İLKÇAĞ

Kafkas Dağları’nın yalçın dorukları, Hazar, Karadeniz ve büyük bozkırın uçsuz genişliğiyle dünya medeniyet merkezlerinden tarihin daha ilk çağlarında ayrı düşen Kuzey Kafkasya, antik kültürün en göz alıcı mekanlarından biri olmuştur.
Elverişli iklim koşulları, bereketli doğal kaynakları ve müthiş verimli toprağıyla ilkçağ ekonomisinin gelişme kaydetmesi için gerekli olan tüm imkanları sunmuştur.

Doğu Avrupa’da M.ö. 8. yüzyıl, Rusya ve Ukrayna’nın güney Avrupa kısımlarındaki ilk devlet oluşumlarını ve güçlü kabile birliklerinin yerleşme alanlarını, eski çağın ilkel ilişkilerinden tamamen ayrı tutan çok önemli tarihsel bir sınır çizgisi olmuştur.

Pek çok bozkır insanı göçebelik yaparak elde ettikleri ile ekonomik yaşantısını değiştirmiş, bu şekilde geniş çapta göçler ve uzun mesafeli yolculuklar başlamıştır. Bozkırın, o dağınık olma özelliğinin dışında sınırsız uzantısı, birleştirici bir özelliğe dönüşmüştür.


KİMMERLER, İSKİTLER, MEOTLAR, SARMATLAR

Savaşçı kabileler Kimmerler ve İskitler M.ö. II. binin başları ve M.ö. VII. yüzyıllar arasında dünya tarih arenasında görünmüşlerdir. Onların güçlü etkileri, tüm Yakın Doğu medeni dünyasını sarsıntıya uğratmıştır. Kafkasya’nın kuzey düzlüğü, göçmen savaşçı birliklerin, zengin güneye yağmalama yolculukları yapmaları için iyi bir geçiş alanı olmuştur. Tarihçiler, İskitlerin Kafkasya üzerinden Yakın Doğu ülkelerine yaptıkları yağmalama seferleri için dört rota belirlerler. Bunlar, Meot-Kolkhis yolu, Mamison geçidi ile Derbent ve Daryal çıkışlarıdır. En son zikredilen asıl rota olarak bilinmektedir. Tam burada, M.ö. 7. yüzyıl’ın ikinci yarısına rastlayan tarihlerde, Orta Kafkasya’nın bozkır bölgelerinde Kuzey Kafkasya’daki İskit Kültürü’nün antik arkeolojik yapıtları bulunmuştur.

Kuzey-Batı Kafkasya’da Meot öncesi kabileleri, ilk olarak Kimmerler ve sonrasında da İskitler ile yakın ilişkiler kurmuşlardır. Şüphesiz Meot öncesi dönem nüfusundan bireysel grupların Yakın Doğu seferlerine katılmaları Kuban Bozkırı’na savaş ganimeti getirmiştir. Bu sadece M.ö. 7-8. yüzyıllarda Kimmerler ve İskitler gibi Meot öncesi dönem silah ve koşum takımlarının bulunmasıyla değil, aynı zamanda Urartu ve Asyalı sanatçıların yapmış oldukları çalışmaların da bulunmasıyla kanıtlanmaktadır.

Kafkasya’da Maden çağı’nın başlangıcı, Mezopotamya ve Kuzey İran ile aynı anda M.ö. 6. yüzyıla rastlamaktadır. Kuzey Karadeniz sahil bölgelerinin antik merkezleri ile yakın ticari ve politik temaslar kurulmuş, özellikle Bosphorus Krallığı zamanında kültürel ve ekonomik bağlar kuvvetlendirilerek şekillendirilmiştir (M.ö. 5.yy). Zengin mezar alanlarında bulunan pek çok antik ithal mallar ve mezhep tapınakları bunu kanıtlamaktadır.

M.ö. 6.yüzyılda Kuzey-Batı Kafkasya’da, iki farklı etnik kültür birikiminin- Farsça konuşan göçebe İskitler ve hayvancılık yapan yerlilerin - etkileşimi sonucunda eşsiz sanatsal geleneklere sahip Meot Kültürü oluşmuştur. Bu kültürün taşıyıcıları, Azak Denizi’nin kuzey sahil bölgeleri, Kuban ve Trans-Kuban Bozkırlarını da kapsayan geniş alanları işgal eden, yazılı antik kaynaklardan öğrenildiği kadarıyla, Meot kabilelerinden Dandar, Kerket, Sindi, Psesi ve Thatei’dir.

M.ö. 4. yüzyıl’da Don Deltası, Trans-Don ve Volga’ya kadar olan bölgede yaşayan İskitlerin izleyicisi olan Sarmatlar, Ural bölgesinden benzer kabilelerin teşvikiyle birleşmiş ve güçlü bir kabile birliği oluşturmuşlardır. 2. ve 3. yüzyıllarda güneyde Kafkasya’nın bozkır kısımlarını ve Kafkas Sıra Dağları’nın eteklerine kadar olan yerleri; batıda ise Dinyeper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz sahil bölgesinin bozkırlarını işgal etmişlerdir. Sarmatların geniş alanlara yerleşmeleri Sarmat Kültürü’nün yayılması ve önemli bir yerel nüfusun “Sarmatlaştırılması” ile sonuçlanmıştır.


KOBAN, MAYKOP, KOLKHİS VE KUBAN KÜLTÜRLERİ

Koban kültürü M.ö 12. ve 7. yy’lar arasında yaşanmıştır. Bu dönem bronz devrinin sonu ve demir devrinin ilk zamanlarına tekabül etmektedir. Bu dönemin ana karakterlerinden biri bronzdan yapılma araç gereç, eşya ve silahların oldukça yüksek bir ustalıkla işlenmesidir. Arkeologlar ilk çalışmalarını günümüzün Kuzey Osetya’sında yaptılar. Bu buluntuların çıkarıldığı yer bir Oset köyü olan Koban’a yakındı. Bu yüzden Koban Kültürü adı verildi.

Buradaki buluntulardan anlaşıldığına göre, bu eşyaları yapan insanlar bronz işçiliğinin son aşamasına gelmiş usta insanlardı. Koban Kültürü halkları yerleşik bir karaktere sahipti. Arkeolojik olarak, Koban kültürüne ait 400 kadar yerleşim yeri ve eşya üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Ukrayna, Kırım ve Don-Volga kıyılarında bile bu kültürün izlerine rastlamak mümkündür.

Profesör Veselovsky N.I tarafından 1897’de Adıgey Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’ta bulunan “Bereketli Kurgan” denilen gömülü bir tepecikten ismini alan Bronz çağı Maykop Kültürü, Kuzey-Batı’daki Taman Yarımadasından Güney-Doğu’daki Dağıstan’a kadar Kuzey Kafkasya’nın gözde bölgelerine yayılmıştır. Bu kültürün en parlak döneminde demir dışındaki tüm metallerin işlendiği anlaşılmaktadır. Bu kültürün ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi Yakın Doğu’dan Trans - Kuban bozkırları ve tepelerine kadar olan bölgede yaşayan grupların bu kültürün içine sızmalarıyla yakından bağlantılıdır ki, bu gruplar gelirken yukarıda da belirttiğimiz gibi Yakın-Doğu’nun teknolojik gelişmelerini ve kültürünü yanlarında getirmişlerdir.

İlerleyen zamanlarda Maykop Kültürü bu bölgede, Kuzey Kafkas Kültürü’nün ve yerel farklılıkları da kapsayan tek bir tarihin gelişimine temel oluşturmuştur. Milattan önce 3 bin yıllarında hükümran olan Maykop kültürünün merkezi de ön Kuban idi.Maykop Taşı

1970'li yıllara kadar bilim adamları, 'Maykop kültürü'nün sadece Karadeniz sahillerinde yaşadığı kanaatindeydi. Bu kanaatin dayandığı bir temel ise yoktu. Daha sonra Nalçik'te açılan kurganın yapılış şekli ve muhteviyatının Maykop kurganlarının aynısı olduğu görüldü.

Kolhide Kültürü, Koban Kültürü’nden çok az bir zaman sonra ortaya çıktı. Bu kültür bir öncekine o kadar çok benzemektedir ki, ikincisinden ayrıca söz etmeyi adeta gereksiz kılmaktadır. Kolhide Kültürünün elimizdeki ilk buluntuları Abhazya’da ortaya çıkarıldı. Bu iki kültürün de temeli Maykop Kültürü’dür. Aynı şekilde bugünkü Abhazya bölgesinde yaşayan Kolkhis kültürü de Maykop kültürüne çok yakındı. Bronzdan demire geçiş döneminde "Kolkhis Kültürü" çok gelişmişti ve Kuzey Kafkasya, halklarının bronzdan demire geçişini temsil eden bugünkü Kuzey Osetya merkezli "Koban Kültürü" ve sonraki Maykop kültürü ile zaman ve kaynak bakımından büyük benzerlik taşıyordu.

Nitekim 1934 yılında Abhazya bölgesinde Achi Vadisinde ve Krasnoya Aleksandrofskaya köyünde yapılan hafriyatta iki kültürü ihtiva eden iki tabakada megalitik devrine ait dolmenlere, üst tabakada ise daha sonraki devirlere ait eserler bulunmuştur. Her iki tabakada da bakır ve bronz eşyaya tesadüf edilmiştir. Bunların Koban kültürüne çok benzediği görülmüştür.

Kuban Kültürü ise Kuzey Batı Kafkasya’da M.ö. 2. milenyumun sonlarına doğru doğmuş, demir çağına kadar (M.ö. 1200) devam etmiştir. Bronz çağı’nın sürdüğü bu dönemde, Kuzey Kafkasya, en geniş metal üretim merkezlerinden biriydi. Arkeolojik bulgular da bu tezi güçlendirmektedir. Bronz parçacıklarından yapılan göz alıcı sanat eserleriyle ünlü Kuban Kültürü’nün asıl çıkış noktası Kafkas Sıra Dağları’nın meyilli etekleri ve bu eteklerin kuzey bölümleridir. Bronz çağı’nın sonlarına doğru bronz işlemeciliğinde gelinen nokta, demirden araç-gereç ve silah yapım işini kolaylaştırmıştır.

Kuban kültürüne ait birçok arkeolojik materyalin çıkarıldığı yerler, Kolkhide (Abhazya), Soçi, Gelincik, Tuapse, Ts’emez (Novorosisk) ve Maykop’tur.

Buralarda bulunan arkeolojik bulgularla, Koban kültürüne ait bulguların birbirinden ayırt edilmesi oldukça zordur. Kuban ve Koban kültürü üretimleri birbirine benzemekle beraber, Kuban kültürününkiler form bakımından farklılık göstermektedir. Kuban kültürünün sınırı Karadeniz ve Kuban nehrinin arasındaki bölgedir.

Yine Terek Havzasında Kabartay Bölgesinde 1924’te yapılmış hafriyatlarda seramik, bakır ve tunç devrine ait eserler bulunmuştur.

Terek’in Kuban’a yakın bölgelerinde o kadar çok malzeme bulunmuştur ki, buranın adeta bir bronz işleme merkezi olduğuna hükmedilmiştir.

1936’da İnguş çeçen bölgesinin Terek ve Argun nehirleri havzasında yapılan hafriyatlarda da bronz devrine ait iskan bölgeleri, Kabardey bölgesindekilere benzer süslü seramikler, bronzdan süs eşyası bulundu. Haraçoy Köyü’nde taş tabutlarda ölüler bulundu. çeçenler Meot camiasını vücuda getiren kabilelerden Dosklar’ın devamıdır.

Yerleşim Alanları Meotlarla kesişen Gimri ve/veya Hazar Denizi kenarındaki Kas’ların bakiyesi kabul edilen Kafkasya’nın en eski sakinlerinden Mağarul, Lezgi ve Lak’ların yaşadığı Dağıstan’da, Hazar kıyılarında iki tekerlekli araba ve parmaklı tekerlek resimleri, el değirmenleri bulunmuştur.

Kafkasya’nın muhtelif bölgelerinde bulunmuş olan bütün eserler birbirine benzemekte ve bir birlik ve bütünlük arz etmektedir. Bütün bunlar, Kafkasya’da doğmuş, gelişmiş ve etrafa yayılmış bir "Kafkas arkeolojik kültürünün" ve "yerleşik insan dokusunun" mevcut olduğunun delilleridir.


ÖN KAFKASYALILAR

Eski Kuzey Kafkasya halkları ve kabilelerinin adlarının bugün bilinmesini, komşuları tarafında bırakılan yazılı anıtlara borçluyuz. Bu yazılı belgelerde adı geçen boylar; Kimmer, İskit, Sarmat, Tauri, Sind, Gimri, Kas, Meot, Kerket, Zikhi, Henioch, Zanig, Pses, Psil ve Kolkhi'dir.

M.ö. 1. yüzyılda ve Hıristiyanlık döneminin ilk yıllarında Kuzey Kafkasya nüfusunu Meotlar ile diğer Kuzey Kafkasya'lı dağlı kabileler oluşturmaktaydı. Meotlar Azak Denizi'nin doğu kıyıları, Kuban nehrinin alt ve orta havzalarında yaşıyordu. Nehrin sağ yakasında kalan toprakları, bugünkü Tamizbekskaya yerleşim bölgesine kadar uzanıyordu. Gimriler Azak Denizi’nin Kuzey ve şarkında, Kaslar Kaspi Denizi çevresinde yaşıyorlardı.

öte yandan Meotların M.ö. 8. ve 7. yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönemde, kökü Tunç çağı'na kadar uzanan bir kültüre şekil verdikleri gerçeği de arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır.

"Meot" sözcüğü bir çok küçük kabileyi kapsayan kollektif bir isimdir. Hıristiyanlığın baslangıç döneminde yaşamış olan eski Grek coğrafyacısı Strabo, "Meotların, Sind, Dandari, Toreates, Ayres, Arreches, Torpotes, Obicliakenes, Doskhi ve diger bir çok kabileden olustugunu" yazar. Yanlızca antik edebiyat kaynaklarında değil, bu konuyu isleyen Bosphor Krallığı topraklarından çıkartılan taş tabletlerde de Azak Denizi'nin güney kıyıları ve Kuban havzası antik kabilelerinin isimleri açıklanmaktadır. Bu isimler Meot kabilelerini oluşturan ve Bosphor Krallığının da unsurları olan Sind, Dandari, Toreatesi Pses ve Sarmat kabileleridir. Bu topluluklar daha kuzeylerde, Don ve Volga ırmakları arasındaki, daha önce Meotlara ait olan toprakları işgal etmiş görünmektedir (özellikle Sarmatlar). Don ve Kuban nehirleri arasında doğal bir sınırın bulunmaması ve Sarmatların göçebe bir topluluk olması nedeniyle, bu topluluğu kah kuzeyde, kah güneyde Kuban Havzası'nda görebilmekteyiz.
M.ö. 5. yüzyıldan itibaren Kafkasya'yı gezip gören ve eserlerinde buradan bahseden Heredot, Hellenikus, F. Arrivan, Strabon, Romalı Pliny gibi antik dönem seyyah ve tarihçilerin ile Ruslar, Gürcüler, Tatarlar ve Araplar; Kuzey Kafkasya'nın otokhton (yerli) hakları için Kas, Kask, Kasog, Kasogi, Sirkas, Kerkes, Kerakes gibi isimler kullanmışlardır. Bu tanımlamalar, zamanla batı söylemi ile Cirkas, Cirkassi, Cirkasyen ve nihayet Arapların kullandığı Şerakise, çerakise gibi ifadelerinden hareketle çerkes sözcüğüne dönüşmüş ve literatüre geçmiştir. çerkes kavramı, Kafkasya'da yaşamakta olan haklardan herhangi birisinin doğrudan adı değildir. Bölge halklarına dışarıdan verilmiş bir isimdir. Orada her halk, kendi tarihi adıyla yaşar.

Bugünkü çerkeslerin ataları olan ve M.ö. 1000 yıllarının ilk yarısında etnik konsolidasyon (pekişme) sürecini tamamlamış olan Kuban bozkırının bu sahipleri incelendiğinde, devamlı bir yer değişiminin yaşandığı görülmektedir. örneğin İskitlerin, bu bozkırda yasayan kabileleri geride bırakarak, bozkırı geçtikleri ve Kafkas Dağları'ndaki geçitleri de aşıp Transkafkasya'ya (bugünkü Gürcüstan, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları) gittikleri, bu yöreleri yağmaladıkları, M.ö. 6. yüzyılın başlarında ise tersine bir akın başlatarak eski topraklarına döndükleri bilinmektedir.

Göçler, yer değiştirmeler uzun yıllar sürmüştür. örneğin Strabon'a göre bir Sarmat kabilesi olan Sirakisler, M.ö. 2. yüzyılda Kuban bölgesine gizlice sızarak Kafkas Dağları'nın güneyine kadar inmişlerdir. Güçlü göçebe kabilelerden oluşan Sarmatların yasam biçimi, üstün tarım yaşamı ve yöntemleri bilen Meotlarin etkisiyle değişmiştir. Strabo Sirakisleri tanımlarken, "kimi grupların çadırda yaşayıp toprağı sürdüklerini" anlatmaktadır. Bu tür kültürel değişim, Kuzey Kafkasya'da yerleşik tarım nüfusunun artmasına neden olmuştur. M.ö. 1. yüzyılın sonlarına doğru Sarmat sızmaları arttığı için bölgede güçlü bir "Sarmatlaşma" olayı görülmektedir. Ancak kültürel yaşamda bir değişme olmamıştır. Sarmat çoğunluğuna karşın Meot kültürü, dil ve geleneksel, yasam tarzını sürdürerek genişlemiş, yeni gelenleri kendi kültürü içinde asimile etmiştir. Sayıca daha az olan Meot kültürü bu gücünü M.S. 3. yüzyıla kadar sürdürmüş, bu yüzyılda Alan saldırısıyla topraklarından (Kuban nehrinin sağ yakasından) sürülmüşlerdir. Yeni gelen Alanlar da aslında Sarmat kökenliydi. Sarmat kabilelerinin bir kolu olan Alanların farklılığı İran dili konuşmalarıydı. İran dili konuşan Sarmat kabilelerinden, yani Alanlardan söz eden kaynaklara M.S. 1. yüzyıla ait belgeler arasında rastlamaktayız. Alanlar doğu Kuban bölgesine 1. ve 2. yüzyıl arasında gelmişlerdir. Kuzey Kafkasya ve Don bölgelerinde, çoğunluğunu Sarmatyan Kabilelerinin oluşturduğu Alani isminde yeni büyük bir göçebe birlik belirmiştir. M.S. 4. yüzyıla kadar Kafkasya düzlüğünün esas nüfusunu onlar oluşturmuşlardır.

Diğer kabilelerle yakın bağlar kuran Alanlar, Daryal Geçidi ve Hazar Kapısı yolu ile Trans-Kafkasya ve Asya'ya geçmişlerdir.

M.S. 3. yüzyılda Alanlarla Sarmat boyları birleşerek Alan - Sarmat kabile birliğini oluşturmuşlardır. Giderek güçlenen Alan baskısına dayanamayan yerli kabileler Kuban'ın sol yakasına geçip akraba oldukları diğer Meot kabilelerine sığınmıstır. Böylece daha az verimli olan topraklara salt güvenlik nedeniyle yerleşmişlerdir. Bu kabileler Kuban'ın sol yakasindaki orman-bozkır alanlarına, Kuban ırmağının taşkın bataklıklar ile kaplı ova ve ağaçlık bölgelerine yerleşmiştir.

Alan-Sarmat kabile birliği uzun süre yaşamadı, M.S. 375'de Asya'dan Batı'ya yürüyüşe geçen Hun dalgaları, Kuban bozkırını aşarak Taman'a doğru ilerlerken, arkalarında harabe, yangın, açlık ve ölüm bırakarak Alan-Sarmat kabile birliğinin yıkılmasına neden olmuştur. Yağmalanıp yıkılan, güçsüz bırakılan Kuban'in sağ yakası bundan böyle göçebe boylarının yerleşim yeri olmaya başlamıştır. Meotlar ve akrabaları olan Zikhi'ler etnik anlamda pekismelerini tamamlayarak bugünkü çerkes toplumunun ataları olarak tarih sahnesinde güçlenmeye başlamıştır.

Bu olay, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan “Büyük Göç” devrinin de başlangıcıdır. Asya derinliklerinden sel gibi akıtılan sayısız Türk kabilesi ve insanı, Kuzey Kafkas nüfusunun etnik oluşumunda, daha sonra bu bölgede yer alacak kültürel ve etnik sürece de yansıyacak olan gözle görülür pek çok değişiklikler getirmiştir.

 

ORTAÇAĞ

Orta çağ’ın başlangıcı, Kuzey Kafkasya için karışıklıklarla doludur. Hazarlar, Hazar Denizi’nin Kuzey-Doğu sahil bölgesinde güçlerini artırmış, Orta Kafkasya İran-Bizans savaşlarında bağımsız güç olarak dünya arenasına tekrar çıkan Alanlar’ın egemenliğine geçmiş, Kuzey-Doğu Kuban bozkırlarında Bulgarlar “Büyük Bulgarya” Krallığı’nı oluşturmuş ve eski Adıge-Zihi kabileleri Kuzey Karadeniz sahil bölgesinde birleşmişlerdi. Hazar Hanlığı’nın oluşumu, Kuzey Kafkasya Toplulukları’nın sosyal ve ekonomik alanda yeniden yapılanmaları için güçlü bir etki yaratmıştır. Ortak sınırlar, Hazar hanlarının merkezileştirilmiş politikaları, özünde Alan-Bulgar olan Hazar Kültürü’nün başarı ile gelişmesini sağlamıştır. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hazarya nüfusunun geleneksel pagan anlayışına önemli değişiklikler getirmiştir.

Bu arada, 2. yy’da Egrisi Krallığının hakim olduğu Kolkhide, Romalılar’ın eline geçmişti .

ön Abhazlar olan Misimyanılılar, Apsilyalılar ve Abazgialıları da yönetiminde tutan Egrisi Krallığı, 4. yy.’da Bizans kontrolüne girdi. Ardından 5. yy sonunda Abazgialılar Egrisi hükümranlığından ayrılıp yine Bizans kontrolünde ama statüsü Egrisilerle eşit yeni bir yönetim kurdular. Bu gelişme Abhaz halklarının konsolidasyonunun başlangıcıdır.

8. yy.'ın 70'li yıllarında bağımsız bir yönetim olarak Abhaz Krallığı doğdu. Abhaz krallığı, bugünkü Batı Gürcistan'ın tamamını, Egrisi'yi (Lazika) ve kuzey-batı Kafkasya'nın büyük bir bölümünü kapsıyordu. Abhaz Krallığı'nın kurucu unsurları olan Abazga, Apsila, Sanıga, Misimyana, Mısıma gibi topluluklar, etnik konsalidasyona girmiş ve ortak ad olan APSUWA (Abhaz) adını kullanmaya başlamışlardır. Abhazlar bu dönemin en büyük politik ve askeri güçlerinden biri olan Hazarlar'la iyi ilişkiler içerisinde idiler. Zaten ekonomik, kültürel ve politik yapılarında da büyük benzerlikler vardı. Abhaz Krallığı’nın yönetimi 10. yy’da evlilik yoluyla Gürcülere geçmiştir.

Asya ve Avrupa’yı bağlayan muhteşem İpek Yolu, Kuzey Kafkasya’nın uluslar arası ticaret ve ekonomide ortaklıklar kurmasını kolaylaştırmış ve yeni kültürel, ideolojik düşüncelerin merkezi yapmıştır.

Kuzey Kafkasya’nın politik ve ekonomik durumundaki derin değişiklikler Hazar Hanlığın çöküşünden sonra gerçekleşmiştir. Moğol öncesi dönem, ortaçağ kültürünün altın çağı olan Kafkas Kültürü’nün oluşumu için final dönemidir. Bu dönem, bölgenin pek çok genel ve özel özellikleriyle birlikte oluşturduğu genel imajının şekillendiği dönemdir. Madencilik, maden işlemeciliği, çömlekçilik ve mücevher zanaatı, ev yapımı ve tarımcılık Kafkas milletine ait asıl alanlardır.

Tatar-Moğol istilası, ekonomik temeli yıkarak Kuzey Kafkasya eyaletleri ve insanının gelişimini uzunca bir süre sekteye uğratmıştır. Altınordu hanlarının acımasız yok edici baskınları ve daha sonrasında Timur’un seferleri, Kuzey Kafkasya bölgesinde büyük çapta yıkımla sonuçlanmış ve 13. yüzyılın başında oluşan etnik sınırlar değişikliğe uğramıştır. Bu süreç özellikle Kuzey-Doğu ve Orta Kafkasya’da Adıgelerin Alan birliklerini bozguna uğrattıkları ve Alan nüfusunu çıkardıkları ve daha sonra da güneydoğu içlerine doğru hareket ederek sırasıyla bugünkü Kabardey - Balkar ve Karaçay - çerkes topraklarını işgal ettikleri yerlerde görülmektedir. Bu dönem, Meotlardaki zengin bulgulara dayanarak “Beloreçerkesya” ismi verilen ortaçağ Adıge Kültürü için altın bir çağdır. çeşitli silah parçaları, mücevher ve kemer setleri, gümüş fıçılar ve Venedik camı bu kültürün refahı ve zenginliğini Batı ve Doğu dünyalarıyla olan kültürel ve ticari ilişkilerinin genişliğini göstermektedir.

Otokhton ve göçebe kavimlerin yüzyıllar boyunca harman olduğu Kafkasya ,fiziki coğrafya bakımından bütünlük göstermesine karşılık tarihi gelişmeler neticesinde beşeri coğrafya bakımından bir mozaik olarak günümüze kadar gelmiştir. Etnolojik olarak, özellikle Kuzey Kafkasya dünya yüzeyinde bu kadar küçük bir alan üzerinde en çok etnik grubun ve farklı dillerin barındığı bölgedir.
----------------------------------

 

 

 

Başlıca Kaynaklar:

Prof. Dr. Nabatçikov, Kuzey Kafkasya’ya 5000 Yıllık Tarihsel Bakış, Moskova
özdemir öZBAY, Nart Dergisi, Mart-Nisan 1997
Gerg AMIçBA, "Ortaçagda Abhazlar ve Lazlar", çeviren: Hayri ERSOY

Kaynak: kafkasevi.com

BESLENEY AİLE İSİMLERİ VE DAMGA KATALOĞU

Rusya’nın ihtiyacı olan şey denize çıkıştı. Bu, Altın Ordu’nun bir parçası olmaktan çıktıktan sonra (ekonomik kriz ve Altın Ordu’nun çöküşü dolayısıyla) Rusya politikasının hedefi oldu.

Elde iki taarruz yönü vardı: Karadeniz’e doğru ve Baltık Denizi’ne doğru. Aslında o sıralarda Arhangelsk üzerinden Beyaz Deniz’e bir çıkışı vardı. Mangazey vs. gibi başka limanlar da vardı ama asıl liman Arhangelsk idi. Bu liman üzerinden yılda birkaç ay süre ile dış ülkelerle ticaret yapılır; Britanya, Hollanda, İsveç gemileri buraya uğrardı. Bu sayede “Sibirya’nın entegrasyonu” yani fethi ve ticari yayılmacılık süreci işletilirdi. Ama I. Petro Petersburg’u kurduktan sonra Arhangelsk üzerinden dış ülkelerle ticaret yapılmasını yasakladı. Amaç Petersburg limanını çalıştırmaktı. Petersburg bir “ticari kapı” olmak için çok yetersiz durumda idi, çünkü o bölgede ne sanayi ne de tarımsal üretim vardı. Bu tedbir -Arhangelsk üzerinden ticaretin yasaklanması- Sibirya’nın boşalması sonucunu doğurdu. Kuzey Buz Denizi’nin kıyısında bulunan Mangazey ve diğerleri gibi birçok Rus şehri terk edildi. Kısacası bu durum tam bir felaket idi.

Konumuza dönelim.

Korkunç İvan’dan itibaren Rusya denize çıkmaya çabaladı. Üstelik bu atılım aynı anda hem Baltık ve hem de Karadeniz’e doğru olmak üzere iki yönlü idi. Korkunç İvan bu düğümü çözmeye çalıştı. Terek ırmağı üzerinde ilk tahkimat olan Tarki’yi inşa etti, Kabardeylerle ittifak yaptı vs. Aynı zamanda Baltık’a çıkmaya çalıştı, Livonya savaşını başlattı. Daha önce Volga havzasını, Hazar Denizi’ne giden ticari yolu kontrolü altına almış ve Astrahan’ı zapt ederek Hazar Denizi’ne çıkışı garanti altına almıştı. Lakin o tarihlerde İran ticari bir partner olarak eski önemini yitirmişti. Ve bütün bunların neticesi, Rusya devletinin bu hedefe ulaşmaya çalışırken bitap kalıp çökmesi oldu. Fetret ve çöküş dönemi başlamıştı. Rusya yeniden yayılmacılığa I. Petro devrinde başlayabilecekti. I. Petro’nun tahta çıkmasıyla birlikte Rusya İmparatorluğu kendisine asıl devlet hedefi olarak denizlere çıkmayı koymuştu; hem kuzey ve hem de güney denizlerine, Hazar ve Karadeniz’e. 1722 yazında Petro ordusuna ve filosuna son kez kumanda etti. İmparator Hazar’a yönelmişti; Hindistan’a giden yeni bir yol açmayı hayal ediyordu; onu baştan çıkaran şey, ipek, baharat ve Doğu’nun diğer zenginlikleriydi, bunlar Rusya üzerinden Avrupa pazarlarına akacaktı. Rus orduları, Derbent, Bakü ve bir İran eyaleti olan Gilan’ı zapt ettiler. 1723 tarihli anlaşma ile İran bu toprakları Rusya’ya terk etti.

Özellikle Persiya ve Hindistan ve keza İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazlarının kontrolü fütuhat politikasının temel hedefi idi ve gerçekten de imparatorluk için bir gereklilik arz ediyordu.

Ama buradaki taarruz da başarısızlıkla sonuçlandı. Petro geri çekilmek zorunda kaldı. Sadece Baltık Denizi’ne bir “gedik açılmıştı”. Lakin yukarıda belirttiğim gibi, ekonomik açıdan burası çok da işe yarar bir yer değildi. Güneye bir çıkış “açmak” da mümkün olmamıştı. Petro taarruzu iki yönde yürütmüştü. Birisi Karadeniz yönünde Prut seferi. İkincisi İran’a doğru. Burada Kafkasya’ya takılıp kalmak planlanmamıştı, Kafkas dağlarını fethetmek kimsenin aklından geçmiyordu.

Petro, Hazar sahilini kontrol altına almak istiyordu, Derbent’e sahip olursa Gilan’a (yani Hazar kıyısındaki İran vilayeti) çıkışı mümkün olacaktı. Bundan sonra güneye giden yol her yöne açıktı: Hindistan’a, İran’a. Bu şekilde Rusya Avrupalı sömürgeci büyük devletlere rakip olacaktı. Ama malum olduğu üzere Petro’nun bu seferi başarısızlığa uğradı. Güney yönünde genişleme yeniden 100 yıldan daha az bir süre sonra, Katerina devrinde mümkün olacaktı. Nihayet Rusya Kırım’ı ve bugünkü Ukrayna’nın Karadeniz sahilini, Hacıbey’i (Odesa) ele geçirdi.

Fakat Rusya buranın bir “Türk gölü” olduğunu anlamakta gecikmedi. Güvenli bir ticaret ve siyasi ve askeri bir yayılma için Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış yolunu, İstanbul Boğazını kontrol altına almak gerekiyordu. (Daha 19. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye ile ilişkilerdeki gerginlik dolayısıyla Türkiye’nin boğazları kapatabileceği yolundaki söylentiler Rusya’nın güneyindeki buğday borsasının çökmesine yol açmıştı. Vladimir Jabotinskiy, “Pyatero”). Yani, İstanbul’u doğrudan kendi kontrolüne almak veya oraya Rusya’ya bağımlı bir hükümdar oturtmak, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya bağımlı hale getirmek gerekiyordu. Teorik olarak Rusya’nın önünde coğrafi haritadan da görülebileceği gibi alternatif üç saldırı yolu vardı. Eski Rus masallarındaki gibi, üç yol kavşağındaki yazılı taşa bakarak birini seçeceksin.

Birincisi; direkt çıkarma, İstanbul’a doğrudan taarruz. Bunun fiziki olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir hedef olduğu açıktır. Britanya ordusu bile I. Dünya Savaşında bunun altından kalkamamıştı.

Bundan başka karadan muhtemel iki saldırı güzergâhı daha vardı: sağdan ve soldan. Veya Tuna prenslikleri, Balkanlar, Yunanistan, Romanya, yani Rusya’nın potansiyel müttefiki ve Türkiye’ye düşman olan Hıristiyan halklarla meskûn ovalık arazi üzerinden. Besarabya’nın 19. yüzyıl başında Rusya İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğini, Yunanistan’ın yirmili yıllardaki Yunan isyanından sonra 19. yüzyılın yirmili yıllarında bağımsızlığını kazandığını hatırlatalım.

İkinci yol Güney Kafkasya‘dan günümüz Gürcistan’ı, Azerbaycan, Kars yani günümüzdeki Türkiye’ye ait olup da coğrafi olarak Kafkasya’nın bir parçası addedilen topraklar üzerinden, Doğu Anadolu dağları, tüm Anadolu yarımadası ve nihayet İstanbul. Bu güzergâh çetin bir araziden geçiyordu, Kürtlerin ve Orta Anadolu’daki Türk aşiretlerinin direncini kırmak gerekecekti, uzun bir yol olacaktı ve kanımca gerçekçi değildi. Aynı şekilde Kafkas savaşı gibi bir yüzyıl veya belki daha da uzun sürecekti. Bu senaryonun gerçekleştirilebildiğini varsaysak bile Kuzey Kafkasya’yı fethetmek hiç de bir gereklilik değildi, rahatlıkla burası geride bırakılabilirdi. Kuzey Kafkas halkları; ne Çerkesler, ne Çeçenler, ne de diğerleri her halde Rusya’yı istila etmeye kalkışmayacaklardı. Üstelik Kabardey’in birkaç yüzyıldır Rusya’nın müttefiki olduğunu da unutmayalım. Petro’nun planını uygulamak, sadece Hazar Denizi’nin sahil hattını, daha sonra Gürcistan’ı ve Azerbaycan hanlıklarını kontrol altına almak gerekiyordu. Hatta buraları fethetmek, imparatorluğun idari bir parçası yapmak da gerekmiyordu. Tam tersine bunlarla müttefik olunabilir ve hatta Türkiye’ye saldırıda destekleri alınabilirdi. Ama bu yol, tekrarlıyorum çok çetin ve gerçekçi değildi.

Şayet Rusya bu yolu tutsaydı, Orta Anadolu’da gene en az 100 yıllığına batağa saplanırdı. En iyisi batı yönünde, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan üzerinden yürümekti, hatta Gürcistan’a dokunmadan, onu bağımsızlığından etmeden. Gürcistan’la yapılan anlaşma zaten bunu öngörüyordu. Rusya bunu ihlal etti.

Bu şekilde davranılsaydı; Kuzey Kafkasya halkının, Gürcistan’ın ve Azerbaycan hanlıklarının Bab-ı Aliye düşman olacakları, sınırda onunla savaşacakları ve askeri gücünün bir kısmını orada meşgul edecekleri bir ortam kolaylıkla yaratılabilirdi. Böyle yapmak yerine Rusya tuttu tam da Kuzey Kafkasya’ya saldırdı, önce uzun bir savaştan sonra müttefiki Kabardey’i ortadan kaldırdı ve ardından da Çeçenistan, Dağıstan ve Çerkesya’nın dağlarında on yıllar boyunca takılıp kaldı. Ancak Kafkasya’yı nihai olarak itaat altına aldıktan sonradır ki Rusya fütuhatını yeniden canlandırabildi ve batı yönünde Türkiye üzerine yürümeye başladı, ama geç kalmıştı. Saldırıya geçebileceği bir istikamet daha vardı, Kuzey Kafkasya’da batağa saplanmasa ve geç kalmasaydı: Hindistan, İran vs. yönünde yayılmak. Bu istikamette Rusya ancak I. Dünya Savaşı sırasında, o da birkaç aylığına, ilerleyerek Fırat’a ulaşabildi, on yıllar sonra da Afganistan’a bir hamle yapacaktı. Doğu’ya, Orta Asya ve daha öteye İran ve Hindistan yönünde başarılı bir yayılma ancak “Kafkasya’nın itaat altına alınmasından” sonra başlamıştır. Kokand Hanlığı ve Buhara Emirliğiyle yapılan savaşın tarihi 1864-1868’dir. Rusya ancak 1889 yılında günümüzdeki Tacik-Afgan sınırına, Kuşka’ya çıktı, yani Hindistan’a sağlamca yerleşmiş olan Britanya İmparatorluğunun arazisine ulaştı. Eğer Rusya bu atılımı 19. yüzyıl başlarında yapmış olsaydı, bugün Kuzey Hindistan ve Pakistan olarak adlandırılan 19. yüzyıl sonunun Britanya Hindistanına ve Pers körfezine Britanya’dan önce çıkabilirdi. Aslında böyle bir plan vardı: Fransız ve Rus ordularının Hindistan’a yürümesi. I. Pavel ile müttefik olan Napolyon bunu bizzat kendi eliyle hazırlamıştı. Bukayev Orda’sının teşkilatlandırılması vs. gibi askeri ve lojistik hazırlıklar yapılıyordu. Ama Pavel İngiliz istihbaratı tarafından öldürtüldü ve her şey iptal edildi. Ama tabi bu başka bir hikâye.

Velhasıl, imparatorluk yayılmacılığı ve ekonomik gelişim açısından Kuzey Kafkasya’nın fethi kesinlikle bir gereklilik değildi. Savaş, Rusya’nın yayılmasını 100 yıl geciktirdi. Kafkasya Savaşı Rusya’nın askerlikte ilerlemesini de yavaşlattı. Kafkasya’daki savaş sahnesi tamamen benzersiz olduğu için, Rus ordusu burada elde ettiği becerileri başka hiçbir yerde kullanma imkânı bulamadı. Bu, engebeli bir arazide hareketli küçük müfrezeler halinde hareket eden bir düşmanla yaşanan bir savaştı, üstelik bu düşmanın ne topçusu, ne de tahkimat inşa etmek için modern teknolojisi vardı. Dolayısıyla ne Rus topçusunda ne de modern ordularla savaşta işe yarayacak askeri taktik sanatında kayda değer bir ilerleme kaydedildi. Kafkas Savaşının bitim yılının, makineli tüfeklerin ve denizaltıların ilk defa savaş ortamında kullanıldığı yıl olduğunu hatırlatmak isterim. Piyade tüfeklerinin gelişimi bile duraklamıştı, piyade tüfekleri dağlıların tüfeklerinin gerisinde kalmaya başlamıştı. “Kafkasya’yı fetheden, Sivastopol’de alınan dersten sonra oradaki birliklere dağıtılan yivli tüfeklerdir. Kırklı yıllarda silahlarımız felaket kötü idi. Bunlar kaval namlulu çakmaklı silahlardı, 100 adımdan öteye etkisi sıfıra yakındı, oysa dağlıların yivli tüfekleri iki misli daha uzağa atıyordu. Daha sonraları tabur başına birkaç yivli çifte verildi. Oysa tüm orduyu bu silahla donatmak gerekirdi, o zaman Kafkas Savaşı sona ererdi. Karşılarındaki vahşilerinkiyle kıyaslanamayacak derecede kötü silahlandırılmış dünyanın en iyi ordusunun askerleri acınacak durumdaydılar!”. (Belgard V.A. Valerian Aleksandroviç Belgard’ın otobiyografik anıları-Russkaya Starina. Cilt XCVII 1899. 2 baskı. Şubat. S. 413).

Filonun gelişimi de yavaşlamıştı. On yıllar boyunca Karadeniz filosunun rakibi Çerkeslerin ilkel tekneleriydi, hatta savaşın başında Rus gemilerine saldırmayı bile denediler, tabi ki sonuç alamadılar. Daha sonra filonun görevi yalnızca hareketli küçük teknelere karşı sahilin ablukaya alınması ve sahile çıkarma yapan birliklere ateş desteği sağlamaktı, oysa düşmanın topçusu bile yoktu. Yani filonun gelişmesini tahrik edecek bir ortam yoktu. Ve nihayet Kafkas Savaşının son etabında, on yıllar boyunca savaş anlamında Rusya’nın en aktif filosu olmuş olan Karadeniz filosu modern bir filo ile karşı karşıya geldiğinde (Kırım Savaşında), Rus gemilerinin ancak batırıldıkları zaman işe yaradığı görüldü (Sivastopol koyuna müttefik gemilerinin girmesini önlemek amacıyla Rusların kendi gemilerini koyun içinde batırmaları kast ediliyor-ç.n.). Askeri bir süper güç olmanın ön şartı, güçlü ve modern bir orduya sahip bir düşmana-gerçek veya potansiyel-sahip olmaktır. Kendi ordunu onunkinin seviyesine getirmen ve onu geçmeye çalışman gerekir. Böyle bir durumla mesela Rusya’nın imparatorluk olma sürecinde yaşanan Kuzey Savaşları sırasında karşılaşılmıştı. Petro İsveçlilerin kendisi için öğretmen olduklarını söylüyordu, çünkü İsveç’in profesyonel krallık ordusu taklit etmek için iyi bir örnekti. Hatta o kadar ki, XVIII. yüzyılın ilk on yıllarında Rus kumandanlar İsveçli esirleri askerleri eğitmekle görevlendiriyorlardı. (Kurkin İgor. Severnaya Voina-PostNauka, 20 Mart 2016 //https://postnauka.ru/video/61508).

Ayrıca Kafkas Savaşının ekonomiye maliyetinin de altını çizmek gerekir. Kafkas Savaşının tırmanışı (Yermolov tarafından) 1812 yılındaki Napolyon savaşının sebep olduğu olağanüstü bir ekonomik durum arka planında başladı. Yüzyıllık Kafkas Savaşı Rusya’ya çok pahalıya mal oldu.

O tarihte kont payesiyle Savaş Bakanı olan Dmitriy Alekseeviç Milyutin anılarında şöyle yazar; “Savaşın son yıllarında Kafkasya’da muazzam bir kuvvet bulundurmak zorundaydık: Piyade sınıfında 172 nizamiye taburu, 13 tabur ve 7 sotnya (yüz kişilik birlik-ç.n) başıbozuk; süvari sınıfından 20 bölük dragun (hafif süvari-ç.n),

başıbozuklardan 52 alay, 5 bölük ve 13 sotnya, 242 sahra topu. Bu ordunun iaşesi için gerekli olan yıllık harcama 30 milyon rubleyi buluyordu”. Savaşın sonunda Kafkasya’daki Rus ordusunun mevcudu 300 bin kişiyi buluyordu, yıllık zayiat 30 bin kişi idi. Devletin yıllık gelirinin altıda biri savaş harcamalarına gidiyordu. (Milyutin D.A. Vospominaniya. 1856-1860. M.,2004. C.198).

Nihai olarak işgal edildikten sonra da Kafkasya imparatorluk ekonomisi için bir yük olmaya devam etti. Kafkas Savaşının sona ermesinden hemen sonra devlet bu bölgenin ihtiyacı için 44.560.000 ruble tahsis etti, gelir olarak elde edilen miktar ise yalnızca 15.400.000 ruble idi. (Fadayev R.A. Kavkazskaya voina.-M.,2003). Kafkasya, imparatorluğun ta sonuna kadar zarar eden bir bölge olmaya devam etti.

Birçok açıdan Rusya Kafkasya’da General Yermolov yüzünden batağa saplandı, yayılmayı Kafkas dağlarının derinliklerine yönlendiren ve başka istikametlere de yayacak olan strateji değişikliğinin fikir babası ve uygulayıcısı bizzat o oldu.

Aleksandr Sergeeviç Puşkin kardeşine yazdığı mektupta da Yermolov’dan büyük bir heyecanla şöyle bahsediyordu: “Yermolov orayı kendi ismi ve hayırlı dehasıyla doldurdu. Vahşi Çerkesler ürkmüş, eski pervasızlıkları kayboluyor. Yollar günden güne daha güvenli oluyor, çok sayıdaki kervan için artık konvoya gerek kalmıyor. Bugüne kadar Rusya’ya kayda değer bir fayda getirmemiş olan bu fethedilmiş ülkenin, kısa süre içinde güvenli ticaret vasıtasıyla bizi Perslerle yakınlaştıracağına ve gelecek savaşlarda önümüze bir engel olarak çıkmayacağını ummak lazım. Ve belki de Napolyon’un akla aykırı gibi görünen Hindistan’ı fetih planı gerçek olur”. (A.S. Puşkin’in kardeşi L.S. Puşkin’e yazdığı mektuptan. 24 Eylül 1820)… Konvoyların ancak elli yıl sonra “gereksiz hale” geldiğini söylemeye gerek yok, savaş daha yarım asır süreyle devam edecekti

Yermolov’un politikası umulanın tam aksi sonucu doğurdu. Rus İmparatorluğu Kafkasya’da yarım asır süreyle batağa saplandı ve iflah olmaz bir şekilde hem imparatorluklar arası yarışta hem de askeri gelişim alanında geri kaldı.

-Avraam Şmuleviç’in yazmakta olduğu “Krasnaya Polyana’nın Kanı. Çerkeslerin Rusya İmparatorluğu Tarafından Soykırıma Uğratılmasının Tarihi” adlı kitaptan alınmıştır.

Avraam Şmuleviç / Çeviri: Uğur Yağanoğlu
Kaynak: jinepsgazetesi.com

Kafkaslardaki çerkes cumhuriyeti Adıgey, anadillerinin kaybolma tehlikesine dikkat çekerek ülke liderine mektup yazarak anadilde eğitim istedi. Adigey Özerk Cumhuriyeti sakinleri, anadillerinin çocuklara öğretilmesini talep ediyor.

100'den fazla Adige vatandaşı anaokullarında ve okullarda ana dilin doğru bir şekilde öğretilmesinde yardım etmesi için ülke liderine bir mektup gönderdi.

24 Temmuz 2018 tarihinde, Devlet Duması ulusal dillerde eğitim tasarısını onayladı ve öğrencilerin ebeveynlerinin eğitim dilindeki zorunluluğu kaldırdı.

Mektupta, "Anaokullarında ve okullarda çocuklarımızdan anadillerini ve 'Adige Khabze'yi ( Adige ahlakının kuralları ) çalışmalarında yardım etmenizi rica ediyoruz . 'Adyge Khabze' bir konu olarak zorunlu okul müfredatına dahil edilmemiştir. Bu konuyu gündeme getirmek iyi olur, çünkü 'Adyge Khabze' ruhu içinde eğitim ve güzel halk geleneklerine uymak kuşkusuz çocuklarımıza ve tüm topluma fayda sağlayacaktır ” denildi.

Yazarlar, çocukların kendi anadillerinde iletişim kurduğu yerlerde bile, Rusça'nın kendi dili haline geldiğini belirtti.

Cumhuriyetin liderine hitap eden mektup yazarları, "Sert tedbirler alamazsak, gelecekte anadilimiz tükenecek. Soyunun tükenme tehlikesi altındaki ana dilimizin korunmasına yardım etmenizi rica ediyoruz." dedi.

Adigey Cumhuriyeti
Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyet Adıgey 1990 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Kaynak: www.dunyabulteni.net

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59) Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Bugünkü az bilinirliklerine rağmen Çerkesler askeri canlılıkları, fiziksel görünümleri ve Rus işgallerine karşı gösterdikleri dirençle ün kazanmıştır.

XIX. Yüzyılda, ``Çerkesliği tanıtma(1)`` düşüncesi, Doğu Karadeniz`deki Dağlılara derin hayranlık beslediklerini dile getiren yazarların yaşadığı Avrupa`dan, Kuzey Amerika`ya kadar yayıldı.

Önde gelen antropologlar; Çerkesler`in beden(özellikler)ini, insan formunun yüksek noktalarından biri olarak saymaktaydılar. Organizatörler ve pazarlamacılar çılgınca ``Çerkes güzelleri`` topluluğu yaratarak, sirklerde gösteriler verdirdi.

Kendi dağlık, izole ve engebeli toprakları(Çerkesya)nın varlığına rağmen Çerkesler, daha geniş bir dünyaya entegre edilmişlerdir.

Karadeniz`de geniş bir kıyı şeridine bitişik olan Çerkesya, eski çağlardan beri birçok tüccar, Yunan dünyası ve ötesinden (farklı ülkelerden Ç.N.) yerleşimcileri, kendisine çekmeyi başarmıştı.

Orta Çağ`ın sonları ve modern zamanın başlarına kadar, Çerkes kıyıları, Ceneviz tüccarlarının ortak yeri haline gelmiştir. Politik olarak bu bölgelerde Çerkesler -istikrarlı biçimde yaşatabilecekleri- kendi devletlerini kuramadılar ve burada politika, durgun bir su olarak tasvir edildi.

Memlük İmparatorluğu

Oysa onlar 1382 – 1517`deki Mısır`ın Memlük İmparatorluğu`nda –kurdukları- devletlerinin önemli erklerinde üstlendikleri görev ve sorumlulukları sebebiyle (yöneticiliğe ve politikaya) hiç de yabancı değillerdi(2).

Osmanlılar`a karşı alınan ağır yenilgiden sonra bile Çerkesler, Mısır`ın siyasi seçkinlerini oluşturmayı sürdürdü. Görünürde güçleri bitmiş görünse bile Muhammed Ali, Memlüklerin çoğunu katletti.

Kadir Natho`nun Çerkes Tarihi`nde savunduğu gibi Çerkesler, hala Mısır`da askeri ve idari pozisyonlarını korumayı başarabildiler. Bu darbenin izleri Kuzey Afrika`da halen görülür. Kaddafi`nin gücü 2011`de sendelerken, onun ajanları Libya`daki rejimi tekrardan ayağa kaldırmak için Misrata Çerkes topluluğunun kalıntılarına kadar ulaştı.

Çerkesler`in güzellik ve cesaretlerine olan hayranlık, Batı`da, Aydınlanma (The Enlightenment) Döneminde çok yaygındı. Voltaire; Çerkesler`in alımlı insanlar olmalarını, çiçek virüsü taşıyan bebeklere yaptıkları aşılar arasında bir bağlantı kurar.

Çerkes Kadını

On dokuzuncu yüzyılda, fiziksel antropolojinin kurucusu olan Johann Friedrich Blumenbach, ``Kafkas ırkı`` kavramını önerirken, kısmen Çerkesler`i referans almıştır. Aynı zamanda Kafkasya halklarının; özellikle de Çerkesler ve Gürcülerin yaratılışlarından bu yana diğerlerine göre daha az dejenere olduklarını düşünmüştür. Eski antropolojistler de Çerkesler ve Avrupalılar arasında ortak bir ırk kategorisinin olduğunu iddia ederek kendilerini yüceltmeye çalıştılar.

İngilizler; Çerkesler`le müttefik olunca, Rus İmparatorluğuna karşı; İngilizce konuşan –batıda ki - Çerkes Sempatizanları dünyası`nda Kırım Savaşı`nın (1853-1856) çıkacağı söylentileri başladı. Ancak bazı yazılar bu tutumun derin köklere sahip olduğunu göstermektedir. Adige halkına duyulan saygı ve hayranlığın en önemli sebebi, onları hor gören, Rus ve Asyalı doğu imparatorluklarına karşı büyük direniş gösteren bağımsız dağlılar olarak anılmalarıydı.

Çerkeslere gösterilen saygı, normların da ötesine geçti. Örneğin; Edmund Spencer`ın 1836 yılında kaleme aldığı ``Çerkesya ve Kırım Tataristan`ına Seyahat`` yapıtını göz önüne alırsak:

``Ayrıca Çerkesler`in ilk kez Ruslarla dostça karşılaştığı şartlarda şu –net olarak- görüldü ki; hem fiziksel görünüm, hem de ahlaki ifade olarak, iki tarz insan arasında çarpıcı bir tezat olduğunu düşün(me)mek imkansızdır. (3) Biri simetrik formlarla ve klasik özelliklerle Yunanistan`ın nefes alan ölümsüz heykelleri gibidir; diğeri ise kaba görünümlü, kısa boylu fakat çakı gibi, kalitesiz bir ırk olarak gösterilirdi. Ancak fiziksel hatların çizimi, biraz daha geniş olsaydı daha ahlaki olabilirdi. Dağlı kanatlanmış bir kartal olarak, sanki gururla bağımsızlığının bilinci içerisindeymiş gibi korkusuz ve özgüvenli bir biçimde tasvir edilirdi…(sayfa 291)

Çerkesler`in güzellikleriyle ilgili şöhreti ve dış politikada ellerinde bulundurdukları güç, Orta Doğu`daki politik ekonominin meraklı birimlerinden kaynaklanıyordu.

Çerkesler, Doğu Akdeniz dünyasına elit köle sağlamak konusunda uzmanlaşmışlardı. Memlükler kelimenin tam anlamıyla elit köleler olarak esaret altına alınan kişilerdi, ancak sonrasında işler tersine döndü ve devlet içindeki güçlerini arttırdılar ve önemli noktalara geldiler. Bundan sonra da kendi anavatanlarından yerlerini doldurmaları için yeni köleler getirtmeye devam ettiler.

Çerkesler; Müslüman dünyasında sadece Memlük askerleri sebebiyle dominant olmadı. Aynı zamanda Mısır`da uzun süre baskın bir grup oluşturdular.

Özellikle Osmanlı Devleti`nde, Çerkes kadınları, yüksek statülü köleler olarak ünlendi. Pek tabii ki birçoğu da yüksek mevkilere ulaşamadı ve acı çekmeye mahkum bırakıldı; ama birçok Çerkes kadını da politik gücün merkezlerinden birinde imparatorluk hareminde yer aldı. Oğulları olan sultanlar önemli haklar elde ettiler. Dahası; seçkin Çerkes eşler, imparatorluk aileleriyle de sınırlı değildi.

Reina Lewis`in bir yazısına göre; ``1870`de İstanbul`daki İngiliz büyükelçisi Sir Henry Elliot, vezirin ve birçok önemli yetkilinin Çerkes olan eşlerinin, eski köleler olmasıyla bu durumun üstünün kapatılmasının ne kadar uygunsuz ve duyarsız bir davranış olacağının farkına vardı.`` (sayfa 132)

Çerkesya`nın köle ticaretindeki aktif rolünün nedenleri tartışılıyor. Bazı yazarlar, ailelerin yoksulluk, kalabalık nüfus ve sınıf ayrımları nedeniyle çocuklarını satmak zorunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Ticaretin büyük ölçüde gönüllü olduğunu savunan bir karşıt görüş: ``Bu hizmetçi hanımlar nadiren zorla alıkoyulur, bunun aksine çoğunlukla kendi istekleriyle devlet hizmetine girmeyi tercih ederlerdi. Birinci sınıf, dillere destan güzellik de, zenginlik ve lüks içindeki masalsı haremlerden etkilendikleri`` söylenir.

Tarihçi Charles King, Karadeniz`in ilgi çekici tarihinde, bir nakliye gemisinde, Rus savaş gemisince yakalanan altı köle kadının, serbest kalmayı reddederek, İstanbul`daki köle pazarlarına ulaşarak, kendi şanslarını denemeyi istediklerini yazıyordu.(sayfa 118)

Köle ticaretindeki itici faktörler ne olursa olsun köle ticareti Çerkesya`daki sosyal ilişkileri derinden etkiledi. İngiliz yazar John Longwort`a göre, Çerkesler`de bir yıl -1840- piyasa değeri arsızca çok yüksek fiyatlar biçildi.

Bu insanların(köle tüccarlarının) değerlerini tartıştıklarını veya kaç cüzdan değerinde olduklarıyla ilgili konuşmaları duysaydınız bir sığır hakkında pazarlık yaptıklarını sanabilirdiniz.

Çerkesler`in kendilerine özgün bazı kavramları vardır: erkek ve kadınların özellikleri açısından kendilerine özgün bir değere sahiptirler…ve güzellikleri sebebiyle değerlerinden on kat daha fazla paha biçilmesi, belki bir teselli olarak kabul edilebilir…

Çerkes kadını basmakalıp olarak, güzel, koyu ve gür saçlı; pürüzsüz ve soluk bir tene sahip olarak tasvir edilir. Bunun sonucunda birçok Çerkes adı taşıyan, saç ve cilt bakım ürünü markası Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`nde yaygın hale geldi.

Bu tür çağrışımlardan dolayı bir Çerkes yemeği olmamasına rağmen; yumuşaklığı ve hafif rengi dolayısıyla ``Çerkes Tavuğu`` ismini almış bir yemek bile vardır.

1800`lerin sonlarında Birleşik Devletler`de Kafkasyalı olmamalarına rağmen sirklerde özel bakım yapılmış kadınlar ``Çerkes Güzelleri`` ismiyle performans sergiliyorlardı.

Çerkes Güzelleri
Charles King, Phineas T. Barnum, Amerikan popüler kültüründe Çerkesleri tanımlayarak kredi kazandığını belirtmiştir.(Özgürlüğün Hayaletleri, sayfa 138-140)

``Kraliyet şovlarının cazibesi öncelikle erotik olmalarında saklıydı ve sözde -Çerkes güzelleri köle pazarlarında yaşadıkları zorlukları ve geçtikleri sınavları anlatıyorlardı.`` Saç stillerinin kökeni belli değildir. King; ya Kafkasya erkekleri tarafından kullanılan eski, uzun, soluk şapkalardan ya da Afrikanvarileşme (böylece daha seksi bir hale getirilmiştir) girişiminden türemiş olabileceğini öne sürmüştür. Açık olan şu ki Çerkes temaları kullanan Batılı pazarlamacıların ne sattıkları hakkında en ufak fikri bile yoktur.

Çerkes Dansı

Doğuştan gelen fiziksel özelliklerin yanı sıra, duruşları ve bıraktıkları güzel itibar da Çerkesler`in dışarıdan görünümlerini etkilemiştir. İnternet üzerindeki sayısız görüntüde de görebileceğimiz üzere Çerkes dansçılar dans ederken vücutlarını dikkat çekici bir biçimde dik tutuyorlar.

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59)

Circassian grafik

Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Grafik sanatçıları da aynı zamanda Çerkes tema ve motiflerini geliştirmektedir. Bu durum Çerkesler`in, Batı dünyasının Soçi Olimpiyatları`na olan yaklaşımlarında daha bilinçli hareket edip etmeyeceğini görmek açısından güzel bir fırsat olacak.

King Charles. Özgürlüğün Hayaletleri: Kafkas Tarihçesi. Oxford, 2008. Pp. 138-140.
King Charles. Karadeniz: Tarih. Oxford, 2004
Lewis, Reina. Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi. I. B, Toros, 2004
Natho, Kadir. Çerkes Tarihi. Xlibris, 2010

ÇEVİRENİN NOTLARI:
(1) ``Circassophilia`` çok özel bir sözcük olarak yazar tarafından kullanıldığını görmekteyiz. Çerkesçe`de Adigağe ya da Adigaghe olarak adlandırabileceğimiz, tam karşılığı olarak ``Çerkeslik`` olan sözcük, uluslarası toplumda, dünyanın her yerinde Çerkes güzellikleri ile Çerkesler`in uygarlığa ve yaşadıkları çağa katkılarını içermekte ve bazı Batılı önde gelen bilim adamı, gezgin, subay ve politikacıların, misyon olarak bunun tanıtımına öncü olmalarını anlatmaktadır. Burada sadece tanıtma değil, XIX. yy`da Çerkesler`in unutulmaya ve biraz da kaybolmaya yüz tutmuş özelliklerini, değerlerini yaşatma ve canlandırmayı amaçladıkları anlatılmaktadır.
(2) Mısır Memluk devletinin bu yıllarında Çerkesler ülkenin yönetici ve savaşçı elitlerini oluşturmaktaydılar. Ülkenin sınırları bir yerde Libya, diğer tarafta Sudan, öbür tarafta Arap yarımadası ile Anadolu`da Adana, Urfa, Antep illerini dahi içine alacak kadar geniş bir alana sahipti. 1500`lü yıllarda Yavuz Sultan Selim önderliğinde gerçekleşen Mısır seferlerinde Osmanlı`ya karşı yenilen Çerkesler büyük katliamlara uğratıldıysalar da, Yenilen yönetici elitlerin karşısında duran rakip Çerkes grupları, Sultan Selim tarafından bu kez Osmanlı adına bu geniş ülkeye atandılar. Çerkesler Osmanlı idaresini temsilen daha 300 yıldan uzun bir süre, bugün ondört ülkeyi içine alacak kadar geniş bu alanları yönettikleri gibi etki sahaları Akdeniz`in tüm doğusunda ve hatta Hint Okyanusunda da hissedile geldi. Hatta XV.yy.`da ki Batılı seyyahlar tarafından yürütülen Keşifler çağının bir müsebbibi de Mısırlı Çerkesler olmuşlardır.
(3) Yazar ``düşünmek`` demiştir. Ancak ``düşünmemek`` olmalıdır. İki halktan tipler arasında açık bir karşıtlık olduğuna vurgu yapılmaktadır.
(4) Burada yazar, 1840 yılında Çerkes köle fiyatlarında köle ticaretini elde tutanların yaptıkları fahiş fiyat belirlemelerini anlatmak istiyor. O dönemde Çerkes kölelere karşı piyasada talep patlaması olmasının, kulaktan kulağa yayılan bir kendiliğinden propagandanın açık etkilerine işaret etmektedir. Bu konuda bazı tarihçilerin Çerkes köle ticareti ile uğraşan Ubıhlar`ın savaş esirleri olarak topladıkları köleleri, uzun süreli eğitime tabi tuttukları, onlara kendilerindenmiş gibi çok iyi baktıklarını, morali düzgün, sağlıklı görünüme sahip kölelerin de köle pazarlarında yüksek fiyatlarla satıldıklarını belirtirler.

Kaynak: geocurrents.info/place/russia-ukraine-and-caucasus linkten alınarak çevrilmiştir.
Martin W. Lewis - Coğrafya Profösörü
30, Ocak 2012
Çeviren: Semih Hazar Akgün

Cherkesia.net

1 Kasım 2018 tarihinde dünya tarihinin gördüğü en büyük savaş olan Birinci Dünya Savaşı sona ereli 100 yıl oldu. Savaşın çıkış nedeni olarak Sırp öğrenci Gavrilo Princip’in Avusturya Veliahd Prensi/ Dük Franz Ferdinand ile eşi Sophia Hotek’i 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da katletmesi gösterilmişti. Bu yüzden birçok ülke savaşa katıldı ve birbirini kırdı.

Kafkasların Sovyet saldırılarına gösterdiği dirençte hatırı sayılır etkisi olan Kabardey atlarının neslinin yok olmaktan kurtarılıp popülasyonunun yeniden artmaya başladığı belirlendi. 

Kabardey atının gücü ve dayanıklılığı, 1800'lerde Kafkasya'nın yüksek dağlarında Rus İmparatorluğu kuvvetleriyle savaşan Çerkes savaşçılarını taşırken efsaneydi. Ancak, SSCB 1991'de çökerken neredeyse yokolma tehlikesi ile karşılaşan atlar korkunç bir durumdaydı. Şimdi, at yetiştiricileri ve hayvan kayıtları, Kabardey'in kendi bölgesinde efsane atlarının yeniden dirildiğini ve uzak ahırlarda geliştiğini göstermektedir. Kabardey atları yetiştiren, eğiten ve yarışan Pawel Krawczyk, RFE / RL 'ye verdiği demeçte, "Sovyetler Birliği' nin çöküşünde türün neslinin tükenmeye yakın olduğu görülüyor." dedi.

Sovyetler ve ardından Rus ıslah programlarının kaosun ortasında parçalandığı gibi, yüzlerce Kabardey atı nüfusu azalma tehlikesi geçirdi. Kabardey atı - genellikle tamamen siyah, koyu veya gri olan sağlam, orta büyüklükte bir at - en azından 1500'lerden bu yana dağlık kuzey Kafkasya'daki Çerkes kabileleri tarafından yetiştirildi. Hayvan, zekası ve itaatinin yanı sıra sert koşullara ve neredeyse eşsiz dayanıklılığa dayanma kabiliyeti ile ünlüdür.

Dar dağ geçitleri ve soğuk havalardaki çevikliği ve cinsi 18. ve 19. yüzyıllarda Kafkasya'nın kontrolü için İmparatorluk Rusyası'nın saldırılarına karşı Çerkes direnişini paha biçilemez bir hale getirdi.

Rus-Çerkes Savaşı sırasındaki bir Habsburg subayı tarafından yapılan açıklamada, düşman prenslerinin Kuban bölgesindeki bir baskından 14 saat önce "160 verst" veya yaklaşık 170 kilometre yol sürdüğü açıklandı. Memur FF Turnau, "Sadece [Kabardey] atı bunu yapabilirdi" dedi.

Kabardey atları pek çok askeri operasyonda çarlık orduları tarafından kullanıldı ve imparatorluk doğuya ve güneye doğru genişledikçe cins, Rusya'nın geniş sınırları boyunca Kazaklar tarafından tercih edildi.
Hayvanlar, 18. yüzyılda Polonya'nın bölünmesinde de rol oynadı .

Efsanevi özellikleri olan Kabardey atının ırkı SSCB'nin ardından özellikle at meraklıları için endişe verici biçimde kaybolmaya yüz tuttu.
“Bu atlarla ilgili olarak diğer atların sahip olmadığı özel bir şey var - bunun korunması gerekiyor.”
Kabardey atının yetiştiricilerin çabaları, şu anda yaklaşık 400 hayvanın bulunduğu Almanya'daki Kabardey atları ile ilgilenen bir merkezinde devam ediyor. Genellikle binicilik, turizm ve dayanıklılık yarışları için kullanılıyorlar.

Kabardey atları Arap atlarıyla takdire şayan bir şekilde rekabet ediyorlar.

Kabardey atları Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, Slovakya, İspanya ve İsviçre'de küçük sürüler halinde ortaya çıkmaya başladı.

'Özgürlüğümüzün Sembolü'

Ancak en önemlisi, yetiştiriciler, Kabardey at popülasyonunun, Gürcistan'ı çevreleyen ve yaklaşık yarım milyon insanın yanı sıra düzinelerce göl ve nehirlere ev sahipliği yapan küçük bir kayalık, yemyeşil toprak parçası olan Kabardino-Balkarya anavatanlarında canlandırılması gerektiğini söylüyorlar. .

Kafkasyalı bir siyaset analisti olan İslam Tekushev, hayvanlar “özgürlüğümüzün güçlü bir sembolü” diyor. "Kabardey atı kimliğimizin ayrılmaz bir parçası ve yüzyıllar boyunca Çerkes tarihinde önemli bir rol oynadı."

Çok sayıda zengin insan, oligarş, işadamının Kabardey atları besledi ve yüzlerce Kabardey sürüsünü ellerinde tuttuğu öne sürülüyor.

Kabardey atı ırkının şu anki sayılarının Kafkasya'da 10 bin ila 12 bin arasında olduğu öne sürülüyor.

Kaynak: dunyabulteni.net

“Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı.”

Böyle yazıyor Cemil Meriç, meşhur “Dergi, hür tefekkürün kalesidir.” satırlarının başı ve sonunda. Dergi meselesi önemli bir mesele. İnternetin ve sosyal medyanın hayatımıza hakim olmasından sonra dergilerle olan ilişkimiz azaldı. Bundan dolayı günümüzde dergi çıkarmak ayrı bir önem taşıyor. Çünkü dergilerin hikayesine baktığımız zaman çoğu insanın ciddi emeklerle, zaman ayırarak, bütçe toparlayarak idealleri için çabaladıklarını görüyoruz.

Sadece bu bile dergilere ve onu çıkaranlara saygı duymak için yeterli bir sebeptir. Bütün yaptıklarını internet aracılığıyla yapabilirler ama hala dergi çevrelerinde buluşan, dergi merkezli hareket eden insanlar var. Elbette bunun Çerkes boyutu da bulunuyor. Mızağe dergisi bunun en tipik örneği. Yola koyulalı henüz bir sene olmasına rağmen önemli bir boşluğu doldurduğu söylenebilir.

Onların macerasını merak edip sizlerle paylaşmak istedik. Mızağe’nin anlamından derginin çıkış serüvenine, mutfak kısmından yazarların görüşlerine, toplumun ilgisinden verdikleri tepkilere ve derginin gidişatından gelecek planlarına kadar birçok meseleyi ele alan bu söyleşiyi ilgililere sunuyoruz.

İlk önce basılı bir yayın olarak Mızağe’nin çıkış serüvenini anlamak istiyoruz. Günümüzde dijital dünyanın hâkim olmasına rağmen, basılı yayın sonlanacak teorileri yayın dünyasında kendine yer bulurken, neden bir dergi?

Pek çok alanda olduğu gibi yayıncılık sektöründeki dijital dönüşümün ve bu dönüşümü gerçekleştiremeyen yayın organlarının yakın gelecekte kaybolacağının ya da okuyucularının çok büyük bölümünü kaybedeceğinin farkındayız. Bunun yanında mürekkep kokusunu arayan geleneksel okuma alışkanlıklarına sahip bir kitlenin de hala var olduğunu söyleyebiliriz. Dijital yayınlarda bulunan – özellikle sosyal medyanın olumsuz etkisiyle – yoğunluklu metinlerin okunma oranı da oldukça düşük. Yoğunluklu ve içerikli metinlerin mecrası hala büyük ölçüde basılı yayınlar. Ayrıca son yıllarda çıkan basılı dergilerin okunma oranları ve tartışma yaratma güçleri daha fazla diye diyebiliriz. Özetle; Basılı yayınların bıraktığı izin daha kalıcı olduğunu, fiziki arşivlerde yer alma konusunda sağladığı avantajları ve dijital/sosyal medyaya göre nispeten az ama daha yoğunluklu bir okuyucu kitlesi sunduğunu da yadsıyamayız. Sürdürebildiğimiz kadar basılı yayın olarak kalacağız, dijital dünyada yer alma konusunda da planlarımız var.

Çıkış serüvenimize gelince; Daha önceki yıllarda- özellikle öğrencilik dönemimizde- Eskişehir’de okuma atölyeleri yapardık. Çeşitli kitap ve makaleleri okur tartışırdık. 2016-2017 döneminde de bir grup arkadaş ile makale okuma atölyesi başlattık. Yaklaşık 1,5 yıl süren bu atölye sırasında Çerkesler hakkında ya da Çerkesleri de ilgilendiren birçok konuda teorik makaleler okuyup tartışma imkânımız oldu. Bu tartışmalar esnasında sürekli gündemimizde olan bir şey, diaspora yayın hayatının özellikle süreli yayınlar mecrasının gün geçtikçe çoraklaştığıydı. Elimizde bir tek yıllardır azimle çıkarılan Jineps Gazetesi vardı. Bu süreçte ortaya atılmış bir fikirdi, dergi çıkartmak. Enine boyuna tartıştık tabi bu kararı vermeden önce. Sonuçta hepimizin kendi profesyonel işleri var. Bu işlerden arta kalan zamanda büyük emek gerektiren bir işti. Ama yazar olarak düşündüğümüz birkaç kişiyle görüştüğümüzde bize verdikleri destek bizleri motive etti diyebiliriz. 2017 yılının sonunda hızlı bir hazırlık sürecine girerek 2018 yılı başında ilk sayımız ile çıktık. Bu süreçte başta yazarlarımız olmak üzere bize destek olan, özellikle okuyucu olarak eleştiri ve önerilerini bizlerle paylaşanlardan her geçen gün yeni şeyler öğrenerek devam ediyoruz yolumuza.

İsim fikri nasıl oluştu? Mızağe ne demek? Sizin için ne anlam ifade ediyor?

Derginin ismiyle de bir anlam içermesi ve anadilde olması gerektiğini düşündük. Birkaç farklı isim arasında eleme yaptıktan sonra, Shafit ve Mızağe arasında kaldık. Shafit Çemguy Dialektiğinde “özgür” anlamında. Mızağe’nin ise Kabardey Dialektiğinde, “kabına sığmayan, söz dinlemeyen ama ölçüsüz davranışları da olmayan” gibi bir anlamı var. Derdi olan ve bundan dolayı huzursuz olan, kontrol edilmesi güç” gibi yan anlamlarda yüklenebiliyor Mızağe’ye ayrıca. Bu bizim çıkarmayı düşündüğümüz yayın için oldukça anlamlı bir kelimeydi. Bu arada telaffuzunun anadillerimize yatkınlığına ve anlam olarak Mızağe ismine ilişkin çok olumlu dönüşler aldık.

Mızağe ekibinden bahseder misiniz? Yaşadığınız zorluklarla beraber, kuruluş sürecinde kimler aktif olarak görev aldı, şu an kimlerle yola devam ediyorsunuz?

Dört sayıda bir ya da birden çok yazısı yayımlanmış çok sayıda yazarımız var. Büyük bölümü her sayımızda yer aldı. Dört sayı boyunca iki arkadaşımız derginin redaksiyonunu yaptı, karikatürlerimizde ise diasporanın bilinen iki karikatüristinin imzası var. Dizgi ve tasarım konusunda da yine iki arkadaşımızın büyük emekleri oluyor. Yazarlar arasında da yer alan yayın kurulu olarak ise uzun yıllardır tanışan çeşitli projelerde birlikte yer almış altı kişiyiz. Yayın Kurulu derken burada hiyerarşik bir ilişkiden de bahsedemeyiz aslında. Yayın Kurulu’na Mızağe’nin mutfağı demek daha doğru olur. Önerilerin, eleştirilerin tartışıldığı, “daha içerikli ve kaliteli bir dergi çıkartabilmenin kavgasının verildiği bir kurul bu. Yoksa Mızağe, yazarlarının yazılarının tartışıldığı, hangisinin yayınlanıp yayınlanmayacağına karar verildiği hiyerarşik bir grup tarafından idare ediliyor değil. Yayın Kurulu nasıl başladıysa öyle devam ediyor çalışmalarına. Ne yazarlarımızdan ne de yayın kurulumuzdan ayrılan ya da uzaklaşan kimse yok. Dergi Eskişehir’de basılıyor ve düşük maliyeti nedeniyle dağıtımı posta ile sağlanıyor. Yaşadığımız en büyük zorluğun postalanan dergilerin zaman zaman abonelerimize geç ulaşması ya da nadiren de olsa hiç ulaşmaması olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan tüm ekibin oldukça yoğun çalıştıkları bir meslekleri var haliyle. Zaman bulup her şeyi bir araya getirmek bazen çok zor olsa da bir şekilde üstesinden geliyoruz.

Derginin boyutu, kâğıdın kalitesi, tasarım vb. detaylar da oldukça kendine özgü.

Matbu yayın olma noktasında kendimize koyduğumuz şart asgari bir kaliteyi sağlamaktı. Bunun maddi ve zaman alıcı maliyetleri olsa da belli bir standardı yakalayabildik herhalde. Yazarlarımızın emekleri ve okur açısından da önemli bir nokta bu. Özensiz internet sitelerinde ya da basılı yayınlarda içeriklerin ilgi çekmediği aşikâr.

Dergi alt başlığında “Siyasi, Politik, Kültürel, Düşünce Dergisi” ifadesi geçiyor. Mızağe’nin içeriğine baktığımız zaman, gerçekten bütün bu konularla ilgili içerik üretildiğini görüyoruz. Bütün bu maddeler totalde neyi ifade ediyor?

Bunlar bizim açımızdan diasporada uzun yıllardır içerik anlamında eksikliği hissedilen kavramlar. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde de bu eksikliğin yattığını düşünüyoruz. Dolayısıyla yazıların yanında ilk dört sayıda birkaç defa yaptığımız ve önümüzdeki sayılarda imkanlar ölçüsünde sayılarını artırmayı planladığımız editoryel sayfaları bu eksende hazırlamaya gayret ediyoruz.

İlk sayınızda, ilk sayfada yayınladığınız “Yola Çıkarken!” başlıklı manifesto niteliğindeki metinde: “Hiçbir kurumsal bağı olmayan, özgürlüğünü özgünlüğü ile perçinleyen bir yayın olmak üzere çıkıyor Mızağe yola” diye bir kısım var. Bunu açar mısınız?

1950 sonrası diaspora yayın hayatını incelediğimizde büyük emeklerle çıkartılan dergilerin neredeyse hepsinin dernekler veya diaspora içi faaliyet gösteren siyasi yapılar tarafından çıkartıldığını ya da bir şekilde desteklendiğini görüyoruz. Buda belli konularda kısıtlayıcı bir durum. Örneğin bir derneğin, vakfın ya da federasyonun yayın organı o kurumun politikaları doğrultusunda bir yayın çizgisi izliyor. Biz ise; tamamen özgür, içerikli olmak kaydıyla her görüşten fikrin ortaya atılabildiği ve tartışılabildiği bir mecra olarak yola çıktık. Bu sebeple herhangi bir kurum ile organik veya inorganik bağımız yok. Hatta ileri de bir oto sansüre sebep olma ihtimaline karşın reklam dahi almamaya karar vererek çıktık yola. O şekilde de devam ediyoruz. Sansür ve oto sansür en hassas olduğumuz konu diyebiliriz bu anlamda. Sonuçta kurumlarda birer iktidar alanları ve kurumlarla ilişkiye girdiğiniz takdirde en azından kendi içinizde bir oto sansür mekanizması geliştirebiliyorsunuz. Bu reklam veren ya da verecek olanlar için de geçerli.

Bu anlamda derginin yazarları ve yayın kurulu üyeleri arasında daha önce çeşitli derneklerde, siyasi yapılanmalarda ya da siyasi partilerde görev almış pek çok isim var haliyle. Bu kurum ve organizasyonlar ile temsil ettikleri siyasi görüşlerin hiçbiriyle bağımız olmadığını vurguluyoruz. Bununla birlikte Çerkeslerin tarihi açısından önemli gördüğümüz konu ve başlıkları da politik olarak bugün ya da geçmişte nereye düştüğüne aldırış etmeden yer veriyoruz. Yazar profilimiz de buna uygun. İlerleyen sayılarda bu duruşumuzun daha net ortaya çıkacağını düşünüyoruz.

Mızağe’nin farklı siyasi görüşte yazarlar ile yola çıktığını görüyoruz, bunun ne gibi zorlukları vardı? Faydaları nelerdir? Gelecekte dergi içi bir problem çıkarması mümkün mü?

Mızağe Çerkeslerin dünü, bugünü, yarını ile ilgili söyleyecek sözü olan yazarlara, çizerlere sürdürülebilir bir alan açma umuduyla yola çıktı. Ne yazık ki içerisinde bulunduğumuz ortamda insanlar ne söylediklerinden çok kim oldukları ile ve siyasi pozisyonları ile değerlendiriliyor. Elbette bunda bazı diaspora karakterlerinin politik duruşlarını hakarete varan sözlerle ya da sosyal medyanın kolaycılığı ile ortaya koymalarının da etkisi var. Bahsettiğiniz çeşitliliği üretim noktasında bir zenginlik olarak görüyoruz. Yine bu doğrultuda yayıncılık dışında, politik çalışmalar mümkün olmasa da Çerkes tarihine, müziğine, edebiyatına dair farklı kesimlerin bir araya gelerek yapacağı somut çıktıları olan işlerin Çerkes kimliği açısından büyük önemi olduğunu düşünüyoruz. Dergi açısından farklılıklarımızın ileri de bir sorun olacağını da pek sanmıyoruz açıkçası. Yazarlarımızın farklı kesimler ile bir arada yazmaktan ve tartışmaktan çekinmeyecek demokrat bir çizgileri olduğuna güvenimiz tam.

Yazarların profillerine baktığımız zaman Mızağe’ye “muhalif” bir konumda diyebilir miyiz? Eğer muhalifse kime ve neye karşı?

Mızağe’nin ekip olarak muhalif olduğu ortak noktanın, diasporanın üretim açısından içerisinde bulunduğu yok edici sığ atmosfer olduğu söylenebilir. Kendimizi tanımlamamız gereken bir kelime varsa eğer bunu Mızağe’nin anlamında aramak isteriz. Yukarıdaki bir soruda sizin de bahsettiğiniz gibi farklı siyasi görüşte yazarların ve yayın kurulu üyelerinin olduğu bir alanda dergiyi muhalif ya da iktidar ya da her neyse tek bir kelimeyle tanımlamaya kalkıp, sınırlar çizmeye kalkarsak ortaya koymak istediğimiz değerlerle çelişmiş olur ve kendimizi karşı çıktığımız yerde buluruz.

İleriye dönük planlamalarınızda neler var? Yeni yazarlar, yeni projeler?

İlerisi için planladığımız en temel konu derginin sürekliliğini sağlayabilmek, henüz yolun başında olduğumuzun farkındayız. Derginin önceki sayılarının dijital olarak dağıtımını en kolay şekilde sağlayabilmek ve internet sitemiz üzerinden ödeme sistemimizi geliştirmek için araştırma yapıyoruz. Hepsinin maliyetleri var tabi. İçerik olarak da düşündüğümüz bazı şeyler var. Özellikle genç ve kadın yazar sayımızı artırmak istiyoruz. Kadromuzun zaman içerisinde artacağını ve içerikli söyleşiler ile zenginleşeceğimizi şimdiden söyleyebiliriz. Ayrıca çok önemsediğimiz bir başka nokta da derginin kütüphanelerde yer alması. Sürekliliği sağlayabildiğimiz takdirde bu konularda adım atmak istiyoruz. Son olarak her türlü öneri ve eleştiriye ısrarla açık olduğumuzu eklememiz lazım.

Toplumdan gerekli desteği gördünüz mü? Satışlar nasıl? Kaç adet basılıyor, ne durumdasınız?

İlk sayıdan bu yana abone sayımız ve satış adetlerimiz tahmin ettiğimiz seviyelerde. Kısa sürede belli bir okur kitlemizin oluşmuş olması mutluluk verici. Eline geçen dergiyi okuyup bitirince yeni sayının ne zaman çıkacağını soran okurlarımızın olması bizim için bir motivasyon kaynağı. Basılan dergi adedine yakın bir satışımız var. Buda en azından şimdilik mali açıdan bizi taşıyabiliyor. Henüz ilk yılımızı geride bıraktık, önümüzdeki dönemde okuyucu kitlemizin artacağına da inanıyoruz. Kaliteli içerik her zaman kendi kitlesini oluşturuyor. Çerkeslerin sadece Mızağe’ye değil, kitaplara, içerik kaygısı olan üretimlere ilgisi nüfusuyla doğru orantılı değil elbette ama bu durumdan şikâyetçi değiliz. Tüm diğer kesimler ile birlikte pek çok süreçten geçti ve geçmeye devam ediyor Çerkesler de Türkiye’de.

Aldığınız tepkiler nasıl? Çerkeslerden, Türklerden ya da başkalarından yorumlar nasıl oluyor?

Abonelerimiz doğal olarak büyük ölçüde Çerkeslerden oluşsa da Çerkes olmayan abonelerimiz de var. Dergiye abone olan ya da bizim özellikle ulaştırdığımız akademisyenlerden de olumlu tepkiler aldığımız gibi bazı önerilerini de memnuniyetle dikkate alıyoruz. Bu anlamda Çerkes, Türk, Kürt, Laz vb. birçok kesime ulaşıp onların eleştiri, öneri ve tecrübelerinden faydalanmak bizi zenginleştiriyor açıkçası.

Derginin basıldığı Eskişehir’le birlikte, Kayseri, Samsun, Bursa, Ankara ve İstanbul gibi Çerkes nüfusunun yoğun olduğu illerden gelen davetlerle tanıtım toplantıları gerçekleştirdik. Buralarda dergiyle ilgili eleştiriler aldığımız gibi övgülere de şahit olduk. Bu toplantılar sadece dergiyi tanıttığımız etkinliklerde olmuyor. Diaspora, Türkiye, Rusya ve Kafkasya gündemine dair sağlıklı tartışmaların da olduğu buluşmalar oluyor bizim için. Bu toplantılarda yüz yüze kurduğumuz temaslar bizim için oldukça besleyici nitelikte.

Olumsuz, yıkıcı, tepkilerden bahsedecek olursak, özellikle ilk sayıda geçen bir kavram üzerinden bazı fanatiklerin ithamlarına, detaylarından bahsetmeye gerek duymadığımız engelleme ve bir çeşit sansür girişimlerine şahit olduk. Dergiyi bile daha görmemiş kimselerdi. İlk planda şaşırsak ta sonradan şaşırdığımıza şaşırdığımızı söyleyebiliriz. Çok üzerinde durmadık. Derginin, diasporada bir boşluğu doldurduğunu düşünen, farklı görüşlerin dile getirilmesinin üretime katkı sağlayacağının farkında olan insanların var olduğunu mutlulukla gözlemlediğimizi de belirtmek isteriz.

Mızağe bir geleneğin sürdürücüsü diyebilir miyiz? Kafkasyalıların, Çerkeslerin Türkiye’de yayınladığı dergilerle birlikte Mızağe’nin konumunu değerlendirir misiniz?

Mızağe bir yayın çizgisinin bir ideolojik angajmanın sürdürücüsü değil kesinlikle. Biraz önce sorduğunuz soruda da cevapladığımız gibi diğer dergilerden en önemli farkı herhangi bir kurumsal ya da siyasi angajmanının olmaması. Bunu derken belli değerler ölçüsünde bir araya geldiğimizi de eklemek lazım belki. Demokratik ve adil bir perspektif ile kendisi için istediğini başkası için de isteyecek bir yolumuz var.

Kafkasya Dergisi’nden Yeni Kafkas’a, Yamçı’dan Kamçı’ya, Kafkasya Gerçeği’ne kadar Çerkeslerin tüm süreli yayınlarına büyük önem atfediyoruz. Tüm bu yayınların belki de öncüsü niteliğindeki Guaze’nin ve yine sadece bir sayısı yayınlanabilmiş olsa da Diyane’nin yerleri ise apayrı. Öte yandan sadece Türkiye’de değil sürgünde bilinen ilk dergi niteliğinde olan, Cemiyet-i İttihadiye-i Çerakise oluşumunun 1889 yılında Kahire’de yayımlanmaya başlayan İttihad Gazetesi’ne de ileriki sayılarımızda yer vermek istiyoruz. Türkiye’nin ve Osmanlı’nın geçtiği siyasal süreçlerle şekillenen , ne acıdır ki bugün isimleri bile hatırlanmayan pek çok yazarın yazılarının yayınlandığı tüm bu yayınları düşündüğümüzde bugün yayıncılık anlamında geldiğimiz nokta son derece düşündürücü. Jineps ve Mızağe dışında dijital ortamda yayımlanan köşe yazıları olsa da dönemin sunduğu imkanlarla birlikte değerlendirdiğimizde hiçte iç açıcı bir noktada değil diaspora. Bu anlamda kesintilerle de olsa yüz yıllık bir geçmişi olan diaspora Çerkes yayıncılığı geleneğinin bir yerlerinde dört sayımızla birlikte yer alabilmiş olmak bizim için gurur verici.

Son olarak hem dergi hakkında hem de genel olarak vurgulamak istediğiniz birkaç cümle daha alabilir miyiz?

İlk yılımızı yazarlarımızın ve okurlarımızın da desteğiyle tamamladık. Başta yazarlarımız olmak üzere, okurlarımıza, tanıtım toplantılarında bizi ağırlayan kurumlarımıza ve destek veren herkese tekrar teşekkür ediyoruz. Uzun soluklu ve zahmetli bir işe giriştiğimizin farkındayız. Ancak sürekli şikâyet ettiğimiz diasporanın sığ gündemini kırmanın yolu da içerikli ve nitelikli yayınların ortaya çıkması. Son cümle olarak Mızağe gibi dergilerin, web sitelerinin, kitapların ve görsel yayınların artmasını dileyelim.

14 Aralık 2018
Hazırlayan: Yusuf Tunçbilek
Kaynak: Ajans Kafkas

Kabardeyin biri Karayolları Müdürlüğünde işe alınmıştır; görevi ise yollardaki çizgileri çekmektir.
Kabardeye bir kutu boya ve fırça verilir. Kabardey çizgileri çekmeye başlar.
Bir gün amiri gelir ve çizelgeye bakar; 1. gün 500 metre, 2. gün 300 metre, 3. gün 150 metre, 4. Gün 100 metre..
Amir:
- Her gün gittikçe tembelleşiyorsun galiba?
Kabardey cevap verir: Aksine amirim daha çok çalışıyorum çünkü gün geçtikçe boya kutusundan daha fazla uzaklaşıyorum.

2. Dünya savaşı sırasında bir Yahudi ile aynı yolda yürüyen Abhaz'ı Naziler yakalayıp kamyonete atmışlar.
Yahudi başlamış kendini yerlere atıp bırakın beni ne olur diyerek bağırmaya.
Abhaz bu ne yapıyor, bir bildiği vardır herhalde diyerek aynı şeyleri yapmaya başlamış atmış kendisini yere bırakın beni diyerek başlamış bağırmaya.
Kampa varan kamyonetten inen Yahudi Nazilere başlamış yakınmaya ne olur beni bırakın,
bizim Abhaz yine vardır bunun bir bildiği diyerek başlamış bırakın beni diyerek yakınmaya.
Naziler iki esiri hiç dinlemeden atmışlar nezarete fakat Yahudi hala dövünüyor bırakın beni diyerek bağırıyor artık.

Abhaz dayanamamış sormuş;
"Yahu seyşa (dost) neden böyle yapıyorsun, bize ne yapacaklar".

Yahudi: "ne yapacaklar öldürecekler" diyerek cevap vermiş.
Abhaz bir hışımla aya kalkmış: "Allah belanı versin bende çalıştırmaya götürecekler zannetmiştim".

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
RT @Cerkesya: #21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı https://t.co/uCRADFgBAf
RT @Cerkesya: ADIĞE BAYRAK GÜNÜ KUTLU OLSUN https://t.co/dl3NVFLgSA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı