullarında yetim ve yoksul çocuklara kışlık montlar ile eşofmanlar dağıtılmıştır. Bu faaliyet üç sefere mahsus yapıldı. Doktor Ahmet Ketav’ın himayesinde 2010 Kurban Bayramında gerçekleşmiş ve Türkmeneli uydu kanalı tarafından medyaya yansıtılmıştır.

-Tanıtım gezileri düzenleme ve katılma faaliyetlerimiz oldu. Ürdün’de Çerkes Hayır Derneği ile Suriye’deki Çerkes Hayır Derneğine ziyarette bulunmanın yanı sıra Türkiye’de İstanbul, Ankara, Kayseri ve Düzce’deki Kuzey Kafkasya dernek ve federasyonlarına ziyarette bulunuldu. Oralarda derneğimizi tanıttık ve İstanbul ile Ankara’da gerçekleşen bazı toplantı veya konferanslara katıldık. Bu konferansların büyük çoğunluğuna kendim şahsen katıldım ve giderleri kendi bütçemden karşıladım.

Adige dilini öğretmek için Kerkük’te kurslar açmayı düşünüyoruz; fakat Irak’ın güvenlik durumundan dolayı kurslar düzenleyemiyor ve eğitim kurumu açamıyoruz. Bunların yanı sıra çok sayıda faaliyet yapıyoruz. Arap, Türkmen, Kürt ve Hıristiyanlar Iraklı aşiretlerle karşılıklı ziyaretlerde bulunuyoruz. Burada aşiretlerarası ilişkileri güçlendirme ile Iraklılar arasında barışçıl yaşamı teşvik etmeye çalışıyoruz. İlişkilerimiz oldukça sınırlıdır. Zira tüm sivil dernekler ülkede etkili olan partilere bağlıdır. Ancak, tüm etnik kesimlerin aşiretleri ile ilişkilerimiz oldukça iyidir. Faaliyetlerimizi üyelerimizin aidatları ve kendi imkanlarımızla gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Irak’ta hükümetin ya da yerel yöneticilerin derneğinize ve Kuzey Kafkasyalılara yaklaşımı nasıldır? Çalışmalarınızda destek alabiliyor musunuz? Destek alıyorsanız kimlerden ve nasıl destek alıyorsunuz? Eğer devlet size destek vermiyorsa bunun sebepleri neler olabilir?

Ahmet KETAV: Derneğimize bir bilgisayar ile bir printer almak için Türkmeneli Partisi’nin 2008 yılında 1000 dolar bağışı dışında şimdiye kadar Irak hükümeti, yerel hükümet veya Türkiye herhangi bir taraftan maddi destek veya yardım almadık. Onlar, aylık dergimizi yayınlama giderlerini karşılamak için 400 dolar bağışta da bulundular. Derneğimizle birlikte Türkmen Adalet Partisi de Kerkük’ün Havice ilçesine bağlı Çeçeniye köyüne gıda yardımında bulunmuştur. Bunların dışında hiçbir taraftan herhangi bir maddi veya manevi destek almadık. Irak hükümetinin bize destek vermemesinin sebebi ise hükümet içindeki partilere bağlı olmadığımızdan kaynaklanmaktadır. Çünkü, biz hiçbir partiye mensup değiliz ve Çerkes kimliğimizi korumak için kendimizi bunlarla çalışmaktan uzak tutmaya çalıştık. Zira hiç kimseye bağlı olmak istemiyoruz. Bu durum da büyük kısmı etnik veya mezhep esasında ayrımcılık yapan ve aşırı milliyetçi partiler tarafından yönetilen hükümetin çıkarlarına hizmet etmiyor.

Irak hükümetinden ve başta Türkiye olmak üzere beklentiniz nedir? Hem Irak hem de Irak’ta yaşayan Kuzey Kafkasyalılar için nasıl bir gelecek bekliyorsunuz?

Ahmet KETAV: Irak’tan beklentilerimiz, Sabiler, Şebek, Yezidi ve Kakailer gibi Irak’ta yaşayan diğer azınlıklar gibi bir etnik azınlık olarak bizi tanımak ve parlamentoda belli oranda temsil edilmek istiyoruz. Ancak, bunun gerçekleşmesini imkânsız buluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nden beklentilerimiz ise sıkıntılarımızı, kendilerinin bir parçası oluğumuzu anlamalarını ve Irak’ta bir Çerkes Topluluğu oluşturma yönündeki hedefimizde bize destek vermelerini istiyoruz. Bu topluluğun hedefleri arasında Çerkesler olarak Irak’ta tanınmamızı, etnik kimliğimiz koruma ve kendimiz ile evlatlarımızın beklentilerini gerçekleştirebilmek için Irak’ın siyasi hayatında aktif olmayı hedefliyoruz. Irak’ta Kuzey Kafkaslıların şimdiki durumu devam ederse onlardan geriye sadece isim kalır. Çünkü, onlar birlikte yaşadıkları diğer etnik kesimler arasında asimile oluyorlar.

* Bu röportaj ORSAM tarafından internet kanalıyla Mart 2012 tarihinde yapılmıştır.

Janset Berkok Shami

Aralık 28, 2018

Janset Berkok Shami edebiyatçı, ressam ve kukla yapımcısı. Bu çok yönlü sanatçılığını İngiltere, Amerika ve Kanada'da çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan öykülerine de yansıtıyor. Canlı ayrıntılarıyla bir tablo gibi işlediği etkileyici olayları yalın bir anlatımla ve ustalıkla dile getiriyor.

KAFDAV'ın 22-25 Eylül tarihlerinde yaptığı uluslararası sempozyum sırasında sohbet etme imkanımız oldu kendisiyle. Antropolog kızı Setenay Shami ile birlikte gelmişti sempozyuma. Ünlü tarihçi yazarımız İsmail Berkok'un kızı aynı zamanda Janset Berkok Shami.

Bir çok yazısı, öykü kitapları, piyesleri bulunuyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin İngiliz Edebiyatı bölümünü bitirmiş. Babasının görevi dolayısıyla Ankara'da yaşamakta iseler de yazları İstanbul'da geçirmişler. Ürdün'lü, Çerkes bir doktorla evlenip Ürdün'e yerleşmiş. Eşi, İngiliz Kültür Heyeti tarafından, ihtisas yapmak üzere Londra'ya gönderildiğinde kendisi de Londra'da Queen Mary kolejinde mastırını yapmış. Sohbetimiz esnasında "İstanbul'dan ayrıldığımda, yerini yurdunu arkada bırakan herkes gibi, benim de hayatım ikiye bölündü." diyor. Bu bölünüşün İngilizceyle Türkçe arasında kalmasına yol açtığını bununsa yazı hayatında da önemli bir rol oynadığını anlatıyor bize.

İki tane çocuğu var Janset hanımın, oğlu doktor/cerrah, kızı ise antropolog. Eşini iki sene evvel kaybetmiş, halen Ürdün'de yaşıyor.

Janset hanım yazı yazmaya nasıl başladınız?

Yazı yazmaya çok evvel başladım, hatta çocukken bile yazardım. Çünkü babam yazar, annem yazar, biz de yazıyorduk işte. İngiliz Edebiyatı bölümünde öğrenciyken Akşam, Zafer gibi gazetelerde değişik konularda yazılar yazmaktaydım. Daha sonra radyo piyesleri yazmaya başladım. Yazdığım piyesler Ankara ve İstanbul radyo istasyonlarında temsil ediliyordu. Türkiye'den ayrıldıktan sonra Ürdün'e yerleştiğimde, vatan hasretiyle kavrulmaktaydım. Tek teselliyi kitaplarımda ve klasik müzik koleksiyonumda buluyordum. Londra'ya gittiğimizde ise BBC Türkçe Servisi için haftalık programlar hazırlamaya başladım. Aynı zamanda İngiliz dergilerinde yazıyordum. Çünkü artık Türkçe yazamaz oldum. Orada Türklerle alakam kesildi, o yüzden İngilizce yazmaya başladım. İngiltere'deki bir dergide birkaç hikayem çıktı. Fakat o dergi kapandı.

Kocamın ihtisasını tamamlanıp Ürdün'e döndüğümüzde ben iki çocuk annesiydim. Sorumluluklarımın artması yazılarıma devam etmeme engel oluyordu. Ben de bunun üzerine durdum ve biraz da boş kalmayayım diye kukla yapmaya başladım, sanata ilgim vardı, biraz da çocukları tatmin etmek için ona başladık.

Yaptığınız kuklalarla da televizyon programı yapmaya başladınız değil mi? Bunu biraz anlatır mısınız?

Çocukları eğlendirmek için kukla yapmaya başladım. Bu sanat yoktu orada zaten. Televizyon da yoktu Ürdün'de henüz. Televizyon başlayınca beni televizyona davet ettiler, çocuk programı yapmaya başladık. Bu programlar için çocuklarım da yardım ediyorlardı bana. Yani kukla oynatmakta çocuklarım yardım ediyordu. Programın "Tatlı bebeklerin dünyası" gibi bir ismi vardı. Kukla oyunu Arap memleketlerinde bir tek Mısır'da vardı. Ürdün'de ilk defa yapılıyordu böyle bir şey, Türkiye'de de vardı kukla, çocukluğumuzdan beri görürdük ama televizyonda yoktu, belki şimdi var bilmiyorum. Yaptığımız seriler komşu ülkelere satıldı, onların televizyonlarında da gösterildi. Bugün bile programlardan bir ikisi Ürdün televizyonunda ara sıra gösteriliyor.

İşte bu uğraşla birkaç senemiz geçti böyle. 68'le 73 arası televizyonda çalıştım. Daha sonra çocuklar büyüyüp gidince yazıya devam etmeye başladım.

Ne tür kuklalar yaptınız? Bunların içinde Kafkas bebekleri de vardı değil mi?

Kafkas bebekleri de vardı ama sadece onlar değil, dünya bebekleri yapıyordum ve dünya memleketleri hakkında konuşuyordum. Nasıl giyinirler, nasıl dans ederler, nasıl konuşurlar? Bunu anlatmaya çalışıyordum.

Peki yaptığınız resimlerden de bahsedelim mi?

Kuklayı bırakınca 73 senesinden sonra resim yaptım bir müddet, sergiler falan açtım. Londra'da Beyrut'ta ve Bağdat'ta sergiler açtım. Ondan sonra da tekrar yazıya geri döndüm. İlk yazdığım roman "Cages on Opposite Shores" New York'ta basıldı. Sonra bunu Aksoy yayıncılık burada "Anahtarsız Kafesler" ismi altında Türkçe bastı. 1996-97 gibi pekiyi hatırlamıyorum şu anda tarihini, onlar bastı. Daha sonra kısa hikayeler yazmaya devam ettim. Ben aslında kısa hikaye yazıcısıyım. Bu hikayeler, birçok dergide, Amerika'da, Kanada'da, Yeni Zellanda'da birçok yerlerde yayınlandı.

Çerkesler konulu bir öykü veya roman yazmayı düşünüyor musunuz?

İşte bu konferansa bunun için geldim. Belki bana bir ilham gelir dedim. Buradaki konuşmalardan bir şey çıkarırım dedim. Çünkü ben İstanbul'da doğdum, İstanbul'da büyüdüm. Kızım araştırma yaptığı zaman ancak Uzunyayla'ya gittik. Çerkes adetlerini, Çerkes geleneklerini bilmedim. Tamamen bir Türk gibi büyütüldüm ve bu benim kabahatim değil, ailemin kabahati. Onun için bilmediğim bir şeyi yapmaya çalışıyorum yani. Bu yüzden tekrardan öğrenmeye çabalıyorum. Artık lisanı öğrenemem ama dedim bu konferansta bir his bir şey gelir belki, istiyorum. Maksat bu. Kızımı da bunun için teşvik ettim, ta Amerika'dan buraya gelmesini, o çünkü henüz dönmüştü Amerika'ya. Çok seyahat ediyor, iş icabı. Mutlaka gitmelisin dedim, Çerkeslere biz borçluyuz bunu, dedim. Bir Çerkes olarak bunu yapmamız lazım dedim ve işte geldi. Çerkeslik konulu yazmak istiyorum ben de çok istiyorum.

Peki diasporadaki Çerkes edebiyatı konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu konuda sizce yeterli çalışma var mı?

Bu konuda Çetin Öner çok iyi bir yazar. O da birtanecik kitap yazdı, ondan sonra çocuk kitaplarına döndü. Dağlara yazılıdır kitabı çok güzel bir kitaptı, ama bir tane kitapla da olmaz. Bu yüzden orada da bir şey alamıyorum. Bir sürü kitaplar olsa okusam, ben de böyle yazarım desem… Kitaplar yazıyorlarsa da edebi değil. Çetin Öner'in kitabı gerçekten edebi bir kitaptı. Edebi olup böyle şatafatlı cümleler demek istemiyorum. Başka bir tarzı vardır edebi kitabın. Bu duruma çok üzülüyorum ben. Bazen bir takım kitaplar veriyorlar bana, okuyamıyorum bile, edebilikle alakası yok.

Gençlerimize ne söylemek istersiniz?

Gençler bence kültür üzerine durmalı. Yazı, müzik ne bileyim mimari, heykeltıraşlık, resim her alanda bunu ilerletmeleri lazım ama söylemekle olmaz bu havayı yaratmak lazım.

Müziklerimiz konusunda, Nart televizyonu var biliyorsunuz Ürdün'de. Orada arada çok güzel müzikler de çalıyorlar, eski müzikler. Şimdi bu müzikleri toplayıp, geliştirecek, öbürlerini de temizleyecek birisi lazım. Ben artık genç değilim, bunları yapacak durumum yok, kaç senem kaldı…

Muhittin Kandur'un filmi "Cherkess" varya, Ürdün'de çok alaka gördü. Burada hiç alaka görmemiş, niye böyle anlamadım. Bence gayet güzel bir filimdi. Sonrasında beğenmeyen daha iyisini yapsın, Muhittin bey bir yol açtı.

Janset Berkok Shami Kardeşleri ile birlikte

Peki babanız General İsmail Berkok'dan bahseder misiniz biraz da?

Babam ben 27 yaşındayken öldü. Hatta babam öldüğünde onunla sadece bendim, Londra'da öldü çünkü. Kanserden ameliyat oldu, onun neticesi ameliyattan sonra öldü. Çerkesler gelirdi giderdi bize hep ama biz okuyorduk. Biz onlarla oturmazdık yani başka odalarda otururduk, derslerimizi yapardık ve babam kendisi Çerkeslerle çok ilgili olmakla beraber bizimle bunlar üzerinde konuşmazdı pek.

Babam Uzunyayla'nın Yağlıpınar köyünden İstanbul'a gelmiş. Gelme nedeni ise çok güzel Kur'an okuduğu için kabiliyetini görüp "Yazık bu çocuğa, köyde kalırsa hiçbir şey öğrenemeyecek." demişler. Bir ablası bir paşayla evliymiş İstanbul'da, ona mektup yazmışlar; "eğitimini orada görmek için yanınızda kalabilir mi?" diye. O da "kalabilir" diye cevap vermiş. Ama tabi o tarihlerde mektuplar Allah bilir ne kadar zaman sürüyordu. Mektupların gitmesi gelmesi… Neyse, babam peki dendiği için yola çıkıyor. Oraya vardığında ablası ölmüş. Bu aile ise ablasının evlendiği şahıs Türkmüş, buna çok fena muamele etmişler, merdiven altı gibi bodrum gibi yer vermişler. Mum ışığında falan çalışarak askeri okula girmeye muvaffak olmuş ve çalışkanlığından dolayı da mümessil yapmışlar. Bir gün öğretmen babama, "Anı yaz, şu notları al demiş, şu notları tut." İşte söylüyor öğretmen nokta virgül falan diyor. Babam Türkçe bilmediği için yazıyor ama noktaları virgülleri de kelime olarak yazmış. Ondan sonra öğretmeni "oku bakalım ne yazdın" diyor. Babam da okuyor işte "buraya geldim nokta, bana söylediler ki virgül…" "Ver bakayım şu ödevini" diyor öğretmen, "sen ne biçim yazmışsın, hiçbir şey de bilmiyormuşsun" diyor. Babamsa "Anı dediniz ya" diyor. Biliyorsunuz Paşabahçe'de bu askeri okul boğazın Anadolu kıyısında. Babam, "dağlara çıkardım yükseklere, etrafa bakıp ne görürsem onları yazardım" diyordu; vapur geçti… vs. İlk yazım böyle başladı diyordu.

Janset hanım, Babanızın yazdığı kitaplardan bahsedecek olursak İsmail Berkok'un tarihimizle ilgili çok çok önemli bir kitabı var "Tarihte Kafkasya". Bu kitabın İsmail bey öldükten sonra basıldığını biliyoruz. Merak ettiğimiz bu kitap bir bütün halinde hazır yayınlanacak tarzda mıydı, yoksa metinlerden siz mi birleştirdiniz? Bunu neden soruyorum; dipnotlar göremiyoruz kitapta.

Babam bu kitabı bitiremeden öldü. Dipnotları da yazacaktı herhalde. Babam 54'te öldü, kitabı annem 58'de bastı. Basmaya karar verince, o zaman bu çok mühimdir, kağıt kıtlığı vardı Türkiye'de. Kitabın değerli olduğunu ispat etmeniz lazımdı, kâğıt izni alabilmek için. Annem bu izni aldı, İzmit'te galiba fabrika var, kamyonla oraya gitti, kamyonla kâğıtları taşıdı. Hatta dedi ki; matbaaya götürünce matbaacı "siz bu kitabı basmayın, bu kâğıtları bana satın, daha iyi kâr edersiniz" demiş. Annem de "biz bunu kâr için yapmıyoruz, bir ideal için yapıyoruz" demiş. Kitap hale gelmeden evvel, ben çocuklarımla gelmiştim Ürdün'den; annem beni bir odaya koydu, "hadi bunun üzerine çalış, bunu düzelt" dedi. Ben de mümkün mertebe üzerinde çalıştım. Ama o da çok kısa bir müddet oldu, 1 ay falan gibi. Sonra dipnotları tabi ben bulamazdım onu kendisinin bulması lazımdı.

Atatürk'le ilgili de bir kitabı varmış değil mi?

Evet, o kitabını Milli Müdafaa Vekaleti babama yaz demiş, o da yazmış. Atatürk diye büyük bir kitap, aşağı yukarı Nart dergisinin çapında büyüklüğü, kalın bir kitap.

Peki henüz yayınlanmamış notları var mı?

Var. Birtakım böyle notları var babamın. Çünkü Kafkasya'ya gitti biliyorsunuz iki kere harp zamanı. Fakat bunlar tabi eski yazıyla, Osmanlıca. Biz okuyamıyoruz. Birçok insan bu notları almak istiyorlar, ben de vermiyorum. Çünkü belki içinde şahsi şeyler var bilemem ki, evvela bizim bir okumamız lazım. Ondan sonra verilebilir, belki bir kısmı verilir, bir kısmı verilmez, doğru değil mi?

Evet haklısınız, içeriğini gördükten sonra ilerde yayınlamayı düşünüyor musunuz, şu aralar yayınlamayı düşündüğünüz bir kitap var mı?

İşte bakalım bir gün vaktimiz olursa ben olmazsam da ölürsem, kızım, hala eski Osmanlıcayı okuyanlar devam ediyordur. Bunları okutup bir şey yapabilir, değerlendirebilir. Sonra ben Tarihte Kafkasya'yı babamın kitabını tercüme ettim İngilizceye. Bir de İngiliz basımevi varmış. İsmi de Kafkas is World gibi bir ismi var şimdi unuttum, onlar basabilecek fakat redakte lazım, üzerinde çalışmak lazım. Kızımın vakti olmuyor ki kendi işlerini görmekten. Beraberce oturup yapabilsek şimdi, kocaman kitap yani, 350 sayfa kitap. Ben baştan sona yaptım, yavaş yavaş 1 sayfa 2 sayfa bitirdim.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyoruz size.

Ben teşekkür ederim.

Nart Dergisi 81.Sayı

kafkasfederasyonu.org

Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Rusya’nın Kafkasya yargısı nereden geliyor? Susan Layton’ın “Rus Edebiyatı ve İmparatorluğu: Puşkin’den Tolstoy'a Kafkasya’nın Fethi” adlı kitabı cevabın bir kısmını veriyor. Kitap eleştirmenler tarafından '19. yy imparatorluk inşası sırasında Rusların Kafkasya ile ilgili yazılı eserlerinin sentezini yapan’ ilk eser olarak tanımlanıyor. Layton'ın kitabı Rusya’nın Kafkasya ile olan uzun ve karmaşık, politik ve edebi ilişkilerine ışık tutuyor. Rus yazarlar Kafkasya’yı nasıl hayal ediyor ve resmediyorlardı? Edebiyat, imparatorluğun inşasına ne ölçüde katkıda bulunmuştu? İmparatorluk genişlerken Rusya’nın kendi kimliği nasıl şekillendi? Bunlar, Layton’ın RFE/RL Gürcistan servisinden Salome Asatiani ile uzun sohbetinde anlattıklarından bazıları.

Kafkasya’nın fethinin Rusya’nın kimliğini oluşturmasında nasıl bir rolü oldu?

Susan Layton: Rusların ulusal bilinci, uluslaşmamış yabancı gruplarla temasları ile 18. yüzyılda gelişmeye başladı. Muhteşem Petro (Deli Petro) zamanından itibaren Batı Avrupa, 'Ruslaştırıcı' bir rol oynadı. Rusya İmparatorluğu’nun Asya sınırları imparatorluk bilincine ve Rus ulusunun bu yapısına katkıda bulundu. 18 yy’dan itibaren Kafkasya, Kırım, Sibirya ve diğer yerlere yapılan etnografik seferler sınırlı sayıda okuyanı olan büyük bir bilgi birikimi oluşturdu. Her sefer imparatorluk bilincinin büyüdüğünü gösteriyordu. Rus elitleri, bir çok farklı halk, kültür ve bölgeden oluşan bu küme bir araya gelirken, çok uluslu imparatorluğun zihinsel haritasını oluşturmaya başlamışlardı. Ve Rusların bu zihinsel haritasında Kafkasya ‘Şark’ın bir versiyonu olarak özel bir önem üstlendi.

Bu nasıl odu? Bence cevap Kafkasya’nın (ciddi olarak 1818’de, Batı Avrupa’nın Müslüman Doğu hayranlığını taklit eden toplumsal bir fenomen olan Rus Romantizmi’nin yükselişine denk gelen General Yermolov zamanında başlayan) askeri fethinde yatıyor. Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma”sı ve Byron’un sözde Şark Masalları gibi etkili eserlerden bahsedilebilir. Dahası, askeri fethin ve Romantizmin yükselişinin çakışmasına ek olarak, 19. yüzyılın başlarında imparatorluğun inşası daha önce olduğundan çok daha fazla Rus’u Kafkasya'ya getirdi. Sivil uşaklar, gezginler, sürgün edilenler ve askerler olarak geldiler. Bu yeni bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda, Batılıların Oryantalizminden ve Avrupa’nın Asya’daki emperyal tutmundan haberdar olan Ruslar, Kafkasya’yı, tabiri caizse, kendi Şarkları olarak idrak ettiler. Ve burayı ulusal kimliklerini netleştirmek için bir referans yaptılar.

Rusların ve Avrupa’nın imparatorluk inşasındaki tecrübeleri arasındaki paralellikleri aydınlatmak için Edward Said’in öncü niteliğindeki kitabı “Oryantalizm”den faydalandınız. Said batılı romancılar, şairler, seyyahlar ve akademisyenler tarafından yaratılan ve ‘Şark’ın klişelerini ve görüntülerini resmeden bir betimleme sistemini yazıyor. Said “Şark irrasyonel, bozulmuş (düşmüş), çocuksu, ‘farklı’; yani Avrupa rasyonel, erdemli, olgun, ‘normal’ ” diye yazıyor. Said’e göre, bu betimleme tutumu meydana gelmeden önce bile kolonizasyonu haklı göstermek için kullanıldı. Kafkasya’ya yönelik Rus Oryantalizmi Batı’nınkinden farklı mıydı? Eğer öyleyse, nasıl farklılıklar vardı?

Kesinlikle benzerlikler bulabiliriz. Ama benim görüşüme göre, Rus Oryantalizmi Said’in ortaya koyduğundan oldukça farklı. Kafkasya’yı ‘Şark’ olarak hayal ederek Ruslar, şüphesiz Avrupalı oldukları iddialarını destekliyorlardı. Ama Rusya ‘Şark’ını, Batı Avrupalıların yaptıkları kadar kolay bir şekilde izole edemedi. Çünkü Asya, her şeyden önce, Rus topraklarının ve tarihinin organik bir parçasını oluşturuyordu. Asya, Rusya için hem ‘kendi’ hem de ‘diğeri’ idi.

Bir tarihçi şöyle yazmış: “İngilitere’nin bir imparatorluğu vardı, ama Rusya bir İmparatorluktu.” İmparatorlukların organize oluş yöntemlerinde farklılıklar var mı?

Elbette. Rusya’nın çok uluslu ve kıtasal bir imparatorluk olması büyük bir fark yaratıyor. Rusya’nın melez, yarı-Asyalı bir kimliği var. Ve bu, Kuzey Kafkasya insanlarının Puşkin, Bestujev-Marlinsky ve Lermantov tarafından romantikleştirilmesinde ifadesini buldu. Rusya’nın kültürel heterojenliği, romantikleri tamamen ait olmadıklarını bildikleri Batı medeniyeti ile Asya’yı sürekli ve yanlızca tanımlamak yerine, öyle ya da böyle, Asya’yı geliştirmeye hazırladı. Yani bu daha karmaşık ve kararsız bir girişim. Rus Oryantalizmini Said’in örnekleri ile kıyaslama meselesi giderek artan bir şekilde bilim adamlarının dikkatini çekiyor. Yakın zamanda David Schimmelpenninck van der Oye’nin "Russian Orientalism: Asia in the Russian Mind from Peter the Great to the Emigration" (Rus Oryantalizmi: Muhteşem Petro’dan Göçe Rus zihninde Asya) adlı kitabı konuya büyük katkıda bulundu. Çok hoş bir kitap. 

Sizinde belirttiğiniz gibi Avrupa’nın konsepti, Rusya’nın kimliğinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bazı düşünürler ‘Avrupa’nın Rusya fikrinin belirlenmesinde temel ‘öteki’ olduğunu söylüyor – Ruslar Avrupa’dan söz ederken aynı zamanda kendilerinden de söz ediyorlar. Bu, Slavofiller (Avrupa tarzı gelişime karşı çıkan romantik milliyetçiler) ve Avrupa yönlü liberal perspektifler arasındaki gerginlikler açısından özellikle önemli. Bu gerginlikler 1840’ların sonlarında kristallaşti ve bugüne kadar, bir nebze de olsa, devam ediyor. Bununla birlikte bu ‘ötekileştirme’ çift yönlü idi; Doğu Avrupa (ve onunla birlikte Rusya) 18. yüzyılın Batılı düşünürleri tarafından “doğulaştırıldı” (Orientalization) Ya da tarihçi Larry Wollf’un etkili kitabında "Inventing Eastern Europe: The Map of Civilization on the Mind of the Enlightenment" (Doğu Avrupa’yı Bulmak: Aydınlanma Düşüncesinde Medeniyetin Haritası) söylendiği gibi kısmen doğulaştırıldı. Onun sözlerinde bu, eş zamanlıydı, ‘Avrupa ama, Avrupa değil’. Avrupa ve Şark arasında aracılık eden bir bölge. O halde, Avrupa’nın konseptiyle olan bu sorunlu ilişki ele geçirilen Kafkasya ile ilgili Rus metinlerinde ne derece yer alıyor?

Sanırım bu tamamen merkezi. Ve tüm bu meselenin baş açıklayıcısı olarak Wolff’tan söz etmekte kesinlikle haklısınız. Rusya’nın doğulaştırılması geleneği, tabiki de, Rusya’nın Kafkasya’yı inşasında görülmüyor. Meselenin kalbi, Dostoyevski’nin hayatının son günlerinde, Orta Asya’nın fethinin sırası geldiği bir zamanda söylediği ünlü sözünde bulunuyor. Dostoyevski “Avrupa’da izleyiciler ve kölelerdik ama Asya’da efendiler olmalıyız. Avrupa’da Tatardık, ama Asya’da fazlasıyla Avrupalıyız. Asya’daki medenileştirme görevimiz ruhlarımızı ayartacak ve bizi oraya götürecek” demişti. Diğer bir deyişle, Asya’da bir imparatorluk kurmak Rusların ‘Avrupalı’ oldukları algılarını destekleyen Avrupa tarzı bir projeydi. Bu, tarihçiler Peter Holquist ve Alexander Martin’in ‘imparatorluğun diyalektikleri’ (Rusların ‘Doğu’yu hayal etme ve Doğu’ya muamele etme şekilleriyle, ‘Batı’ ile olan problemli ilişkileri arasındaki geçişler) adını verdikleri dinamikti. Bu tamamen merkezi. 

Kitabınızda ‘Kafkasya Edebiyatı” yapan dört temel yazarı ele alıyorsunuz. Aleksandr Puşkin’in 1822 tarihli şiiri “Kafkas Tutsağı”dan başlayarak 1896-1904 yılları arasında yazılan ve ilk defa 1912’de ciddi şekilde sansürlenerek yayınlanan Lev Tolstoy’un “Hacı Murat” eseriyle sona eriyor. Bu ikisi arasında ise 1830’lardan 1940’lara kadar Aleksandr Bestujev-Marlinski ve Mihail Lermantov var. Sizce, bu yazarlardan hangisi emperyal Rus yönetiminin rasyonalleştirilmesinde ve/veya haklı gösterilmesinde yararlıydı?

Bence bu sorunun cevaplanması çok zor, belki de imkansız. Çünkü içerik yazarların nasıl okunduğuna göre değişiyor. Bir taraftan Kuzey Kafkasyalı adamın bir özgürlük savaşçısı, savaş faziletlerinin vücut bulmuş hali ya da Rusların kendileri ile ilişkilendirmeyi sevdikleri her tür şey olarak değerlendirmesini bulabilirsiniz. Ek olarak, özellikle Lermantov’da, fethin gaddarlığı ve vahşiliği konusunda ip uçları bulabilirsiniz. Lermantov’un “İsmail Bey” adlı şiirinde Rus ordusu ‘yırtıcı hayvan’a benzetiliyor. Ruslar bir köyü yok ederken, bebekleri öldürürken ve benzeri şekillerde gösteriliyor.

Bence, özellikle Lermantov’da savaştaki karşılıklı muamelelerle ilgili ip uçları bulabilir ve bunlardan çeşitli senaryolar ve değerler çıkarabilirsiniz. Mesela, 1990’larda Kafkaskaya’daki kargaşa yükselirken Çeçenler, “zloy Chechen” (zalim Çeçen) şiirindeki bir sahne (Ahlaksız Çeçen bankın etrafında sinsice dolaşmaktadır) nedeniyle Lemantov’un Caharkale’deki heykelini yıktılar. Bu bağlamda, Sovyet sonrası dönem bağlamında Lermantov oldukça emperyalist bir yazar olarak değerlendiriliyordu. Ve hala bu oldukça saptırılmış bir okuma.

Gerçeği söylemek gerekirse, Lermantov’un üç büyük romantik arasında savaşın ahlaki meşruluğu konusunda en çok şüpheye neden olan kişi olduğunu söyleyebilirim. Tabiki de Tolstoy’un “Hacı Murat”ı tek başına Kafkasya savaşını açık bir şekilde soykırımsal bir saldırı olarak kınamıştı. Ama, benim görüşüme göre, Rus askerlerin bebek katili olarak gösterilmesinin de dahil olduğu Romantik edebiyatın motifleri, Tolstoy’un yaşlılığında açık bir şekilde ortaya koyduğu antiemperyaslist tutum için hayati önem taşıyan öncülerdi. 

Dini farklılıklar Oryantalist söylevde çok önemli bir rol oynuyor. Yine Said’den bir alıntı yaparsak özellikle Batı Avrupa’ya bir tehdit olduğu yönündeki tarihi algıdan dolayı İslam, “bütün Avrupa medeniyetinin orta çağlardan beri üzerine kurulduğu temellere karşı olan bir yabancıya çevrildi”. Rusların bağlamında, Kafkasya’nın Doğulaştırılması, Rusya’nın Kafkasya Müslüamanları ile kızışan savaşı ile bağlantılı olarak nasıl gelişti? Kuzey Kafkasya’nın Müslümanlarını ve İslami kültürlerini temsil eden dominant biçim ne idi?

Bu çok ilginç bir soru. Rusların Kuzey Kafkasya halklarını ve Gürcüleri hayal etme biçimleri arasında ilgi çekici uyuşmazlıklar vardı. Rusların Kuzey Kafkasya dağlıları ile ilgili kurdukları romantik imaj ‘asil barbar’ tarzındaydı. Rusların kendi ulusal erkek profillerine atfetmeye eğilimli oldukları savaş meziyetleri, cesaret, özgürlük aşkı gibi özellikleri barındırıyordu. 

Bu ‘asil barbar’ tiplemesinin benzerleri tabiki Batı edebiyatında da bulunabilir, en çok da Byron’un eserlerinde. 

Kesinlikle. Ve dağlılarla ilgili. Byron’un "Childe Harold's Pilgrimage" adlı eserinde Arnavutluk’u ele alış şekli tam olarak buna uygundur. Ama ilk olarak Puşkin’in "Kavkazski Plennik" yada "gortsy" de modellendiği üzere dağlılar, ciddi bir şekilde Müslüman olarak etiketlenmemişti. İslam’dan bahsedilmesi, aslında, çok marjinal. Bunun yerine esere hakim olan konu dağ ortamı. Görkemli dağlar arasında yerleşmiş küçük bir Çerkes köyü var. Bu tür sahneler yakın zaman sonra (1820’lerde) Rusların Kafkasya dağlarını kendi Alpleri olarak algılamalarına yol açtı, “Kavkazskie Alpi” (Kafkas Alpleri). Ek olarak, Puşkin’in şiirinde ‘Circassian narod’ (Çerkes halkı) bütün gün tarlalarda çalıştıktan sonra köylerine dönerken resmediliyor. Bu küçük, ama önemli bir detaydır ve bence, bu insanların bir tarım temeli olduğunu ve sadece haydut olmadıklarını akla getiriyor. Özellikle ‘narod’ kelimesinin kullanımı Puşkin’in Çerkeslerine köylülerle bir benzerlik veriyor.

Bu bağlamda Puşkin “Kavkazskii Plennik” eserini yazdığı zaman General Yermalov’un Kafkasya’yı zaptettiği yönündeki yaygın Rus inanışını paylaştığını hatırlamak önemli. Bir Rus gazeteci 1823’de “Kafkasya Rus tahtının ayaklarına düşmüştür” diye yazmıştı. Savaş bitmiş gibi görünüyordu. Halbuki bu sadece geçici bir durulmaydı. 1820’lerin sonlarında, ilk Kafkasya İmamı Gazi Muhammed’in liderliğinde Çeçenya ve Dağıstan’da Ruslara karşı cihad başladı. Ve bildiğiniz gibi, bu direniş hareketi ancak 1859’da Rusya’ya teslim olan İmam Şamil dönemine kadar devam edecekti. İşte şimdi cihad ve Rus askeri saldırısının başlaması bağlamında “gotrsi”lerin vahşi ve barbar Müslümanlar olduğu edebi imajının yaygınlaştığını görüyoruz. İslami element dile getiriliyor. Ve tabiat da, benzer bir şekilde ,1830’lu yılların yazılarında belli bir oranda doğulaştırıldı. Mesela, dağlar “Alpler” yerine “Aulous dağları” oldu.

(Çoğunlukla Said’in bahsettiği yapıdaki) Bu doğulaştırma süreçleri temelde uzun zaman önce unutulan yazarların çalışmalarında gerçekleşti. Kitabımın “küçük doğulaştırıcılar” diye adlandırdığı yazarlar. Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve asker-yazar Aleksandr Polezhaev eserlerinde İslami kültür, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’dan çokça bahsedildiği doğru. Bununla birlikte onların hikayeleri, belirsiz ve kısa ömürlü küçük doğulaştırıcılar tarafından yazılan eserlerden daha karmaşık ve ikirciklidir. Bu eserleri daha karmaşık hale getiren büyük etken ise, Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve Polezhaev’in savaşları ahlaken rahatsız edici, hatta miğde bulandırıcı teşebbüsler olarak sunmalarıdır. Ve bu, 19. yüzyılda Rusların Kafkasya’nın fethinin hırslı generallerin yararsız ve zararlı çılgınlıkları olduğu yönündeki algılarında yankı bulan bir temadır.

Şimdi özellikle Gürcistan hakkında soru sormak istiyorum. Bence kitabınızda etkileyici bulgulara ulaşmışsınız. Kuzey Kafkasya’nın metinlerde tasvir edilişinden oldukça farklı olan bu çok özgün sunum biçimini tanımlıyorsunuz. En önemlisi Gürcistan’ın sürekli olarak doğulaştırıldığını ve Batılı özelliklerinin sistematik bir şekilde gözardı edildiğini iddia ediyorsunuz. Bize bunun hakkında daha çok şey anlatabilir misiniz? Ve eğer kesin bir şekilde belirtebilirseniz, Rus yazarlar Gürcistan’ı ne derece yanlış anlatıyorlar? O zamanlar Türk ve Pers kültürlerinin etkisi çok büyüktü. Diğer bir değişle, Gürcistan doğulaştırmak için kolay bir ‘hedef’ti. Bir çok tarihçi hala Rusya’nın Gürcistan’ın Avrupalılaştırılmasında kilit rolü oynadığına inanıyor. O halde, Rusya’nın emperyal genişlemesi sırasında Gürcistan nasıl Avrupalı idi? Rus yazarlar ne kadar şeyi göz ardı etmek zorunda kaldılar?

Evet. Karşılaştırma gerçekten çarpıcı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, İran ve Türkiye’nin etkileri yüzünden Gürcistan, doğulaştırmak için kolay bir hedefti. Dikkate değer bir etki bıraktılar. Ama asıl nokta, bence, Rusların Gürcistan’ın tarihi ve kültürünün idrakı konusunda seçici davranmaları. Onlar, Gürcistan’ın antik Hristiyan temellerini görmezden geldiler ve Gürcistan’ı oldukça hafiflettiler. Herşey, Rusya’nın ülkeyi ele geçirişini haklı çıkaracak bir tarzda yapıldı. Kuzey Kafkasya insanlarının biçimlendirilmesine dahil olan oryantal özellikler, imparatorluğa karşı silahlı direnişin çevresinde kümelendi. Diğer yandan Ruslar Gürcistan’ı ayyaş, nefsi ve tembel Doğu olarak gösterdiler, onu sık sık Rusya ile birleşmek için yanıp tutuşan bir kadın olarak semblize ettiler. Ve sonra bu emperyal efsaneyi gerçekleştirmek için Gürcü erkekleri tembel, zayıf, korkak, çoğu zaman sarhoş, aceleci, çabuk sinirlenen ama hep başarısız olan kişiler olarak basmakalıp bir kategoriye sokuldular.

Mesela, Lermantov’un savaş alanından kaçan “korkak Gürcüler” hakkındaki ünlü sözünde de belirtildiği gibi mi?

Kesinlikle evet. O sıralar akrabalarından biri “Lermantov ordudaydı, Gürcülerin korkak olmadıklarını biliyor. Bunu neden yazdı?” demişti. Ama bütün bunlar efsanenin bir parçası.

Peki ne oldu? Neden Kuzey Kafkasya’da yiğit figürler (Ammalat Bek, Hacı Murat, Şamil) varken Gürcistan hakkındaki metinlerde zayıf erkek ana karakterler var?

Aslında bu, belki de, cevaplanması imkansız bir soru. Muhteşem tarihçi Mark Raeff bir keresinde bana en iyi tarihin ‘neden’ değil ‘nasıl’ sorusu araştırılırken ortaya çıkarıldığını söylemişti. ‘Nasıl’ sorusu sıklıkla bir çok spekülasyona yol açabilir. Kesin bir biçimde yapabileceğimiz şey, sadece bir şeyin nasıl olduğunu gözlemlemek ve belki sonra bunun arkasında neler olabileceği hakkında tahminlerde bulunmak. Rusya meselesine gelince, Gürcistan hakkındaki Rus efsaneleri açıkça emperyal işgali meşrulaştırma amaçlı. Ve sanırım, Rus İmparatorluğu’nun büyüklüğü ile kıyaslanınca bir tür maçoluğa çekici gelen Gürcistan’ın çok küçük olması ile ilgili bir şeyde var.

Geride kalan ilgi çekici bir şey, Rusların Gürcü betimlemeleri, Gürcü kültürünün karmaşık gerçeklikleri ve Gürcülerin Ruslarla etkileşimleri temalarının kesişim noktaları. Sadece Gürcistan’ın Hristiyanlığı Rusya’dan altı asır önce kabul etmesi söz konusu değil. Ayrıca (1801’de başlayan) Rusya’nın Gürcistan’ı topraklarına katmasından sonra bir çok Gürcü Çarlık ordusunda hizmet etti, Napolyon savaşlarında, Çeçenlere karşı ve benzeri durumlarda savaştılar. Ek olarak, Ruslar ve Gürcüler arasında profesyonel ve şahsi ilişkiler ağı vardı. Mesela, Aleksandr Griboyedov'un kayınbabası Prens Aleksandr Çavçavadze konukseverliği ve Rusya ile Gürcistan’dan eğitimli edebiyat adamlarını bir araya toplaması ile ünlenmişti. Ve tabiki Ruslar ve Gürcüler arasındaki edebi ve kültürel temaslar Sovyet döneminde de gelişmeye devam etti. Ancak, Hristiyan erkekliğinin pozitif özellikleri ve Rus ve Gürcü erkekleri arasındaki benzerlik manifestoları, Gürcistan üzerindeki Rusya hakimiyetini garantileyen kültürel mitoloji lehine Rus metinlerinde sansürlendi. 

Burada özellikle hangi metinlerden söz ediyorsunuz?

Lermantov’un “İblis” adlı eseri korkak Gürcü erkeği imajını gördüğümüz iyi bir örnek. Bu sürecin daha da etkili olan kısmı ise Rusların hem Hristiyanlığı hem de Gürcistan’ın Rusya’nın boyunduruğu altına alınışını ve Rus yönetimine karşı Gürcü direnişini göz ardı eden Rus metinleridir. Bunlardan en bilineni, 1803’de tahttan indirilen Gürcü kraliçesi Mariam’ı tahttan indirme emri ile gelen çarlık generalinin kraliçe tarafından bıçaklanarak öldürmesidir. Bu, zamanın Rus belgelerinde acımasız ve bir kadının işleyeceği akıl almayan zalimce bir hareket olarak tanımlanan harikulade bir davranıştır. Ve bu cinayet, ben öyle inanıyorum, Rus edebiyatında tehlikeli Gürcü kadını olarak izlerini bırakır. Lermantov’un şiirinde ahlaksız Kraliçe Tamara imajı vardır, Puşkin’in "Bahçesaray Çeşmesi” eserinde Zarema bir katildir ve Griboedov’un “Gürcistan Geceleri” eserinde Midia’ya (Yunan mitolojisinde Kolhis Laz kralı Aetes'in kızı) benzeyen bir kadın figürü vardır. Kısaca, bu acımasız kadınlar da, onları kontrol altında tutmak için güçlü erkeklere ihtiyaç olduğu ortaya atılarak, imparatorluğun inşasının garantilenmesine yardım ederler. Ve Gürcü erkekleri, hatırladığımız gibi, zayıftırlar. 

Burada görülen bir çelişki var, politik olarak Gürcistan’ın Rusya’ya katılışı Hristayanlığın ve Avrupa’nın kültürel değerlerinin İslam’a karşı korunması olarak çoğunlukla haklı gösterildi. Ve hala Gürcistan’ın Hristayanlık mirası Rus edebi metinlerinde göz ardı ediliyor.

Evet, bu oldukça iyi bir nokta. Ama efsane yapmak, çözülemez görünen çelişkileri çözmekte iyi olmayı gerektirir. Sanırım dişilik sembolü bunu açıklamada yardımcı olur. Bir yandan Rusya’nın koruyucu olduğu ve dindaş olduğunuz fikri var. Ama ayrıca Rusların bilinç altlarında Hristayanlık bağı olmasına rağmen, Gürcistan’da her sınıfın ya da toplumun zaman zaman Rus yönetimine karşı ayaklandıkları gerçeği var. Yani işgal gerçekten istenmiyor. Ve bu gerçek, bu acımasız kadınlarda somutlaştırılıyor. Yani hem koruma ihtiyacı, hem de bir tehlike (bir tür zebaniye dönüşebilecek bir kadın) olduğu hissine kapılıyorsunuz. Meselenin her iki yönü baskın Rus (Rus damat) figüründe çözümleniyor ve böyle devam ediyor. www.circassiandiaspora.com

 

13 Kasım'da Radio Free Europe/Radio Liberty'de yayımlanan bu röportaj Cavit Yılmaz tarafından Ajans Kafkas için Türkçe'ye çevrildi.

Kaynak: ajanskafkas

“…insanlık adına çölde bir kum tanesi büyüklüğünde dahi olsa bu mücadeleye katkı sağlamak ve kendine, kültürüne ve geçmişine inanan herkesin ileride kalıcı eserler bırakması temennisiyle…” diyen Hajmerem Gökhan ile ‘Хэxэc’ albümünü konuştuk. 

KF: Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Kayseriliyim ve ailem Kayseri’de yaşıyor. Daha ayrıntıya girersek Uzunyayla Uzunpınar köyündenim. Müzikal ve profesyonel anlamda bir geçmişim olduğu söylenemez fakat kendimi bildim bileli bu ezgilerin içindeyim. CD çalarlar popüler oluncaya kadar babamın sahip olduğu kasetleri kendim kopyalayarak dağıtırdım tanıdıklarımıza. Üniversite yıllarına geçiş döneminde ise teknolojinin gelişmesiyle birlikte kasetler yerlerini CD’lere bıraktı. Aynı dönemde eğitim nedeniyle Kayseri dışına çıkmaya başlamamla dernekleri tanımaya başladım. O zamana kadar bulunmamanın özel bir nedeni var mı diye sorarsanız da hemen cevaplayayım ki yanlış anlaşılma olmasın. Özel bir nedeni yok. Zaten kültürün, dilin ve o ezgilerin içinde büyüdüğümüz için ihtiyaç duymadım belki. O zaman öyle düşünüyordum. 2005 yılında şimdiki adıyla Ankara Çerkes Derneğinin bir pikniğinde ekipte çalıp çalamayacağım soruldu bana ve Elbruz Dans Gurubu için Ankara’da olduğum süre içerisinde garmon çaldım. Ne repertuar ne de teknik açıdan kendimi yeterli hissetmeyerek, biraz da zorlama ile başladım. Ondan sonra müziğimize olan yatkınlığım artarken, bir şeyler üretme çabam da arttı. 2006 yılından bu yana hem bireysel olarak hem de yakın çevremle beraber amatör kayıtlar yaptık. Sadece kayıt yapmak değil, bu konuda bir şeyler üretmek isteyenleri teşvik ederek ve maddi manevi destekler sağlayarak amatör de olsa müziğimize katkı sağlamayı amaç edindim. Yaptığım çalışmalardan çıkar sağlayacak hiç bir kişi ve kurumla ilişkim olmadı. Tek çıkarım Adige müziğinin Türkiye diasporasındaki gelişimi ve bu uğurda bir şeyler üretmek isteyenleri tabiri caizse ''dürtmekti''. Rahat bir milletiz diye düşünüyorum çünkü. Silkelenmeden, başkasından görmeden, inat etmeden bir şeyleri sonuçlandıramıyoruz. Yapılan işe inanç konusunda yetersiziz diye düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum diye sorarsanız; bu kadar yetenekli ve bilgili insanlarımız olmasına rağmen gerçek ve otantik halinden ödün vermemiş bir Adige albümünün şu ana kadar çıkmamış olması bunu açıklar sanırım. Kuşha Doğan Özden ağabeyimizden bahsetmek istiyorum. Onu ayrı tutuyorum bu söylemlerimden. Zaten belki gereksiz bir bilgi olacak fakat Doğan ağabeyin çalışmalarının devamının gelmemesinin sebebi de yine biziz. Tembelliğimiz, kıymet bilmezliğimiz ve gerekli önemi göstermeyişimizdir. Umarım ileride yine bizi çalışmalarıyla mest eder. Öncelikli olarak örnek aldığım kişidir kendisi. Ayrıca belirtmek gerekirse ben profesyonel bir sanatçı değilim. Ses, teknik ve müzikal anlamda kendimi bir sanatçı olarak görmüyorum. Benim bu konuda çalışmalarımı bu CD ile sonuçlandırmam insanlarımıza aslında zor olmadığını anlatır umarım.

KF: Nasıl çıktı pekiyi albüm ortaya? Yoğun bir arşiv ve kayıt çalışması ile birlikte ciddi bir ekip çalışması da söz konusu galiba?

Albüm fikri 2008 yılında İstanbul’da bir sömestr tatili sırasında ortaya çıktı. Albümün dördüncü parçasının sözleri ben, İbrahim K’eref ve Murat Kanlogo’ya ait. Ünsal Ssey, Engin Met ve Canbek Shonou ile birlikte neden kayıt altına almayalım bunu dedik ve stüdyoya girdik. Onun amatör bir kaydının ardından devamını getirebiliriz inancıyla birbirimizle buluşabildiğimiz zamanlarda ve tatillerde toplanıp çalışmalarımızı sürdürdük. Zamanımız ve buluşmalarımız oldukça kısıtlıydı çünkü ben İngiltere ve Kayseri arasında gidip gelmekten fırsat bulduğumda İstanbul’a gelebiliyordum, Ünsal’ın ise iş temposu oldukça yoğundu. Denk gelemiyorduk kısacası.

Albüm fikri ortaya çıktıktan sonra nasıl bir albüm yapacağımızı kararlaştırdık. Amaç profesyonel ortamda kaydedilmemiş ezgilerimizi kaydetmekti. Seçim yapmak da çok zor oldu çünkü kayıt altına alınmamış o kadar çok ezgimiz vardı ki. Müziği yaparken hem teknolojinin nimetlerinden yararlanmalı hem de otantik halini bozmamalıydık. Açıkçası burası zor bir kısımdı. Modern olmamalıydı ama çok kaliteli ve dinlenilebilir de olmalıydı.

Ezgileri ve bazı şarkı sözlerini Kayseri’de Hakan Shak arkadaşımla birlikte favorilerimiz olan K’afe’leri kasetlerden dinleyerek çıkardık. İşin bu kısmı gayet zordu. Kayıtları seçerken hem güldük hem üzüldük. Bazı kasetleri dinlerken devam eden kalitesiz ve zor duyulan bir K’afe’nin arasına ibrahim Tatlıses’in bir parçası karışabiliyordu mesela. Kaset kayıtlarının hem kalitesizliği hem de bu tarz sürprizler bizi oldukça teşvik etti. Çünkü yıl olmuş 2010 ve biz hala 1986 yılında kayıt edilen bir düğünden dinliyoruz o müziği. Düşünün, aradan geçen onca yıla rağmen hiç bir şekilde kayıt altına alınmamış. Bu çok üzüyordu bizi. Bu üzüntü ve üzüntünün getirdiği inanç ile çalışmalarımıza devam edip yarısını İstanbul’da bitirdik. Akordiyon, Garmon ve telli çalgıların kayıtlarının çoğunu.

2010 yılında dönüş yaptığım Nalçik’te ise geri kalan kısımları tamamlamak için daha önce tanıştığım Nalçik’li arkadaşlarımdan yardım aldım. Anzor Uvıj ve Roma Fakue çok yardımcı oldular bana. Buradayken repertuara 2 parça daha ekleyip, burada kaydına başlayıp diğerleriyle birlikte 2011 yılı Temmuz ayında bitirdim.

Beraber çalıştığınız insanlarla fikir ayrılıkları ve sıkıntılar yaşayabiliyorsunuz zaman zaman. Ancak amaç kültüre katkı olunca göz bir şey görmez hale gelebiliyor. Şu ana kadar bu tarz çalışmalara başlayıp da sonuçlandıramayan birçok tanıdığım var ve bu işin de diğerleri gibi olmasını istemiyordum. Bir bakıma gurur meselesiydi bu CD’yi çıkarmak. Çünkü istekle ve inançla başlayıp sonuca ulaşmadığı zaman insanlara bir şeylerin olabileceğini yine ve yine gösteremeyecektik. Kişiler değişebilir ama sonuçlar şu ana kadar aynıydı. Biraz sıkıntı yaşasak da albüm çıktığı için kendimi mutlu hissediyorum. Çünkü diğer toplumların basamaklarını ikişer ikişer çıktıkları merdivende birinci basamağı bile geride bırakmış olmak duygusu diğer basamakların da yavaş yavaş geride bırakılabileceği umudunu veriyor bana. Aslında yapabileceğimiz pek çok işi sıkıntılara ve fikir ayrılıklarına kurban verdiğimizi düşünüyorum ara sıra. Umudumu yitirip bir daha bulaşmayabilirdim de bu işlere kaba tabirle. Fakat şu anda aldığım güzel tepkiler tüm olumsuzlukları unutturuyor diyebilirim. Mesela, dil konusunda yeterli olmamama rağmen söylediğim parçalardan birisi bir arkadaşımın çok hoşuna gitmiş ve mutluluğunu paylaştı geçenlerde benimle. “Parçanın anlamını merak ettim ve anlamını anneme sordum” dediğinde ise azda olsa güzel bir iş yaptığınız hissine kapılıyorsunuz ister istemez. Normal şartlarda zaman ayırıp dilini öğrenmeyen, çaba göstermeyen ve öğrenmeyi gözünde büyüten birinin bu vesile ile kendisi ve geleceği için bir şeyler öğrenmeye çabalıyor olması gurur verici bir şey. İnsanları öyle veya böyle bazı şeylere teşvik ediyorsunuz. Bunu gördükten sonra ise amacınıza ulaştığınıza eminsiniz.

KF: Etnik müzik zor bir uğraşı alanı, özellikle Türkiye’de. Buradaki diğer etnik-kültürel gruplarla karşılaştırırsak, örneğin Lazlar, Gürcüler, Kürtler ve Zazalar, bu konuda Çerkesler’den birkaç adım ileride sanki?

Bir önceki sorunuzda belirttiğim gibi diğer toplumlar tabiri caizse unu eleyip eleklerini asmışlar. Biz ise daha birinci basamaktayız. Bugün ünlü sanatçıların Kürtçe, Lazca ve Gürcüce parçaları orijinal kayıtlarından yola çıkarak farklı formlarda yorumladığını görebiliriz. Neden bu konuda Adige ezgileri bu kadar dikkat çekmiyor? Neden bir Laz ezgisi kadar yer edinememişiz? Sebebi biziz aslında. Toplumlar önce kendi kültürlerini daha da spesifik söylersek müziğini koruyup kayıt altına almadığı sürece kaybolup giderler. Lazların, Kürtlerin ve diğer etnik grupların müziklerinin dünyaya açılmasının sebebi bu toplumların içindeki insanların kendi müziklerini kayıt altına alması, koruması ve tanıtmasıdır. Kasetlerden dinleyerek çıkarttığımız ezgilerden bahsettim mesela. İleride bir gün bir televizyon kanalında ünlü birinin bu müziği mırıldandığını veya tanıttığını düşünün. Bu kişinin üstlendiğimiz misyon gibi bir misyon üstlenip oturup saatlerce kaset dinlemesini bekleyemezsiniz. Haliyle müziğinizi tanıtamazsınız, Almanya’da bir senfoni orkestrasında müziğinizi çalmazlar ya da Amerika’da. Dinleyemez ve sorgulayamaz hiç kimse bu ezgilerin sahibi toplum nerede yaşar? Nasıl bir tarihi vardır? Kimdir diye. Bütün bunların olması için önce toplumlar kendi üzerine düşeni yapmalıdırlar. O yüzden bu albüm hakkında konuşurken kendimi bir sanatçı olarak değil de bunu bir misyon olarak değerlendirip kendine görev edinmiş sıradan bir akordiyonist ya da pshinaue olarak konuştuğumu bilmenizi isterim. Belki diğer toplumları yakalayamayız fakat biraz Kayserili mantığıyla hareket eder isek zararın neresinden dönersek kardır diyorum ve herkesi elinden geldiğince bir şeyler üretmeye davet ediyorum.

KF: Kültürel öğelerin üretimi konusunda Kafkasya ile diasporayı karşılaştırabilir miyiz pekiyi?

Müzik açısından kıyaslayamayız. En azından bu konuda fikir belirtebilirim. Türkiye’deki durumu biliyorsunuz zaten. Üretim yok denecek kadar az. Fakat Kafkasya’da insanlar her anı, her ezgiyi kayıt altına alma çabasında. Günümüz yaşam şartlarına göre hazırlanan ezgiler ve projeler zaten var fakat son yıllarda eski parçaları modernize edip kayıt altına alıyor Kafkasya’daki insanlar. Sanatçı olmamasına rağmen anı olsun diye girip kendi arkadaşları için, kaybettiği bir yakını için çalışmalar yapan birçok da insan var sanatçıların yanında. Bunun yanında Kardengush Zıramuk, ki Adige müziğinin bugünlere gelmesindeki en etkili kişilerin başında gelir, müziğimizi yaşatmak bilinciyle ömrünü tüketmiş birisi. Onun bıraktığı eserleri yeniden gün ışığına çıkarmak ve farklı şekilde yorumlamak adına bir uyanış var. Yaratıcılığın ve üretimin bittiği yerde başlıyor bu geriye dönüş. Türkiye diasporasında yazılmış, bestelenmiş ve aranje edilmiş birçok eseri Kafkasya’daki sanatçılar ve sanatçı olmayıp da stüdyoya giren herkes tekrar yorumluyor. Bunun çok örneğiyle karşılaştım mesela. Türkiye’de doğup büyüdüğüm için benden bu konuda bilgi ve yardım edinmek isteyen çok kişi oldu. Kısaca özetlemek gerekirse, Kafkasya’nın özgün müziğinden ziyade Kafkasya’daki insanlar da diaspora ve Pasarey zaman diye tabir edilen Sürgün sonrası dönemde, sadece Shıge-pshıne ile yapılan teknik anlamda kalitesiz plaklara kaydı yapılmış eserler üzerinde çalışıyor.

KF: Son olarak neden “Xexes”?

Xэку - Kheku… Anavatanımız, şu anda yaşamımı sürdürdüğüm topraklar. Anavatan dışında yaşayan soydaşlarımızı tarif ederken Хэxэc - Khekhes kelimesi kullanılıyor. Albüm içeriği diasporaya yönelik olduğu için ve eserlerde vatana, geride bırakılanlara özlem anlatıldığı için Хэxэc. Anavatan dışında yaşamış olan, yaşayan bizlerin içinde hayatlarımızı sürdürmeye çalıştığımız toplumlarda karşılaştığımız sıkıntılarımızı anlattığımız ezgiler olduğu için Хэxэc. Gerek içerik gerekse format açısından bundan daha açıklayıcı ve net bir albüm ismi olmadığını düşündüğüm için Хэxэc.

KF: Teşekkür eder çalışmalarının devamını dileriz.

Ben teşekkür ederim.

kafkasyaforumu.org

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı